“Histeri araştırmacısının ilgisi, kısa süre içerisinde semptomlardan; onlara yol açan fantazilere yönelir.” –Freud*

Freud’un ilk formulasyonları üzerine yaptığım okumalarla geliştirdiğim bu teori, bugün hâlâ geçerli mi? Hastalarımızla yaptığımız çalışmalarda bu teoriden faydalanabilir miyiz? Bugünlerde bir psikanalist, histerik dönüşüm (konversiyon) semptomlarıyla –analizle ortaya çıkan somatik bir problem, örneğin bir kurdeşen salgını ya da çocuklardaki ani baş dönmesi gibi– karşılaştığında bizim kullanmış olduğumuz terimlerle mi düşünüyor? Evet demekte tereddüt etmezdim. Benim yorumladığım şekliyle dönüşüm teorisi, bugün güncelliğini fazlasıyla koruyor. Hatta teoriyi, Freud’un 1905a’da öne sürdüğü değişikliğe göre kavramsallaştırırsak daha da fazla: histerinin kaynağı artık bir temsil değil, bilinçdışı bir fantazidir. Dönüştürülmüş olan ise fantazisi kurulan kaygıdır; temsilin aşırı yüklenmesi değil.

Freud’un bu son dönemindeki görüşlerine göre, bir dönüşüm semptomunun ortaya çıkışını açıklayabilmek için hastanın geçmişinde gerçek travmatik bir vaka bulmak gerekmez. Bir başka deyişle, geçmişte bir yetişkin tarafından cinsel olarak baştan çıkarılmak**, bu acı dolu temsilin kaynağı olmak zorunda değildir. Artık çocukluğumuza inmek, bedensel dürtülerimizin gelişimini incelemek ve çocukluk döneminde, farklı erojen bölgelerdeki (ağız, anüs, kaslar, cilt, gözler) her bir deneyimin bir travmaya eşdeğer olduğunu anlamak yeterlidir. Çocuksu (infantil) ego, cinsel olgunlaşma süreci boyunca dışsal bir etken tarafından gerçek travmatik bir deneyime maruz bırakılmadığı halde bile; arzu adı verilen, aşırı gerginliğin şiddetle ve kendiliğinden ortaya çıktığı doğal bir etkinlik bölgesidir.

Peki libidinal bedenimizin normal gelişiminde, dış bir müdahale olmadan, bu kendiliğinden ortaya çıkan travmayı nasıl konumlandırabiliriz? Freud ve günümüzde bizler için travma terimi, esasında dışsal bir olaya göndermede bulunmaz. Bunun yerine, duygulanımla yüklü psişik bir olay; bedenin erojen bir bölgesini merkez alan ve psikanalizin fantazi olarak adlandırdığı travmatik bir sahnenin üretilmesine dayanarak meydana gelen, hakiki bir bölgesel mikro-travma olarak tanımlanır. Ancak, elbette, fantazinin bir travma olması her travmanın bir fantazi olacağı anlamına gelmez. Bir çocuğun günlük hayatında, dış etkenlerin sebep olduğu travmatik şoklar meydana gelebilir; bunlar mevcuttur ve sıklıkla –çocuk analizinde– klinik danışmayı (konsültasyonu) beraberinde getirir. Böyle durumlarda, gerçek travmadan kaynaklanan duygulanım; çocuksu psikenin fantazi dünyasında bastırılmış değilse de öyle ya da böyle bu dünyaya kazınmış dehşettir. Daha açık ifade etmem gerekirse, tabii ki fantazi olmayan travmalar vardır fakat gerçek ya da psişik olsun, her travma, zorunlu olarak fantezi dünyasına kazınır.

Fakat bir adım daha ileri atmamız gerekiyor. Neden fantazilerin travmalara denk olduğunu söyleriz? Çünkü fantazi yuvası olan erojen bölgeden, genital olmayan (yani otoerotik) aşırı bir cinsellik fışkırır ve otomatik olarak bastırılma gücüne maruz kalır. Çocuksu cinsellik ölçüsüz ve sınırı aşan bir durum olduğundan kötü bir başlangıcı her zaman için teyet geçer. Freud’un, histerinin kaynağı olarak gerçek travma teorisini görmezden gelmesine sebep olan büyük keşfi budur. Çocuğun sınırlı fiziksel ve psişik araçlarıyla ilişkisi her zaman aşırıya kaçtığı için çocuksu cinsellik, bilinçdışı bir ıstırap merkezidir. Bir çocuk, bedeninde ortaya çıkan gerginlik bakımından kaçınılmaz olarak olgunlaşmamıştır (prematuredir); bu duruma hazırlıksız yakalanır. Bu libidinal gerginlik, çocuğun egosunun kaldıramayacağı derecede yoğundur. Tıpkı gelecekteki semptomların kaynağı gibi, bu gerginliğin aşırıya kaçan etkinliği sebebiyle çocuksu cinsellik de travmatik ve patojeniktir.

İlk teoriye göre, histerinin altında yatan gerçek travmatik olay, bir yetişkinin pasif bir çocuk üzerindeki sapkın eylemini içeriyordu. Fakat şimdi bu bakış açısı tersine döndü: Psişik olaya sebebiyet veren şey, çocuğun kendi erojen bedenidir çünkü bu, cinsellikle dolup taşan bir bedendir; arzunun etkinlik bölgesidir. Arzu kendinde, bir gün sınırsızın tatminine ulaşma fikrini içerir; yani mutlak zevke. Öznenin kabul edilemez olarak gördüğü şeyse arzunun tam olarak gerçekleştirilmesidir. Başta söylemiş olduğum gibi; zevk özne için kabul edilemezdir. Çünkü zevki deneyimleseydi özne, kendi varlığının bütünlüğünü tehlikeye atardı. Arzu adı verilen aşırı cinsellikteki artış ile zevk adı verilen tatmin olanağı o kadar yoğunlardır ki; kurguların, koruyucu senaryoların ve fantazilerin bilinçdışı yaratımıyla dengelenmek zorundadırlar.

Öznenin farkındalığı dışında oluşan bu fantazmatik formülasyonlar, arzunun itkisi olan aşırı enerjinin sınırlandırılması için gerekli psişik cevaplardır. Gerçeklikte oluşan ilk travmatik sahne kadar “hakiki” olan fantazi sahnesi, bundan böyle arzulu gerginliğe dramatik bir biçim kazandıracaktır. Bu gerginlik fantazileştiğinde, yani fantazi tarafından gevşetildiğinde, hâlâ katlanılmaz bir haldedir ama fantezi senaryosu tarafından içselleştirilmiş ve sınırlandırılmıştır. Buna fantazmatik kaygı adını veririz. Kaygı; arzu ve zevkin, fantazinin çerçevesine kazılı halidir.

Şimdi, aşırı enerji, ya travmatik bir şokun sebep olduğu bir duygulanım fazlasıdır (ilk teori), ya da çocuksu cinselliğin kendiliğinden ve zamanından önce uyanışına karşılık gelen fantazmatik kaygıdır (yeni fantezi teorisi). Her iki durumda da daimî olansa; histerinin birincil nedeninin, aşırı yatırım yapılmış bir temsilin bilinçdışı etkinliğinin içinde bulunacağı tezidir – istisna olarak, ikinci durumda, bu temsilin içeriği artık ilk teoride olduğu gibi bir beden bölümünün sınırlı görüntüsüne indirgenmez; bunun yerine, fantazi olarak adlandırılan dramatik bir senaryoya yerleştirilir. Bu fantazi, her zaman şu unsurları kapsayan kısa teatral sekansta oynanır: bir ana hikaye, kahramanlar ve aşırı yatırım yapılmış bir beden parçası (kaygının kaynağı). Bu şekilde oluşturulan fantazi, yeni teoride, tıpkı ilk teorinin bıktırıcı temsili kadar bilinçdışıdır ve bastırılmaya tabidir. Aynı zamanda tıpkı bu temsil gibi fantazi de yanında tahammül edilemez derecede duygulanım taşır. Tahammül derecesini aşan bu duygulanıma kaygı diyebiliriz. Bastırılma durumundan paçayı kurtaran bu kaygı ise nihai ifadesini somatik ızdırapta bulacaktır. Artık Freud’un ikinci teorisi histerinin kaynağının fantazi olduğunu gösterdiğine göre; analistlerin, semptomların altında yatan, tarihi saptanabilir bir gerçek travmatik vaka aramalarına gerek yoktur. Bunun yerine aradığımız şey kaygılı bir fantezinin “travmasıdır”.

Editör notları

* Burada alıntı sahibi, orijinal metinde hatalı verilmiş. Asıl referans aşağıdaki gibidir:
Dr. Eduard Hitschmann (1917). Freud’s theories of the neuroses. İng. Çev. Dr. C. R. Payne, New York Moffat, Yard & Company, s.83.

** Freud, histeri üzerine ilk çalışmalarında, histerinin kaynağı olarak baştan çıkarılma kuramını öne sürmüştü. Daha sonra baştan çıkarılma kuramını terk ederek fantazi kavramı üzerinden histeriyi açıkladı.

Çeviri: Lara Şahin
Çeviri Editörleri: Elif Arslan – Cemre Yılmaz
Kaynak: Juan-David Nasio. (1998) “A Reading of Freud’s Second Theory: The Origin of Hysteria is an Unconscious Fantasy”. Judith Feher Gurewich ve Susan Fairfield (Ed.), Hysteria from Freud to Lacan: The Splendid Child of Psychoanalysis içinde (ss. 27-31), The Other Press, Llc, New York.

Please complete the required fields.