Düşünbil Portal

Filmlerde Mutluluğu Bulmanın 5 Alternatif Yolu

Paylaş

Her yıl 20 Mart “Dünya Mutluluk Günü” olarak kutlanıyor. 2012’de Birleşmiş Milletler, mutluluğu ‘insanın temel hedefleri’ arasında sayabilmek adına bu günün her yıl kutlanması kararını aldı. Mutluluk, filmlerin de önemli bir ögesi zira birçok film ana karakterin mutluluk arayışı üzerine kurulu. Bu tema kendine bir kült bile yarattı. Hepimizin ‘mutlu son’ diye bildiği bu kültte ana tema ve en büyük hedef iş, aşk ve ailede mutluluğu yakalamak; bunu yaparken aynı zamanda başarılı, sosyal ve saygı değer olabilmektir. Ama bu mutluluk kültü filmlerle sınırlı kalmadı ve bugün bize sık sık hayatı sorgulatan bir spektrum halini aldı. En mutlunun en iyi olduğu bir spektrum. Peki, toplumun yarattığı, kısıtlanmış tanımının ötesinde mutluluk aslında nedir hiç düşündünüz mü?

Filmlerdeki karakterleri kendimizle ilişkilendirebiliyoruz çünkü çoğu zaman biz de favori karakterlerimizin tutkularını ve yaşadıkları zorlukları yaşıyoruz. Ancak bazen (her zaman değil), tıpkı beyaz perdedeki karakterler gibi biz de toplumun beklentilerinden ve normlarından kopmuş hissediyoruz kendimizi.

Bu yüzden Mutluluk Günü’nü iyi değerlendirip size kendi mutluluğuna erişmeyi başaran azınlıktan 5 örnek vermek istiyorum. Onların mutluluğu, bizim geleneksel mutluluk anlayışımızdan çok farklı. Onlar mutluluğu kendine adapte ediyor. Nasıl mı?

1. Radikal bir hayat tarzı benimseyerek: Kaptan Fantastik, Matt Ross, 2016

Toplumu eleştirmek ve kendimizi toplumdan soyutlamak, kolektif hayal gücümüzün ana motiflerinden biri. Geçmişte birçok ünlü yazar toplumun kurallarını da normlarını da reddettiklerini açıkladılar, günümüzde de aynı şekilde. Öyle ki bazıları, 2 yıldan uzun süre ormanda yaşayan Henry David Thoreau gibi, radikal bir hayat yaşamayı seçtiler. Şüphesiz sinema dünyası da bu radikal davranışlarla ve kendini toplumdan soyutlayan karakterlerle yakından ilgilendi. Bu duruma biyografik bir yapıt, Into the Wild (2007) örnek verilebilir. Filmde yeni mezun bir Amerikalı’nın ailesini terk edip dünyayı dolaşması ve vahşi doğada tek başına yaşaması anlatılıyor. Film teatral bir başarıya ulaştı ve bu gibi karakterler filmlerde baş göstermeye devam etti.

Viggo Mortensen’in canlandırdığı Kaptan Fantastik de böyle bir karakter. Mortensen çocuklarını ormanda büyüten ve onlara avlanmayı, özgür düşünmeyi, felsefeyi ve kendine yeterli bireyler olmayı öğretmeye çalışan bir baba. Çocuklar gerçek dünyayla ilk kez annelerinin cenazesinde yüz yüze gelirler. Yaşananlar, çocukları bugüne kadar ‘normal’ saydıkları şeyleri sorgulamaya iter ve babanın eğitim metotlarının güvenilirliğini de tehlikeye atar. Aşağıdaki videoda toplumdan bağımsız yaşayan çocukların, ‘normal’ bir ailenin çocuklarına kıyasla ne kadar farklı davranışlar sergileyebileceğini görüyoruz.

Film, özünde geleneksel eğitim tanımını hiçe sayarak eğitime başka bir açıdan yaklaşıyor. Beklenmedik bir yönde gelişen olaylar bilginin sadece okulda öğrenilmeyeceğini bize gösteriyor. Kaptan Fantastik modern toplumdan kendini izole etmiş bir aileyi anlatıyor. Yol filmleri ve seyahat gibi sinematik temalar kullanarak ebeveynlik, özgürlük, doğru anlayışı ve toplumu sorguya çekiyor. Karakterler ise kendimize “Hayata karşı nasıl bir yaklaşım sergilemeliyim?” sorusunu sormamızı sağlıyor. Viggo Mortensen’in karakteri gerçekten Kaptan Fantastik mi? Yoksa kendi ütopyasını yaratmaya çalışan, kendine mutluluğa giden bir yol çizmeye çalışan ben-merkezci bir adam mı?

2. Tuhaf olarak: Toni Erdmann, Maren Ade, 2016

Alman yönetmen Maren Ade’nin çektiği Toni Erdmann baba-kız ve ev-iş sorunlarını masaya yatıran tarifsiz bir trajikomedi. Kısaca özetlemek gerekirse: Winfried (Peter Simonischek) köpeğinin ölümü üzerine kızı Ines’i (Sandra Hüller) Bükreş’teki iş yerinde ziyaret etmeye karar verir. Winfried kızının yanına giderek ona sürpriz yapar. Ancak tüm rahatlığı ve tuhaf mizah anlayışıyla kendini Ines’in buz gibi serin iş dünyasının ortasında bulur. Winfried başlarda kızını çok utandırır, ancak onun gevşekliği sonraları kızının da hapsolduğu bu yapay dünyadan kaçabilmesini sağlar. Winfried (ya da yarattığı sahte kimliğe göre Toni Erdmann) kendini toplum yaşantısına adapte eden bir adam değil. Mizah anlayışı ve normal giden bir sahneyi birden işgal edebilme yeteneği bana Bill Murray’in tuhaf oyunculuğunu anımsatıyor.

Bu muzip baba kızının hayatına adeta mizah ve yaşam üflüyor. Ancak biraz daha derine indiğimizde bundan çok daha fazlası olduğunu, filmin şirketleri ve parçaladıkları aileleri eleştiren politik bir yapıt olduğunu görüyoruz. Toni Erdmann topluma adapte olamasa da, filmdeki en özgür karakter gibi görünüyor.

3. Dünyayı anlamaya çalışarak/maneviyata erişerek: Muhteşem Güzellik (The Great Beauty), Paolo Sorrentino, 2013

Filmlerde maneviyat konusu açıldığı zaman bir referans noktası olarak Terrence Malick’in adı sık sık geçer. Bu yüzden İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun sanatsal yapıtı Muhteşem Güzellik‘i sergilemek istedim. 2013 Akademi Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film ödülünü kazanan film, sosyal hayatıyla meşhur İtalyan yazar Jep Gambardella’yı anlatıyor. Artık yaşını almış olan Jep, sık sık geriye dönüp Roma’da geçen ömrüne bakar. Onu sarmalayan melankoliyi sorgular ve çevresini anlamlandırmaya çalışırken kendini kaybeder. Özette de görebileceğimiz gibi, Jep sık sık hayallere dalan; filmin klasik, hatta neredeyse ilahi, müziklerinde vurgulanan doğaya ve insana dair detayların etkisi altında kalmış bir adam.

Muhteşem Güzellik hem göze hem de duygulara hitap eden bir film ve bu noktada sinematografi önemli bir rol oynuyor. Jep’in melankolisi kendisini ve kendi acılarını anlamasını sağlıyor, ancak o kalan herkesin acılarını da kendi içinde hissedebiliyor. Bu durum Jep’i, diğerlerine daha dikkatli bakan bir adam haline getiriyor. Jep, duygusallığı, güzelliğe ve şiirselliğe açık görüşü sayesinde kendini özgür bırakıyor. Jep’in ilahi olmasa da tinsel karakteri derin ve öz düşünmeden etkilenen bir karakter. Bu yüzden onu da mutluluğu alternatif yollardan yakalayanlar arasında saymak istedim.

4. Gözlerini Açarak: Anomalisa, Charlie Kaufman, 2015

Anomalisa, 2015 Akademi Ödülleri’nden En İyi Animasyon Film ve Venice Grand Jury ödülleriyle döndü evine. Basit, minyatür bir film olsa da Anomalisa da pek çok insan temalı film kadar etkileyici. Kaufman ayrıca 2004 yapımı Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) filminin de senaryosunu yazdı. Her iki film de günlük acılar ve sıra dışı detayların can verdiği bir fantazi-insan dünyası ile seyircilerin dikkatini çekti. Anomalisa, orta yaş krizi yaşayanlara danışmanlık yapan Michael Stone’un, müşteri ilişkileri üzerine yapacağı bir konuşma için Cincinnati’ye gelişini, burada geçirdiği bir gün ve geceyi anlatıyor.

Gerçeklik, hayal dünyası ve kabuslar arasında kalan Michael, sahip olduğu her şeyi riske atar – ilişkisini, ailesini ve iş hayatını; her şeyini. Anomalisa‘nın kuklavarî dünyası, birbirimize ne kadar benzetilebileceğimizi, hepimizin kuklalar gibi tutsak vaziyette olduğumuzu bir kez daha vurguluyor. Michael tam da kendini depresyonun kollarına bırakmışken bir hayranı/dinleyicisi ile tanışır. Yalın ve kısa süreli bir ilişki yaşarlar. Bu ilişki ikisine de kendilerini tanıma ve aslında kim olduklarını öğrenme şansı tanır; onların gözlerini açar. Michael ruhen çökmüştür; ancak bu tek gece ona sade bir tatminkârlığa ve mutluluğa giden yolu gösteriyor.

5. Dünyayı dolaşarak: Toprağın Tuzu (The Salt of the Earth), Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado, 2014

Ünlü Alman yönetmen Wim Wenders, Brezilyalı savaş muhabiri Sebastiao Salgado’nun hayatını konu alan biyografik bir belgesel çekti. Yardımcı yönetmeni ise muhabirin oğlu Juliano Ribeiro Salgado. Film, Akademi Ödülleri’nde En İyi Belgesel dalında aday gösterildi. Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) kategorisinde jüri ödülüne layık görüldü. Film, Salgado’nun hayatını, fotografik dünyasının geçtiği aşamaları ve onun dünya görüşünü anlatıyor.

Toprağın Tuzu Salgado’nun özel hayatını ve fotoğrafçılık kariyerini kronolojik bir şekilde beyaz perdeye taşıyor. Salgado’nun fotoğrafları medyanın yer vermediği bazı özel sorunları dünyaya duyuran ses oldu. Salgado, Rwanda’daki iç savaş ve Etiyopya’daki açlık gibi sorunları gittiği her yerde anlatmak için bir dünya turuna çıktı. Daha sonra başlattığı proje, Genesis ile doğa, yerliler ve dünya üzerindeki çeşitli kabilelere odaklandı. Yaşam tarzı ve sanatıyla Salgado, insanın ve doğanın özünü bizim için yazıya döküyor: toprağa tuzunu veren şeyi. Rotası özgürlüğe ve doğal güzelliğe bir övgü; aynı zamanda insanın çektiği acıları da onurlandırıyor. 

Birleşmiş Milletler’e göre Dünya Mutluluk Günü, hayatın bize verdiklerini paylaşma konusunda eşit ve adil olma ve bu eşitliği dünya çapında da mümkün olduğunca yaymakla da alakalıdır. Salgado resimleriyle insanların adaletsizliğinden tutun da iklim sorunlarına kadar, çözülmesi gereken birçok sorunu gün yüzüne çıkarıyor.

Sonuçta

Bu kısım “mutlu sonlar” ya da “sonsuza kadar mutlu yaşayanlar” üzerine yazılmadı. Aksine bu kısım zorluklar, keder, başarısızlık ve adaletsizlik üzerine. Bu karakterlerin gerçekten mutlu olup olmadığını bilemem, ancak kesinlikle özgür bir ruhları var. Bu yüzden kendimize sormamız gereken soru ‘nasıl en mutlu olurum’ değil ‘nasıl kendim olurum’ olmalı! Bu konuda size iyi şanslar!

Son olarak, Bill Murray’in söylemiyle:
“Hayat çok kısa. Canın ne bok yemek istiyorsa onu ye.”

Yazar: Julia Branche
Çevirmen: Beste Naz Yıldız
Kaynak: raindance.org

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaş
Exit mobile version