Dedikodu ve söylenti, genel kanı ve bireysel eylemleri etkileyen, gündelik etkileşimde kullandığımız, önemli bir iletişim tarzlarıdır. Ancak gerçek bilgi ve asılsız bilgi arasındaki ayrımı görmek zor olabilir.

Dünyanın sonu mu geliyor?

2000 yılından kısa bir süre önce, Papua Yeni Gine, Hagen Dağı’nda yaşayan insanlar arasında konuşulan önemli konulardan biri dünyanın sonunun ne zaman geleceğiydi. Bazıları bunun bilgisayar teknolojisi Hagen’e ulaştığında olacağını söyledi; işte o zaman İsa geri gelecek ve dünya üzerinde hüküm sürecekti. Aslında bu, Y2K bilgisayar sorununun değişik bir yansımasıydı, yani bilgisayarların 2000 yılına geçerken yaşayacağı tahmin edilen bir kaostu (birçok bilgisayar programı dört hane yerine bir yıl boyunca sadece son iki haneyi kullandı) (bkz. Stewart ve Strathern 1997, 2000). Bu söylentiler ulaşabileceği en yüksek noktasına ulaştı ve 1 Ocak 2000 tarihinden sonra da yok oldu gitti; ancak dünya var olmaya devam etti. Bu dedikodu, başka kaygıların ortaya çıkardığı şeyler bizi ele geçirene kadar devam etmişti. Başlamasına neden olan şey ise, dünyanın sonunun yaklaşmasından dolayı herkesin vaftiz edilmesi gerektiği uyarısını yapan yerel Pentecostal tarzı kiliselerdeki papazlardı.

Eylem kategorileri olarak dedikodu ve söylenti

Dedikodu, şeklini ve işlevlerini bir bağlamdan ötekine değiştiren, evrensel bir insanlık olgusudur. Büyücülük ve dedikodu üzerine kitabımızda, toplumların içindeki büyücülük suçlamalarının başlamasıyla, dedikodu ve söylentinin yayılması arasındaki bağlantıları vurgulamıştık. (Stewart ve Strathern 2004) Bu çalışmamızda, üzerine yorum yapılmak yoluyla, küçük başlangıçlardan ani sosyal yansımalara filtre uygulayan bir dizi sözel içerik, ağızdan ağıza dolanan gizli ve belirsiz imalarla uğraştık. Mesaj sürecin bilişsel temelleriyle olduğu kadar, süreçle ve bu süreçte mesajın uğradığı değişim ve sapmalarla da ilgilidir. Biz burada, artık yazılı ve dijital bir dünyaya adım atan dedikodu ve söylentinin geçirdiği daha da kapsamlı ve yoğun bir değişim ve dönüşüme dikkat çekmek istiyoruz.

İnsanlar hikayeler anlatmayı severler, ve dedikodu, hikâyeye bütünlük kazandırmak amacıyla parçaları bir araya getirme çabasıdır. Ancak arkasındaki niyet her zaman net değildir. Sadece bir şeyleri anlamak mıdır bu niyet acaba?

Söylenti ve dedikodu, iç içe geçmiş, ancak farklı sosyal durumlarla ilişkili olan alışkanlıklardır. Söylenti, birbirini tanımayan, ancak son derece ilgi uyandıran bilgilerin aktarım aracı haline dönüşmüştür. Dedikodu bir şekilde, kişilerarası ilişkilere, kimin kiminle kişisel düzlemde ne konuştuğuna bağlıdır. “Dedikodu” (Gossip) kelimesinin kökeni tam da bu noktaya vurgu yapar; çünkü “godsibb” [Eski İngilizce] den türetilmiştir: Tanrı’ya bir arkadaşı ya da akrabası kadar yakın olan biriyle sohbet etmek anlamına gelir, daha geniş olarak, bir vaftiz törenine katılarak bu törene tanıklık eden ve birbirleriyle sohbet eden insanlar anlamındadır. Aşağılayıcı tonu, konuşmanın boş olabileceği veya kanıtlarla desteklenemeyeceği fikrinden gelir. Söylenti ise Latince kaynağına bakıldığında basitçe “gürültü” anlamına gelir: Konuşma dalgaları yayarak oluşturulan gürültü anlamındadır. Toplu etkileşimin sonucu olan söylenti ve dedikodunun ille de kötü amaçlı olmaları gerekmez. Ancak, insanların niyetlerine ve zayıflıklarına bağlı olarak kötü amaçlar için kullanılabilir.

 Sözlü ve yazılı biçimleri

Söylentinin, üzerinde en çok konuşulan, değişime uğramış hallerinden biri yalan haberdir ve dinleyicilerin, okuyucuların veya izleyicilerin tepkilerini ve görüşlerini etkilemek için asılsız bilgi yığınlarını toplu olarak üretmek amacıyla kasıtlı yapıldığı iması taşır. (bkz. örneğin, New Yorker 2018) Yalan haber, doğrulanmamış bir söylenti gibidir ve bu haberleri uyduranların niyeti hedef aldıkları kitleyi kasten aldatmaktır, oysa söylenti, bilgi parçalarını belirli bir yorum yapma çabasıyla kavramaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Bu tür yorumlayıcı çabalar, ideoloji ve etkileşim biçimlerini şekillendiren kültürel temaların arka plandaki dağarcığından doğar ve yine geri ona dönerek ortadan kaybolur. Bu dağarcık, sözlü iletişim dünyasında yer aldığında, yeni baştan üretimi yüz yüze etkileşimin yollarıyla kısıtlanır. Ancak yazı, hayal gücüne dayalı bir ortama girdiğinde, ona gerçeğe benzerlik özelliği kazandıran dolaysızlığını bir kısmını kaybeder ama başka bir ölçekte yer aldığından, kendini aşan bir kapasiteye erişir. Bu değişim, yazmanın tarihçesi ve onun otoritesiyle ilişkisinden doğan yazınsal kaynaklara sözlü kaynaklardan daha fazla yaslanma eğilimindendir. Bunlar, bilerek mi yoksa bilmeyerek mi yayılır? Burada sormamız gereken soru şudur: Kimler dedikodu ve söylentinin yayılmasında yer alır?

Ancak yazılı biçimdeki söylenti (ve dedikodu) formlarının püf noktası, bir taraftan tam da kelimelerin ifade ettiği gibi içeriklerini siyah beyaz” olarak sunarken diğer taraftan informaliteyi ve belirsizliği koruyarak sözlü biçimi taklit etmeleri gereğidir.

Sosyal Medya

Küresel olarak birçok alanda ve giderek artan biçimde yöresel toplumların odağı haline gelen Facebook sayfalarında bu temalar açıkça görülür. Örneğin, İskoçya’daki (uzun süreli araştırmalar yaptığımız ve her yıl zamanımızın bir kısmını harcadığımız) köy ortamlarında Facebook kullanımı artıyor. Biz, burada oluşturulan sosyal ağların hiçbirine ait olmadığımız halde, insanların hizmet almak için zaman harcadıkları ve birbirleriyle sohbet etmek zorunda kaldıkları kuaför, eczane, alışveriş merkezi ve market gibi ortamlarda, bu sayfalardaki paylaşımlara yorum yaparak, onların sözel alanlarına taşındık ve onlarla tanıştık. Dedikodu klasik bir moda altında ortaya çıkar, fakat çoğunlukla Facebook’un yerel sayfasındaki bir yoruma göndermelerle başlatılır. “Bunu Facebook’ta gördün mü?” diye sorarlar. “Bu” neredeyse değişmez bir şekilde, soruyu soranın etrafına duyurmak istediği örtük veya açık olumsuz bilgilere işaret eder. Sözlü ve yazılı içerik bu anlamda birbirini besler. Yani Facebook ortamındaki yeni yorum ve detayların, sözlü iletişim yoluyla yapılan yorumlarla benzerlik gösterdiği gözlemlenir. Sonuç; sözel ve yazınsal paylaşımların birbirlerini güçlendirdikleri kusursuz bir kombinasyon. Tabii ki bu başka türlü de gelişebilir. Yazınsal bir kaynak, sözel olanı olumsuz etkileyebilir ama asıl nokta bunun tamamen sözel iletişimle gelişen dedikodu ile aynı olmasıdır. Ortak amaç, bir söylentiyi güçlendirmek ve onun onaylanması için etrafta oluşan tepki ve yorum ağları inşa etmektir. Bunlar, “olgusal” iddialara dönüşen, insanların eğilimlerine ve çıkarlarına uygun düşen öznel anlardır.

Kehanetlerle Karşılaştırma

Dedikodu ve söylenti süreciyle kehanet süreci arasında bir karşılaştırma yapalım. Facebook’taki bir paylaşım, dedikoduyu somutlaştırır ve nesnelleştirir, onu gerçeğe dönüştürmez ama gerçek “gibi” görünür kılar. Kehanet ise daha fazla test edilmeyi ister.

Sözlü bir ifade veya şüphe, içeriğinde teste tabi tutulmayı bekleyen maddesel bir ortama dönüştürülür ve böyle bir eylemin getireceği suçlanmayı üstelenecek “gerçeği ortaya çıkarmanın” gerekli aşamaları başlatılır (Stewart and Strathern 2004). Büyücülük üzerine çıkarılan dedikodu ve söylentiler de aynen kehanette olduğu gibi böyle bir teste tabi olabilir. Ancak Facebook hiç de bu şekilde işlemez. Facebook sözlü bilgiyi destekler ama kehaneti desteklemekte yetersiz kalır (her ne kadar bir paylaşımın bir şekilde “güvenilir” olup olmadığını doğrulamak için altına yorumlar yapılabiliyor olsa da). Aynı durum sıklıkla diğer yaygın sosyal medya ağları için de geçerlidir. Dedikodunun kontrolsüz yayılımı, üzerinde konuşulan meselelerin çözülmemiş ve ucunun açık olması, dedikodu yapanların meseleyi daha da alevlendirmek ya da bir köşeye atmak konusunda vereceği karar açısından önemlidir.

Papua Yeni Gine’deki Hagen halkının dediği gibi (onlarca yıldır araştırma yaparken ve bu makaleyi yazdığımız Ocak 2020 tarihinde aralarında bulunduğumuz), dedikodu insanların arkasından yapılır (ik mburlung oronga nitimin); hedef kişi bunu doğrudan duymaz, bu yüzden onunla doğrudan etkileşime giremez. Aynı zamanda kötü niyetlidir ve hastalıklıdır; çünkü aksinin ispatlanması zordur, gölgede dolaşıp gerçeği taklit eder ama asılsızlığa sıkı sıkıya bağlıdır. Tabii ki, Hageners’ın farklı bir konuşma türü olarak kategorize ettiği, “küçük konuşma parçaları” (ik ndöp) olarak adlandırılan farklı bir konuşma türü de var, asıl kapsamından koparılmış ancak tek başına yarattığı etkileri zararsız olan ve sosyalleşmeyi yok etmek yerine yaratan bir tür konuşmadır bu.

Papua Yeni Gine’deki saha çalışmamızdan vereceğimiz iyi bir örnek, ortak amaçlara sahip bu toplulukta yaşayan insanların birbirlerini geleneksel olarak kutlama biçimleridir. Bu kutlamalar “sen gel” ile başlar ve “sen git” ile biter. Bir el sıkışma, birbirinin varlığını karşılıklı olarak tanıma ifadesini güçlendirir. Konuşmanın “parçalarını” oluşturan ufak tefek bilgi parçacıkları böyle ortamlarda iletilir. Daha ciddi konular ise genellikle eliptik, yani kelimeler kırpılarak paylaşılır, çünkü bu tür ciddi meseleler şiddete yol açabilir. Hagen’deki, sözel büyücülük ithamları, öncelikle önde gelen bir kişinin ölümünü takiben gerçekleşir. Bize aktarılan olayda gerçekleşen ölümün ardından çıkan dedikodular, bunun bir düşman grubun büyüsü yüzünden olduğu şeklindeydi. Bu dedikodular, üyeleri zaten değerli bir kahve plantasyonunun sahibi olmak için amansız bir mücadeleye girmiş klan grupları arasındaki düşmanlıkların büyümesine yol açtı.

Dedikodu kötü niyetle yapılıyorsa doğrulanması da önlenir. Gerçekten de bazı durumlarda dedikodu bir doğrulamanın çok ötesine geçer, öyle ki önyargılara uyan bir yapısı vardır. Bu durumlarda, sosyal medya paylaşımları, en basit şekliyle bir dizi görüşü temsil etmeleri sebebiyle dedikoduların yayılmasını artırabilir ve belirsizliği koruyabilir. Yazınsal biçim benzerliği dışında herhangi bir kehanetsel güç taşımaz.

Dil ve güven

Daha geniş bir cepheden bakalım; bugünün dünyasında, medya kaynaklarının yaygınlaşması, güvenilir kehanetsel bir araca sahip olamayacağımız bir dizi kanıtsal zorluğu beraberinde getirir. Öyleyse, küresel iklim değişikliği gibi sıkıntılı meselelerle dolu bir dünya için kâhin kim? Belki de Evans-Pritchard (1937) tarafından tanımlandığı gibi, Sudan’ın Azande halkının baş kâhinin kurduğu yapılanmaya benzer bir oluşuma ihtiyaç var. Bu sistemlerde, tüm diğer kahinlerin ortaya koyduğu farklı öngörüler, baş kâhinin verdiği karara göre düzenleniyor, elbette bu, baş kâhine duyulan güvenden kaynaklanıyor.

Güven sorunu, dil ve niyet üzerine odaklanan daha geniş bir konular sınıfına aittir. Dil, insanların “gerçeği” daha etkili ifade etmelerine ya da “yalan” söylemelerine olanak sağlar. Bu ikilinin potansiyelinden kaynaklanan belirsizlik, kehanet de dahil deneyimlenen olguların kontrol edilmesine imkân verir ama dedikoduları da besler. Öyleyse insanlar neden dedikodu yapar? Dedikodu bir gerçeği mi arar? İnsanlar hikayeler anlatmayı severler, ve dedikodu, hikâyeye bir bütünlük kazandırmak için parçaları bir araya getirme çabasıdır. Ancak arkasındaki niyet her zaman net değildir. Niyet, sadece bir şeyleri anlamak mıdır acaba?

Dedikodunun yapıldığı topluluklarda amaç, iktidarla ilişkili durumlara belli etmeden dokundurmaktır, niyetler belirsizlikle örtülüdür yani kisvelidir ve istenmeyen sonuçlara maruz kalınması, başta amaçlanandan çok daha olasıdır. Daha da ötesi, özellikle ifadeler serbest yorumlara açıksa ve tutumlar da değişik şeylere yönelikse bireyler farklı yorumlar yapar. İşte bunun altında, tarih boyunca çeşitli yerlerde görülen büyücülük suçlamalarına ve davalarına yönelik sürecin açıkça gösterdiği üzere, dedikodunun gücü ve onun yarattığı tehlikelerin kaynağı yatar. Tarihsel süreçte, Avrupa’daki büyücülük suçlamalarının çoğu ya bir insanın bir başkasını nasıl gördüğüyle ilgili gizliden gizliye yapılan yorumlardan ya da bir cadının varsaydığı garip bir hayvana benzediği söylentilerinden kaynaklanmıştır. Dilin kendisi, hikâyenin gerçeğe dönüştüğü süreci kolaylaştırır, ancak belirli diller, dilbilimcilerin “kanıtsal” dil olarak adlandırdıkları yerleşik kalıplar yoluyla kendi doğruluklarını sunarlar; bunlar, konuşmacıların bizzat tanıklık ettiği şeyi anlatıp anlatmadığını veya başkalarının söylediklerini tekrarlayıp tekrarlamadığını – ki bu dedikodudur- belirtmesi gereken edatlardır.

Bu tür edatların yerleşik dilbilimsel varlığı, Papua Yeni Gine’de konuşulan çok sayıda yerel dilde vardır. Bu edatlar olmasa bile konuşmacılar, başkalarının söylediklerini mi aktardıklarını yoksa kendi aktarımları mı belirtmek zorundalardır.

Dedikoduyu sadece insanlar yapar. Bilgi yaymak heyecan verir ama yanlış mı doğru mu olduğu konusu üzerinde bir ayrım farkındalığı hep karanlıkta kalır.

©® Düşünbil (2020)

Yazarlar: Pamela J. Stewart – Andrew J. Strathern
Çeviren: Nilgün Hacer Açıkalın
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: www.anthropology-news.org

Please complete the required fields.