Hafiflik

Cambazlar hafiftirler. Yerçekiminden etkilenmiyor gibidirle. Hafiflikleriyle yerçekimini aşarlar. Cambazın dansı, kendisini kuşatan şeffaf zarda gerçek bir gedik açmak istemiyormuş gibi görünmesine neden olur. İple bedeni arasındaki temas çok hafiftir. Ayaklarını ipe sürüp, hemen aynı anda geri çekiyormuş gibi görünür. Bu temastaki dokunuş ve geri çekilişte ip cambazı, cambaz da ipi tartar. İpi tartarken geçişi yoklar; onu esnetir; ona kulak kabartır.

İp esneyip titreşerek, cambaza onunla birlikte geçişe hazır olduğunu, açık olduğunu duyurur. Cambaz ipe bakmaz. Gözlerini ileriye dikmiştir. İpin titreşimiyle atacağı adımının uyumunu kollar. Nietzsche’nin “insan uçurumun uçları arasındaki boşluğa gerilmiş bir iptir” deyişindeki gerilişi duymak için titreşime özen gösterir, onu umursar, gözetir. Onun çobanı olur.

Cansever şiirin üçüncü bölümünde, Odur değil mi / Kokusundan gelir kokusuna koşarken / Harcar ölümsüzlüğünü diyor. Cambaz da, ipin esneyişinde geçişi tartar, yoklarken, iple ileriye dönükken, atacağı adımı hesaplarken ölüme yakındır. Bilge Karasu’nun Usta Beni Öldürsene öyküsündeki gibi, her geçişte geçişin kendisiyle temasa, ölüme doğrudur. Ölümüne uzanır.

Sürüş ve Hayalet

Sürüş, sürmek, çekmek, bir yere yönlendirerek uzaklaşmasını sağlamak, önüne katıp götürmek, gütmek, kollayıp çobanlık etmek demektir. Aynı zamanda, iki farklı şeyden birini, ötekinin üzerine bir katman olarak eklemek, bazen de eklemeden hafifçe temas ettirerek geri çekmek anlamlarına gelir. Tıpkı cambazın ayağını ipe sürüp geri çekişindeki hafiflik gibi… Bu ikinci anlamında sürme, iki farklı şeyin bir süreliğine birlikte görünüp, ayrı kalmayı sürdürmesi demektir.

Sür, öte, aşan boyut anlamındadır. Sür-real, gerçek üstü, gerçeği aşan bir boyut anlamına gelir. Sür, bu anlamda Latince transcendere, aşkınlık sözcüğünün karşılığıdır. Aşkınlık bu anlamda, uzamsal bir yerden bir başka uzamsal yere geçiş anlamında değildir. Bir boyuttan, sözgelimi uzamsal sınırlarla belirlenmiş gerçeklikten, yeryüzünden öteye, onu aşan bir boyuta geçiş anlamındadır. Sür, yeryüzünden, Hegel’in uzamın felç olmuş durağanlığından özgürleşmek dediği anlamda aşkınlıktır. Sür, öte, içeriğini aşan biçimin her zaman henüz değil, henüz gerçekleşmemiş gerçekleşebilirlik anlamında olanak halidir. Heidegger’in, olanak gerçeklikten daha ötededir dediği anlamda aşkınlık demektir. Cambaz, yerden özgürleştiğinde, olanağa doğru, öteye doğru, gerçekliğin sınırları içindeki gövdesinden zarına, saf biçime doğru yönelir.

Sür, kökünden türeyen süre, zamansal geçişin tasarlanması, boyut kazanması için kullandığımız bir sözcük. Zamanın geçişinin halini, yani modalitesini, varlık kipini betimler. Sürmek, bu anlamda devam etmek, uzamak da demektir. Sürüm, bir şeyin farklılaşarak, ama aynı zamanda kendisi kalarak, yerinde sayarak yinelenmesi demektir. Yinelenmede içerik değişirken süren biçimdir. Her farklılaşmada aynı kalan biçim, söz gelimi cambazın her adımında aynı kalan adım atışın kendisi, her adımda süre-giden bir hayalet gibidir. Her farklı adımda süren, ipin üzerinde kesintisiz bir uzanış olarak uzanan adım atışın kendisi, cambazın ipin üzerindeki geçişine eşlik eder. Adım atışın kendisi olarak hayalet, cambazın geçişine eşlik ederken, her adımın henüz atılmamışlığının olanağını taşır. Zamansal uzanışının kesintisizliği sayesinde, ilk adımı henüz atmadan önceki anın olanağı, geçiş boyunca sürer. Hayalet bu sürüşün siluetidir. Geçiş boyunca süren bir hazırlık anıdır. Hayalet, henüz değilin her adımda varoluşu ve geri çekilişidir. Varoluş ve yok oluş arasında süre-giden geçişin siluetidir.

Can Sıkıntısı

Edip Cansever, Eylül’ün Sesiyle şiirinde, “bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar” diyor. Hayaletin sürüşü, uçsuz bucaksız bir uçurum gibi sonsuza açılışı hissettirir. Sonsuz, Almanca langeweile, uzun süre, anlamına da gelen can sıkıntısında uzayan yinelemedir. Her adımda yinelenen ve uzayıp giden, süren hazırlık, can sıkıcıdır. Felsefenin amacı da pathos duymak, yani şaşırmak, hayret etmek değil midir? Can sıkıntımızı gidermek, ölümün yakınlığını anımsatıp duran hayaleti unutmak için, eğlenmeye, bir sirke, Cansever’in Tragedyalar 2’de “Ve büyük bir sirk çadırı gibi uçsuz bucaksız” dediği sirke gideriz.

Oyun, Geçiş, Dans

Cambaz, Cansever’in şiirin altıncı bölümünde: Oynar sessizliğe ve şafağa / Doğadan büyük oyun var dizelerinde anlattığı gibi, ne gündüz ne gece, hem gündüz hem gece olan şafağa, Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün alaca-karanlığına oynar. Şafak, geceden gündüze geçiştir. Geçiş, adım atmak, öteye geçmek, aşmak demektir. Transcendere, Almanca über, geçiş, öte, aşma anlamlarına gelir. Nietzsche’nin übermensch’i de, yeryüzünün uzamsal, felç olmuş durağanlığını aşan zamansal geçişi duyabilen insan demektir. Übermensch, geceyle gündüzün, henüz gece olmamış, ya da henüz gün doğmamış olanağındaki, alaca-karanlıktaki, şafaktaki bu geçişi duyabilen, öte-insan demektir. Geçiş geceden gündüze geçtikten sonra da, gündüzden geceye, yeniden geceye ve yeniden gündüze geçmeyi sürdürür. Geçişin kendisi, hayaleti, zamansal uzanışını sürdürür. Sessizlik, geçişin bu süre-giden anonsunu duyabilme olanağıdır.

Cambazın bizi şaşırtmasını, beklenmedik, umulmadık bir şey göstermesini, böylece can sıkıntımızı aşmayı umarız. Bir an için, menzilimizin ölüm olduğunu unutmak için, yukarılara bir yere gerilmiş ipin üstündeki cambaza bakarız. Cambaz ileriye, geçişe doğru bakar. İpi görmez. Cambazın görmeyişinde ip yoktur; geçişin içinde var olur. İp, geçiş için va rolan diğer nesnelerle, direklerle, sonsuzmuşçasına uzayıp giden sirk çadırının brandasıyla, ışıklarla birlikte var olurken geçişin içinde erir.

İp eridiğinde, cambazın yürüyüşü, yönelişi boşlukta bir dansa, Zerdüşt’ün, Übermensch’in dansına dönüşür. Böylece cambaz da geçişin içinde hafifleyerek erir. İp, direkler, cambazın elindeki pudra, pudranın havada asılı kalan bulutsu hafifliği, ışıklar, ışıkların görünürlüğünü arttırdığı, parlayıp balkıdığı keskinliğin pudra tozunun içinde belli belirsiz yansıması, sirkin uğultulu sonsuzluğu ve her şey, geçişin içinde erir. Geçiş, Heidegger’in dediği, varoluş saf ve yalın geçiştir anlamda, her şeyi zamansal yapısının içinde kapsar. Cambazın geçişi de bu zamansal zarın, kapsayıcı biçimin içinde, yerçekiminin ağırlığından kurtulup dans etmeye benzer. Nietzsche, Zerdüşt’ün en büyük düşmanı yerçekiminin ruhudur; Edip Cansever de, “Doğadan büyük oyun var” diyor. Zerdüşt’ün dansı, doğayı, yerçekimini aşan, yani ötesine geçen bir geçişin kutlanmasıdır. Dans, yerçekiminin etkisinden, aşağı çekilişimizden hafifleyerek kurtulmak için oynadığımız bir oyun sayılır. Cambazın uçumluluğu, yer çekimine yenilip yere düşmeden attığı adımlarının, ayaklarının ucunu eğreti bir adımla ipe sürüp hemen geri çekişinin hafifliği, konar-göçerliği, bu yüzden Zerdüşt’ün dansına benzer. Cambazın oyunu, Cansever’in şiirin sekizinci bölümünde “gece gündüz oyununu savurur” “oynar şafağa” dediği anlamda, geceden gündüze, gündüzden geceye geçişin sürüşü gibi sürer. Cambazın geçişi, henüz değil’in zenginliğini gerçekliğe indiren, düşüren düşman, yerçekimi yokmuş gibi oynanan bir oyun değil midir? Yaşamın doğumuyla ölümü arasındaki uzanışını, ölümün menzilini aşacakmış gibi hissettiren bir geçiş…

Yazar: Mustafa Cihan Camcı

Not: Yazının ilk bölümünü http://dusunbil.com/edip-canseverin-menzil-cambazini-heidegger-nietzsche-ve-derridayla-dusunmek-i/ linkinden okuyabilirsiniz.

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.