Aydınlanma Felsefesi’nin hemen ardından, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Avrupa topraklarında yeni bir felsefî akımın ayak izlerine rastlandı: Egzistansiyalizm ya da Türkçe ifadesiyle varoluşçuluk. Tanrıegemen Skolastik Çağ’dan sonra “akılegemen” Aydınlanma Çağı da miadını yavaş yavaş doldurduğunda, on dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren, Søren Kierkegaard, Fyodor Dostoyevski, Friedrich Wilhelm Nietzsche gibi düşünürlerin öncülüğünde, her ne kadar o zamanlar adı konulmamışsa da egzistansiyalist felsefenin örneklerine rastlanmıştı. Bu akımın tanımı ve yaygın önermesi ise ancak yirminci yüzyılda Jean-Paul Sartre tarafından kullanılacaktı.

Varoluşçuluk ile ilgili sorun, onun tek bir felsefeden ve felsefî eğilimden ibaret olmayışıdır: “Varoluşçuluk nedir? Şimdiye değin çeşitli karşılıklar verilmiş bir sorudur bu. Sözgelişi, Weil’e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunaltı, Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm (düşüncülük), Benda’ya göre usdışıcılık (irrationalisme), Foulquie’ye göre saçmalık felsefesidir” (Sartre, Varoluşçuluk, Önsöz: Asım Bezirci, ss. 7). Birçok farklı kavram ve tanımın eşlik ettiği bu felsefî akımın, dolayısıyla birçok farklı fraksiyonuna rastlamak da mümkündür. Örneğin Albert Camus’nün absürdizmi varoluşçu bir fraksiyon olarak görülebilir. Yine Nietzsche’nin nihilizmi varoluşçuluğun bir çeşidi olarak anılabilir. Fakat eğer genelgeçer bir varoluşçuluk tanımını yapmak zorunda kalıyorsak, başvuracağımız filozof Jean-Paul Sartre olmalıdır.

Sartre varoluşçu felsefeyi şu dinamik önerme ile formüle eder: “Varoluş özden önce gelir.” Bunun anlamı basitçe şudur: İnsan önce var olur ve var olduktan sonra özünü (onu o yapan şeyi) kendisi oluşturur. “İnsan, var olduktan sonra kendini kavradığı gibidir, varlaşmaya doğru yaptığı bu atılımdan (hamleden) sonra olmak istediği gibidir. Kendini nasıl yaparsa öyledir yani. Varoluşçuluğun baş ilkesi de budur işte.”  (Sartre, Varoluşçuluk, ss. 64). Buradaki önemli kavramlardan birisi “dünyaya fırlatılmışlık” kavramıdır. İnsan, dünyaya fırlatılmış ve yine Sartre’a göre özgürlüğe mahkûm edilmiş bir varlıktır. Kendisini oluşturmakla ve oluşturduğu “şey” ile yükümlüdür. Böylesi bir felsefenin getirisi, insanı eylemlerinden sorumlu tutuyor olmasıdır. Varoluşçuluk en temelde, Tanrı gibi ilahî bir aracıyı ortadan kaldırarak insanı kendi eyleminin sorumluluğu ile başbaşa bırakır: “Gelgelelim, gerçekten de varoluş özden önce geliyorsa, insan ne olduğundan sorumludur öyleyse. işte, varoluşçuluğun ilk işi de her insanı kendi varlığına kavuşturmak, varlığının sorumluluğunu omuzuna yüklemektir.” (Sartre, Varoluşçuluk, ss. 65). İnsan, kendisini nasıl inşâ etmişse öyledir. Her insan kendi yazgısının hem yazarı, hem de başkahramanıdır. Bu temel öğreti ile birlikte, insan yaradılışçı anlamda bir “doğa”ya sığınarak, yaptığı hatalardan kendisini muaf tutamaz: “Korkak kendi kendini korkak yapar, kahraman ise kendi kendini kahraman. Korkak ya da kahraman olmak insanın elindedir” (Sartre, Varoluşçuluk, ss. 83).

Sartre’ın ortaya koyduğu bu temel esaslar çerçevesinde, yirminci yüzyıl egzistansiyalizmi şekillenmişse de, her egzistansiyalist filozofun kendisine has kavramları ve bakış açıları vardır. Örneğin Albert Camus tarzı varoluşçuluğun temel kavramı “absürt”tür. Camus’ye göre; “şey”lerin kendinde bir anlamı yoktur ve onlarda bir anlam arayışı da nafiledir. Her şey bütünüyle absürt ve anlamsızdır. Sisifos Söyleni kitabında tüm bu absürtlüğe karşı intihar fikrini ortaya koymuşsa da, onun bütünüyle intihar savunusu yaptığı söylenemez. Absürtle başa çıkmanın ilk ve en kıymetli yolu sanattır. Nietzsche’nin aynı teklifi sanatın hakikatten üstün olduğunu söyleyerek yaptığını anımsayalım. Varoluşu değerli ve sürdürülebilir yapan etkinlik, Nietzsche’de ve Camus’de aynı görünür: Sanat.

Yirminci yüzyılın bir diğer önemli varoluşçu filozofu Martin Heidegger’in ise etrafında döndüğü kavram “Dasein”dır. Sözcük anlamı olarak “orada-varlık” olan Dasein, Sartre’ın bahsettiği gibi, özünü dünya içinde inşâ eder. Heidegger’in Aristoteles’ten çağlar sonra sormuş olduğu “Varlık” sorusunun cevabıdır Dasein, dünyaya fırlatılmış ve “orada olan” Varlık’ın ta kendisidir. Heidegger’e göre Dasein’ın kesin bir tanımı mümkün değilse de atıf yaptığı şeyin kendisini oluşturmakla mükellef Varlık olduğu anlaşılabilir.

Görüldüğü üzere varoluşçuluğun birçok farklı tanımı, birçok farklı kavram etrafında yapılabilir. Ama illa bir uzlaşı önermesi aranacaksa, Sartre’ın formüle ettiği şekli ile “varoluş özden önce gelir,” önermesi bir çatı önerme olarak anılabilir. Henüz iki yüz yıllık genç bir felsefî akım olan varoluşçu felsefenin günümüzdeki etkisi sürmekle birlikte, onun yalnızca felsefe zemininde kalmayıp edebiyatın, sanatın ve başkaca disiplinlerin de örgüsünde incelenebileceği açıktır.

Kaynaklar:
SARTRE, Jean-Paul, Varoluşçuluk, Çeviren: Asım Bezirci, Say Yayınları.
CAMUS, Albert, Sisifos Söyleni, Çeviren: Tahsin Yücel, Can Yayınları.

Yazar: Ergin Aldemir

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.