Ulusal Müfredat Konseyi, İngiltere’deki devlet okullarında ne öğretilmesi gerektiğine karar veren bir kurumdur. Okullarda ahlaki bir krizden bahsedilirken Nisan 1993’te bu kurum, manevi ve ahlaki eğitimle ilgili bir müzakere belgesi yayımladı. Bu belgede, ilk olarak manevi ve ahlaki gelişimin ne anlama geldiği açıklanmakta ve ardından okulların, öğrencileri için bu tür bir gelişimi nasıl teşvik etmesi gerektiğine dair öneriler verilmektedir. Belgenin son bölümünde ise okulların bu alanlardaki ilerlemelerinin nasıl incelenip değerlendirileceği kısaca özetlenmektedir.

Söz konusu belge, kısa sürede büyük tartışmalara neden oldu. Bazı çevrelerde memnuniyetle karşılanmasına rağmen birçok öğretmen, belgeyi çok muğlak olmakla ya da zaten bariz olan bir şeyi açıklamakla suçladı. Philosophy Now, belgenin yazarı ve 1991-93 yıllarında UMK Başkanlığı yapmış olan David Pascall ile görevindeki son gününde bir röportaj yaptı.

Philosophy Now: Belgedeki “manevi değerler”in tasviri aslında felsefi bir tanım gibi görünüyor. Örneğin şöyle söylüyorsunuz: “Bu, bireysel kimliğin evrensel arayışıyla ölüm; ızdırap; güzellik; iyiyle ve kötüyle karşı karşıya kalmak gibi zorlu deneyimlere verdiğimiz tepkilerle, yaşamda anlam ile amaç ve yaşamak için değerler arayışı olduğuyla ilgilidir.” Bu belgeyi yazarken aklınızda felsefe var mıydı?

David Pascall: Aklımdakinin, büyük harfle başlayan “Felsefe” olmadığını söyleyebilirim. İki yıldan kısa bir süre önce UMK’nin başkanı olduğumda, toplumda ahlaki standartlarla ilgili çok fazla endişe vardı. Hem Canterbury Başpiskoposu hem de Kardinal Hume, bu alanlarda yeterince eğitim verilmediğini ima eden konuşmalar yapmıştı. Bizim, on derslik Ulusal Müfredat’ı tanıtma sorumluluğumuz var. Ancak 1988 Eğitim Reformu Yasası, Ulusal Müfredat’ın amacının öğrencilerin ve toplumun manevi, ahlaki, kültürel, zihinsel ve fiziksel gelişimini sağlamak olduğunu söyleyerek başlar. Böylece Yasa’ya geri dönüp “bu yasa; manevi, ahlaki ve kültürel kelimeleriyle neyi kastediyor?” gibi bazı temel soruları sormaya başladık. İnsanların, neden büyük sanatçıları sanat ve müzik müfredatına yeniden dâhil ettiğimiz ve neden İngilizce müfredatını yeniden yazdığımız gibi bazı değişiklikleri anlayabilmesi için bu konuları konuşmalarımda açıkladım.

PN: Yayımladığınız belge, “okulların, ahlaki mutlakları kapsayan değerleri desteklemesi beklenmelidir.” demektedir. Burada, aklınıza gelen ahlaki mutlaklar tam olarak nelerdir ve onları hangi anlamda “mutlak” olarak değerlendiriyorsunuz?

DP: Söylediğimiz şey, okulların vazgeçemeyeceği bazı temel doğruların olduğudur. Bunlardan birincisi, doğru ile yanlış arasında bir fark olmasıdır. Bu bir mutlaktır. Ve çocukların doğru ile yanlış arasındaki farkı bilmelerini sağlamak eğitimin bir parçasıdır. Uygar bir toplumda nasıl yaşadığımızın temel çerçevesini belirleyen birçok ahlaki mutlak olduğunu da söyleyebiliriz. Ve bunlar olağan şeylerdir. Bu ahlaki mutlaklardan bazılarının; doğruyu söylemek, verilen sözde durmak, başkalarının haklarına ve mülkiyetine saygı duymak, düşünceli davranmak, hayatta daha az şanslı olanlara yardım etmek, kişisel sorumluluk almak ve öz disiplin olduğunu söyleyebiliriz. 70’lerde ve 80’lerde, çocuğun kendini ifade etmesine engel olmamamız gerektiği düşüncesiyle, bu ahlaki mutlakların aslında bir görüş meselesi olduğuna yönelik bir tutum vardı. Ben bu yaklaşımın yeterli olduğunu düşünmüyorum.

PN: Peki, burada benim yerime, neşeli bir yapıda ama kötü bir aile geçmişi olan 15 yaşında bir çocuğun oturduğunu düşünelim. Onu “kurallara bağlı kalması” konusunda ikna etmek için ne söylerdiniz?

DP: Bunlar bir gecede çözülemeyecek kadar zor konular ancak ben yine de savaşmaktan kaçmayacağım. Elbette, öğrenciler bu yolda kendilerine ait bir değerler sistemi oluşturmuş ve benimsemişse yeni ve doğru bir değer sistemini kabul ettirmek çok daha zor olacaktır. Üzerinde durduğum noktalardan biri, eğitimin değerlerden bağımsız olmadığıdır. Bu öğrenciler, doğruya giden yolda sıradan olsa bile bir tür değer sistemi geliştiriyorlar. Benim vurgulamaya çalıştığım şey ise öğretmenlerin bu konudaki sorumluluğudur. Çoğu öğretmen, sorumluluktan kaçıp bunların kendi görevleri olmadığını, kendilerinin sadece ders vermesi gerektiğini ve bu ahlaki konuları toplumun veya ebeveynlerin çözmesi gerektiğini düşünüyor. Onlara “Hayır, sizin önemli bir sorumluluğunuz var.” diyoruz. Öğretmenler olarak kendi içlerinde, yöneticilerle, ebeveynlerle okulda ne yapmak istediklerini, sınıfta ele alınacak konuları ve nasıl bir düzen oluşturacaklarını tartışmalılar. Örneğin, kendilerine “AIDS ile ilgili sorulara yanıtımız ne olacak?” diye bir soru yöneltmeliler.

PN: Sizce gelecekte kürtaj, hayvan hakları, eşcinsellik vb. gibi ahlaki konuların öğretilmesi hakkında hükümetin “resmi bir görüş” belirleme girişimi olacak mı?

DP: Ahlaki değerler ve bu hassas alanlardan bazılarına ilişkin yasalar çıkarmak hükümetlerin işi olmamalıdır. Fakat ailenin önemini, okul hayatı boyunca vurgulamak önemlidir. Çocuklara anne-baba ile heteroseksüel ilişkiler içinde büyütülerek daha iyi bir hayat verildiğine dair hiç şüphem yok. Ülkemizdeki insanların çoğunluğunun isteyeceğini düşündüğüm türden bir toplumu bize verecek en güçlü bağ budur. Bahsettiğimiz bazı şeyleri desteklemeyen bir hükümetin bu demokraside seçileceğine asla inanmazdım. [1]

PN: Ahlaki değerlerin zeki bir şekilde anlaşılmasını sağlama konusundaki endişeniz göz önüne alındığında, sizce ahlak felsefesi yaşça büyük öğrencilere ayrı bir ders olarak öğretilmeli midir?

DP: Manevi ve ahlaki gelişim konularının, müfredattaki tüm konuların önünde yer alması gerektiğine inanıyorum çünkü bu konular, sadece perşembe öğleden sonraları veya Din Eğitimi dersleri verildiğinde ele alınan bir şey olarak görülmemeli. Ancak Ulusal Müfredat’ın konularının da çok kalabalık olduğunu söylemiştim. Bu nedenle müfredat, diğer alanların geliştirilmesine izin verecek esnekliğe sahip değil. Ulusal Müfredat’ın yasal gerekliliklerini, müfredatın yaklaşık %70’ine indirmeliyiz. Bu da, farklı seçenekler için daha fazla alan sağlayacaktır. Bu durumda bazı okulların, isterlerse 14 veya 16 yaşındaki öğrencilere felsefe ve özellikle de ahlak felsefesi dersini seçme fırsatı sunmalarının, kesinlikle kabul edilebilir olacağını düşünüyorum. Ancak her şeyden önce müfredatta biraz daha boş alan olduğundan emin olmalıyız. Öğretilebilecek daha başka pek çok şey var ve bu, her bir okulun kendi seçimini yapacağı bir noktadır.

PN: Okullarda bu konuları daha bilinçli bir şekilde ele almaları için öğretmenleri, akademik düşünürler tarafından yürütülen ve söz konusu belgede bahsedilen sorunları inceleyebilecekleri seminerlere göndermeyi düşünüyor musunuz?

DP: Bu mantıklı bir öneri ama daha genel bir noktaya değinmeme izin verin. Bunlar, eğitimin temel dayanaklarıdır. Her öğretmenin bu konularla ilgilenmesi gerekir. Bazı öğretmenlerin, “Ben bu alanlarda yetkin değilim.” demesi yeterli değildir. Öğretmenlerin matematiği, İngilizceyi, bilimi, teknolojiyi ve diğer her şeyi olduğu kadar manevi ve ahlaki konuları ele almak için de yetkin olmaları gerekir. Çoğu öğretmen, çocuklarımıza tatmin edici bir eğitim vermek için ihtiyaç duyduğumuz şeyleri öğretmede yetkin değil, bu yüzden de öğretmen eğitiminde reform yapmalıyız. Öğretmenler; Ulusal Müfredat’ı öğretebilmeli, bir sınıfı idare edebilmeli ve aynı zamanda manevi, ahlaki ve kültürel boyutları da anlamalıdır. Bunlar öğretmen eğitiminin bir parçası olmalıdır.

PN: Öyleyse, aslında istediğiniz öğretmenlerin eğitiminde yapılacak bir reform mu?

DP: Evet, tabii ki. Hükümet, Ulusal Müfredat’tan önce bu reformlara başlamalıydı, şu anda yaşadığımız sorunlardan biri de bu. Örneğin, geçen hafta bir İngilizce dersi talimatı yayımladık ve pek çok İngilizce öğretmeni, bu talimattaki konuları öğretecek bir yeterliliğe sahip değil. Bu durum talimata uymamanın bir sebebi olamaz çünkü çocuklarımız kaliteli bir eğitimi hak ediyor. Aynı soruna, manevi ve ahlaki konularda da rastlanmaktadır. Öğretmenlerin bu konularda yetiştirilmesi gerekiyor çünkü çok fazla öğretmen, manevi ve ahlaki boyutların ve felsefenin tam olarak ne olduğunu, korkarak soracaktır.

PN: Yeni literatürle ilgili şu noktaya değinebilir miyiz? Okulların belirli kitapları öğretmesi gerektiğini belirtiyorsunuz ama aynı zamanda bu belgede, ahlaki gelişimin İngiliz edebiyatı da dâhil olmak üzere müfredatın tüm alanlarında teşvik edilmesi gerektiğini de söylüyorsunuz.  Buradan, hükümetin; ahlaki ve manevi gelişim hakkındaki görüşlerinin, öğretilecek kitapların seçimini etkileyeceği sonucunu çıkarabilir miyiz? UMK ne tür yayınları ahlaki olarak kabul edilemez olarak sınıflandırıyor? Örneğin, Romeo ve Juliet reşit olmayan iki genç arasındaki cinsel ilişkiden bahsediyor…

DP: Bunu söyleyiş şekliniz kulağa oldukça tehlikeli geliyor. İlkokullar için belirlediğimiz literatür; manevi ve ahlaki gelişim açısından uygun olmalıdır. Kabul edilemez bir dili olan, küfürlü kelimeler içeren, yanlış dilbilgisine sahip olan kitaplar ile az önce bahsettiğimiz bu ahlaki mutlakların bir görüş meselesi olduğunu, ahlaksız ve sorumsuz davranışlara göz yumulduğunu ima eden kitapları istemiyoruz. Literatür seçimini de buna göre yapıyoruz. Şu an, elbette öğrenciler, orta öğretime başladığında kendi değer sistemlerini oluşturmaya başlıyor ve öğrencilerin, kendilerine ait bir görüş edinmeleri için sadece kendi kültürel mirasımızla değil, diğer kültür ve geleneklere ait literatürle de tanışmaları gerekir. İnsanlar bana “Bazı büyük edebiyat yapıtlarının toplumun ahlakını bozduğunu ve hatta Shakespeare’in bazı oyunlarının yazıldığı zamanda bile oldukça radikal görüldüğünü bilmiyor musun?” diyecekler. Elbette biliyorum ama kendinize “Böyle olduğu halde bu klasik edebiyat eserleri niçin günümüze kadar geldi? Niye bu edebiyat, bize topluma dair kimi görüşler ve insanlığımızı geliştirmemize yardımcı olan hakikate dair bir anlayış sağlıyor?” diye sormalısınız. Siz Romeo ve Juliet’den bahsettiniz, pekâlâ, ben cuma günü Macbeth‘i izlemeye gittim ve Macbeth‘te küçük çocukların maruz kalmasını istemeyeceğiniz yeterince şey var. Ancak orta öğretime başladıklarında, çocukların bu konuları keşfetmelerini ve eleştirel yetilerini geliştirmelerini istiyoruz. Yasal düzene dahil ettiklerimiz ne kötü yazılan ne de önemli olduğunu söylediğimiz bazı şeylere karşı toplumu yöneltmeye çalışan yıkıcı materyallerdir. Aksine onlar, iyi yazılmış bir literatür ve ahlaki tartışmaları makul bir şekilde teşvik eden materyaldir.

PN: O zaman hükümetin; iyi yazılmış ve büyük edebiyat yapıtı olup da listeye alınabileceğini söyleyeceği kitaplar var mı? Elbette, müfredatın geri kalanında verilenlere aykırı değerleri yayanlar ve bu nedenle seçilmeyenler hariç.

DP: Hayır, yok. İlk olarak, UMK bağımsız bir kurumdur ve onu hükümet olarak adlandırmamalıyız. İkincisi, bu, çocukların olgunluğuyla ilgili bir durum çünkü küçük çocukların doğru ile yanlış arasındaki fark hakkında bir fikir geliştirmeleri önemli. Ama orta öğretim ve eğer klasik edebiyattan ya da sanattan bahsediyorsanız, o zaman “tabii ki yok” diye yanıtlamalıyım. Sadece güvenli bir müfredat istemiyorum. Çocukların katılmasını, anlamasını ve tartışmasını istiyoruz çünkü bu kitaplardan bazıları yazıldığında radikal olarak görülmüştü. Gerçekten de birçoğu hâlâ okunduğunda ve anlaşıldığında radikaldir ancak sağlıklı bir toplumun doğası budur.

PN: Yani Romeo ve Juliet veya D. H. Lawrence’ın eserleri UMK’nın önerileri arasında yer alabilir mi?

DP: Evet. D. H. Lawrence, doğru olgunluk düzeyindeki çocuklar için uygundur.

PN: Belgenin son bölümünde, müfettişlerin, öğrencilerin ruhsal ve ahlaki gelişim durumunu değerlendirmek için okulları periyodik olarak ziyaret edeceğinden bahsediyorsunuz. Bu müfettişler nasıl seçilecek? Kendi ahlaki değerlerini uygulayacak insanların da bu grubun arasında olma tehlikesi yok mu?

DP: Tüm eğitim tartışmalarının sınavla ilgili olması çok talihsiz bir durumdur. Bir şey yapılıyorsa bunu sınamanız gerektiğine dair bir görüş var. Bu tarz katı bir sınama, istediğimiz bir alan değil. Yeni bir teftiş belgemiz olacak, her dört yılda bir müfettişler bir okulu inceleyecek ve müfettişlerin bakacağı şeylerden biri de o okuldaki manevi ve ahlaki boyut olacak. Ancak bunu hassas ve yaratıcı bir şekilde yapmalarını istiyoruz çünkü insanların, arkalarında hata yapmalarını kollayan birilerinin olduğunu hissetmesini istemem.

Dipnot:

1. David Pascal, 1982 yılında, yani Demir Leydi lakabıyla bilinen ve uzun yıllar Muhafazakar Parti’nin başkanlığını yapmış olan Margaret Thatcher’in başbakanlığı zamanında (1979-1990), 10 Numaralı Politika Birimi (the No, 10 Policy Unit)’ne atandı. Demir Leydi, parti içi oylama ile görevinden azledildikten sonra yerine gelen Muhafazakâr Parti lideri ve Başbakan John Major, David Pascal’ı Ulusal Müfredat Konseyi’nde görevlendirdi. Röportajın yayımlanma tarihinden dört yıl sonra, 1997 yılında, Birleşik Krallık’ta iktidar, İşçi Partisi’ne geçti ve Tony Blair, başbakan olarak seçildi. David Pascal’ın burada savunduğu fikirlerin tam tersi bir anlayışla, Tony Blair, görev yaptığı sürede LGBTQI+ haklarıyla ilgili mücadele verip evlat edinme haklarını yasal hale getirmeyi başardı. (e.n.)

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Philosophy Now
Çeviren: Öznur Uçan Ateş
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: philosophynow.org

Please complete the required fields.