Birkaç yıl önce Thoreau’nun Walden kitabının bir nüshasını satın almak için kitapçıya gittim. Ben bulamadım fakat satıcı bulabildi: kurgu-roman bölümünde. Bu durum Thoreau’yu kategorize etmenin zorluğunu gösteriyor. O, doğa yazarı mı, şair mi, gezi yazarı mı, siyaset düşünürü mü, veyahut filozof muydu? Belki de bunların hepsiydi. Fakat şundan eminim ki bir romancı değildi! Onu kategorize etme zorluğumuzu yaratan aslında ortaya koyduğu çeşitli çalışmalarıydı. Yalnızca üç yayınlanmış kitabının yanında birçok konuyu kapsayan denemeler yazıp konferans notları paylaşmış; üstüne üstlük bütün bunlar sürerken kelime sayısı neredeyse iki milyona ulaşan bir de günlük tutmuştu. Yine de felsefi açıdan iki eseri ön plana çıkmaktadır: Walden ve Sivil İtaatsizlik denemesi (1849).

 Hayatı

David Henry Thoreau, Concord, Massachusetts’te 1817 yılında doğdu. (Dergi çıkarmaya başladığı 1837 yılından itibaren ismini Henry David olarak kullanmaya başladı. Hem bu dergicilik faaliyeti hem de isim değişikliği Thoreau’nun özgünlüğünün dışavurumu olarak görülebilir.) Önceleri çiftçilikle uğraşan babası, daha sonra bakkalcılık ve Boston’da öğretmenlik yapmasını takiben ailesinin sahibi olduğu kalem fabrikasının başına geçmek üzere Concord’a geri döndü.

Thoreau, 1833 yılında Harvard Üniversitesi’ne gönderildi. Müfredatta verilenden daha çok ders alarak 1837’de mezun oldu. Concord’a döndüğünde, kendi ilkokulunda öğretmenliğe başladı, ancak öğrencileri dayakla eğitme yöntemini kabul etmediği için istifa etmeyi tercih ederek kardeşi John ile bir ortaokul açtı.

Bu sıralarda Henry, Ralph Waldo Emerson’ın Concord’daki evinde, genel olarak “New England Transandantalistleri” ([1]) adıyla bilinen bir grubun toplantılarına katılıyordu. Bu grup ortak fikirlerden ziyade ortak çıkarlar aracılığıyla oluşmuştu: Uzlaştıkları tek konu kölelik karşıtlığıydı. Yine de bu farklı fikirleri ifade edebildikleri ve Thoreau’nun da otuzdan fazla makale ve başka çalışmalarla katkı sağladığı bir dergi –The Dial– yayınlamayı başardılar.

1839 yılında hem kardeşi John hem de Henry Thoreau, Ellen Sewall’e âşık oldu. Ancak Sewall ikisinin teklifini de reddetti. Bu, Thoreau’nun romantik dünyasına ilişkin elimizdeki tek bilgidir. 1841’de John’un sağlık durumunun kötüleşmesi okulun kapanmasına sebep oldu ve bundan bir yıl sonra, 1842’de, John tıraş olurken jiletle yaralanması sonucu tetanostan öldü. Henry yıkıldı, ve bir süreliğine psikosomatik felç geçirdi.

Henüz 1837 yılında, Henry Thoreau aile şirketinin kurşun kalemlerinde kullanılan grafiti geliştirdi. 1844’te grafitin ana (öncü) renklerini piyasaya sürdü ve kurşun kalemler için gelişmiş bir delme makinesi icat etti. Aynı yıl, Emerson, Concord’daki kiliselerin hiçbirinde kölelik karşıtlığı üzerine ders verebileceği bir yer bulamazken, Thoreau ona kasabanın mahkeme binasını ayarladı. 1850’de Margeret Fuller’ın bir gemi kazasında can vermesinin ardından, Fuller’ın cesedini çıkarıp el yazmalarını düzeltecek birine ihtiyaç duyulduğunda işi kabul eden yine Thoreau’ydu. ([2]) Thoreau oldukça pratik biriydi ve ticarete atılmış olsa çok zengin olabilirdi. Fakat farklı bir yol seçti ve hayatının kalan bölümünü çoğunlukla inşaat haritacılığı ve ufak tefek tamirat işleri yaparak geçirdi.

Thoreau, 1845’te, Concord’a yaklaşık bir buçuk mil uzaklıktaki Walden Gölü ormanında bir kulübe inşa etmeye başladı. 4 Temmuz’da oraya taşındı ve 1849’a kadar burada yaşadı. Ancak bu kulübede, herkesten uzakta bir keşiş hayatı yaşamadı; kendi itirafıyla, sıkça arkadaşlarıyla buluşmuş ve aile evinde çok kez yemeklere katılmıştı. Hatta nezarethanede biten, hayatının en ünlü olayı; tamire bıraktığı ayakkabısını almak için kasabaya girdiğinde, oy kullanma vergisini ödemediği anlaşılınca yaşadığıydı. Bir gece karakolda yatıp, ancak arkadaşının kefaleti ödemesiyle serbest kalabilmişti.  Thoreau, devletin Güney eyaletlerdeki köleliğe göz yumması nedeniyle oy kullanma vergisini ödemeyi reddetmiştir. ([3])

ABD’de Anarşi

Karakol deneyiminin ürünü, onun siyaset felsefesinin bir manifestosu olan Sivil İtaatsizlik’di:

“En iyi hükümet en az yöneten hükümettir ilkesini gönülden benimsiyorum ve bu ilkenin daha hızlı ve sistematik bir şekilde hayata geçirilmesini çok isterim. Bu gerçekleştiğindeyse, son olarak -yine inandığım- ‘En iyi hükümet hiç yönetmeyen hükümettir’ ilkesine varırız ve insanlar buna hazır hale geldiklerinde, sahip olacakları hükümet bu olacaktır.”

Bu açıkça anarşizmdir; fakat son cümledeki ifadede de göründüğü gibi Thoreau, insanların böyle yaşamaları gerektiğine inanıyordu.

Peki o noktaya varana kadar bu şekilde yaşamak isteyenler, devletin varlığına karşı nasıl hareket etmelidir?

Thoreau’nun cevabı bir yandan karmaşık bir yandansa basit: Birey kendi vicdanının sesini dinlemeli; ahlaki erdemden yoksun devlete itaat ve sadakati reddetmelidir. Ona göre kölelik, Güneyli köle sahipleri tarafından değil, devleti korumak için köleliğe göz yuman Kuzeyliler tarafından sürdürülmektedir.

Yine de Thoreau kontrolsüz bir bireyci değildi. Oy vergisini ödemeyi reddetmesiyle ilgili şunu yazar: “Hiçbir zaman karayolu vergisi ödemeyi reddetmedim çünkü kötü bir vatandaş olmaya hevesli olduğum kadar iyi bir komşu olmaya da hevesliyim.” Devletin değil ama topluluğun iyi bir üyesi olma konusunda ısrarcıydı. Hapishaneden çıktıktan sonra, yaban mersini toplamaya giden (“sabırsızca benim idarem altına girmeye istekli olan”) bir gruba katılmıştı ve Concord’un iki mil ötesinde “görünürde devlet diye bir şey yoktu”.

Sivil İtaatsizlik, Thoreau’nun yazıları arasında en etkileyici olanı denilebilir. Bu eser, Gandhi’yi kendi teori ve pratiğini geliştirmesine ikna etmişti ve belki de Gandhi kendi metodunu satyagraha ([4]), ya da “gerçeğin gücü” olarak adlandırırken, Thoreau’nun felsefesini özetlemeye yaklaşıyordu.

 Ormandaki Yaşam

Thoreau’nun ormandaki yaşamı, kendi kendine yetebilme denemesi değildiyse neydi?

Bir kendini keşfetme deneyimiydi. “Ticarete değil ama düşünceye yeni kanallar açarak, kendi içindeki bütün kıtaların ve dünyaların Kolomb’u ol” diye yazar Thoreau. Nasıl ki Sivil İtaatsizlik birey ve devlet arasındaki olması gereken ilişkiyi keşfe çıkıyorsa, Walden da bireyin kendiyle, diğerleriyle ve genel olarak dünyayla nasıl ilişki kurması gerektiği sorusunu sorar. Kendimizi nasıl kusursuzlaştırabilir ve bu şekilde ideal devlete nasıl ulaşabiliriz? Bu soruyu kendi içinizde cevaplayabilmeniz için bir birey olarak kim olduğunuzu bilmeniz gerekir.

Walden’ın uzun giriş bölümünde Thoreau, modern hayatın bir eleştirisini yapmaya koyulur ve bu hayatın nasıl da ihtiyaç olmayan “ihtiyaçlar” (daha iyi bir ev, giysiler, daha çok yemek vb.) yarattığını gösterir. Unutulmaz bir şekilde modern ısıtmayı “kavrulmak, tabi ki modern bir biçimde” olarak tanımlar. Ayrıca “hız tutkunluğu” için ayıracak zamanı yoktu ve demiryollarından da etkilenmiyordu. Bu durumu kendi cümleleriyle şöyle ifade eder:

“Bizim icatlarımız geliştirilmemiş bir amaç için geliştirilmiş araçlardır. Maine’den Texas’a kadar manyetik telgraf inşa etme konusunda çok aceleciyiz. Fakat Maine ve Texas iletişime geçecek kadar önemli bir şeye sahip olmayabilir. Asıl amaç anlamlı konuşmak değil de hızlı konuşmakmış gibi…”

Thoreau, modern dünyadan duyduğu memnuniyetsizliği ifade ettikten sonra, Walden’daki yaşamı sayesinde keşfettiği bir alternatifi öne sürer.

Thoreau, insan topluluklarından kaçmak için ormanda yaşamıyordu. Kitaptaki “Ziyaretçiler” (Visitors) bölümü şöyle başlar: “Sanırım toplumu mümkün olduğunca çok seviyorum ve şu anda kendimi, yoluma çıkan ilk kanlı canlı adama sülük gibi yapıştırmaya hazırım.” Kulübesinde, içlerinde Emerson, Nathaniel Hawthorne ve Margaret Fuller gibi düşünürlerin de bulunduğu neredeyse otuz kişiyi ağırlamıştı bir keresinde. Fakat bütün “Ziyaretçiler” bölümü daha çok bir kişiyle, Kanadalı bir oduncuyla ilgiliydi. Thoreau onun arkadaşlığından çok hoşlanıyordu ve onun “Shakespeare kadar bilge mi yoksa bir çocuk kadar cahil mi…” olduğunu anlamıyordu. Oduncunun derdi dünyayı değiştirmek değildi ama onun içinde nasıl hoşnut yaşanacağını iyi biliyordu. Bazı fikirleri vardı ama bunlar büyük düşünceler değillerdi. O, Thoreau’nun anlatımına göre, tevazuun ne demek olduğunu bilmemesine rağmen alçak gönüllüydü. Transandantalistler’in aşkın düşüncesiyle daha büyük bir tezat hayal etmek zordur, fakat Thoreau’nun oduncuyu tercih etme nedenini anlamak da bir o kadar kolaydır.

Bu arkadaşlık teması Thoreau’nun eskiden bu civarda yaşamış olanların – iki köle, bir siyahi kadın, bir çömlekçi, bir hendek kazıcı ve bir meyhaneci- anılarını anlattığı “Önceki Sakinler” (Former Inhabitants) bölümünde de devam eder. Bu, Thoreau’nun Concord tarihi: Ne küçük kasabanın büyük insanları ne de “tüm dünyadan duyulan mermi sesleri” … Oradaki halkın belleğini ayrı tutarsak, elimizde kalan unutulmuş alçak gönüllü insanlardır.

Thoreau kulübesinde fazlasıyla yalnızdı. Belki de burada yaşamak ona insanlarla ilişkisini kısıtlama şansı, kendini keşfetmek için zaman, doğayla daha yakın bir temas, her zamanki çevresinin dışında kalan insanlarla tanışıp konuşma fırsatı ve en önemlisi; düşünme imkânı sunmuştu. Gerçeğin insanlar tarafından sıklıkla istenmeyen bir şey olduğunu fark ederek “Aşktan, paradan ve şöhrettense bana gerçeği ver,” diye yazar. Bu bağlamda, kitabına verileceğini düşündüğü tepkiyi Walden gölündeki buz karşılaştırmasıyla anlattığı dahice bir benzetme kullanır: “Güneyli müşteriler gölün saflığının bir göstergesi olan mavi renginden sanki çamurlaşmışçasına hoşlanmadılar ama beyaz ve tadı ot gibi olan Cambridge buzunu tercih ettiler.” Thoreau için hakikat, görünüşün ötesine bakarak ve gerçekliği test ederek keşfedilirdi.

Thoreau sıklıkla “spiritüel” bir yazar olarak görülür. Fakat yukarıda da bahsettiğim gibi pratik bir adamdı ve o, Walden’ın sonlarına doğru hakikatle pratiği harmanlar:

“Söylemen gerekeni söyle, söylemek zorunda olduğunu değil. Herhangi bir gerçek bir hayal ürününden daha iyidir. Tamirci Tom Hyde darağacında dururken, ona söyleyecek bir şeyi olup olmadığı soruldu. ‘Terzilere söyleyin…’ dedi, ‘…ilk dikişi atmadan önce ipliklerine bir düğüm atmayı unutmasınlar.’ Yoldaşının duası ise unutuldu.”

(Son cümle bize Thoreau’nun ince bir mizah anlayışına sahip olduğunu hatırlatır. Başka bir örnek: “Bazı ikinci dereceden kanıtlar çok kuvvetlidir, sütünüzün içinde bir alabalık bulduğunuzda olduğu gibi.”) ([5])

Ormandan Çıkış

Thoreau muhtemelen bir seminer gezisine çıkan Emerson’ın evine göz kulak olmak için ormanı terk etti. Fakat kendisi, durumu farklı anlatır: “Ormanı terk etmemin, oraya gitmem kadar iyi bir nedeni vardı.” ya da “Beni, gölü (Walden’i)  terk etmeye iten neydi bilmiyorum. Tıpkı giderken olduğu gibi orayı tanımlayamayacağım bir histen dolayı terk ettim. Dürüst olmam gerekirse, göle gitmiştim, çünkü o zaman gitmeye hazırdım ve tam da aynı nedenle orayı terk ettim” (Journal). Bu aslında şuna denk: “Oraya gitmek zamanında iyi bir fikir gibi görünmüştü.”

Bu noktadan sonra Thoreau, Transandantalistler’den uzaklaşmaya başladı. Bağımsız devletlerdeki kaçak kölelerin Güney’deki sahiplerine iade edilmesini zorunlu kılan 1850 Kaçak Köle Yasası onu çok öfkelendirdi. Kölelerin Güney dışına çıkarılması için yeraltı demiryolu köle kaçakçılığında ([6]) aktif rol aldı ve bu sayede en azından bir kaçak köleye barınak sağlayıp Kanada’ya gönderdi. Yazılarından da anlayabileceğimiz üzere yazmaya devam etti, fakat Thoreau artık bir aktiviste dönüşüyordu.

Thoreau’nun hayatının en tartışmalı dönemi, kölelik karşıtı olan ve bu uğurda silahlı ayaklanmayı destekleyen Kansaslı John Brown ile tanıştığı 1857 yılıydı. Thoreau, Brown’a tam desteğini ilan etti; hatta 1859 yılında, Brown’ın Harper’s Ferry’de düzenlediği baskından sonra “Kaptan John Brown’un Savunması”nı yazıp yayınladı.

Babasının öldüğü ve Henry’nin ailenin reisi olup annesiyle kız kardeşine bakma sorumluluğunu üstlendiği yıl yine 1859’du. 1860’ da bronşit oldu ve tedavi için Minnesota’ya gitti. Burada Siyu kabilesiyle tanıştı ve onların federal hükümet tarafından gördükleri muamele ile ilgilendi­­ – son ana kadar aktivistti. Tedavi işe yaramadı ve Thoreau, Concord’a geri döndü. Ölümünden sonra yayınlanması için son kitabı The Maine Woods’ta (1864) düzenlemeler yaptı ve 6 Mayıs 1862’de tüberkülozdan öldü.

Değerlendirme

Thoreau’nun akademik yazılarında ve seminerlerinde; bir şeyi açıklarken, açıkladığı şeyin bağlamını fazlaca ön plana çıkarıp, şeyin kendisini odaktan uzaklaştırma eğilimi görülür. Ekonomik olarak kendi kendine yetmemekle (öyle olmaya heves etmemekle) eleştirildi, hatta Carl Bode, Thoreau’nun devlete karşı düşmanlığını, babasına olan Oidipal nefreti ([7]) ve baba figürü olarak John Brown ile ilişkilendiren psikanalitik bir yorum ortaya koymuştu. Thoreau’nun (şüphesiz tehditkâr) fikirlerinin yaşama tarzından ayrı olarak kendi başlarına dikkate değer olabileceği kabul edilmesin de ne olursa olsun!

Öyle görünüyor ki, Thoreau’nun John Brown’da gördüğü daha çok kendi gelişiminin bir yansımasıdır. O, bir düşünürden bir aktiviste dönüştü. Emerson ve çevresi kölelik karşıtı yazılar yazıp konuşmalar yapmış olabilirler fakat, Thoreau’nun aksine, hiçbirinin kaçak kölelere barınma sağladıklarına ilişkin kaydı yoktur. Thoreau Brown’u, sadece bir davaya inanmakla kalmayıp aynı zamanda davası için eyleme geçen bir adam olarak da tanıdı.

Henry David Thoreau kimi zaman aykırı bir tipmiş gibi sunulabilir fakat Concord’daki komşuları onu böyle görmüş gibi durmuyor. Küçük topluluklar farklı olana karşı hoşgörüsüz davranabilirler ancak Thoreau, topluluğun bir parçası olarak kabul görmüştü. Belki garip bir insandı, eşine ender rastlanılan bir tür; bireyci bir Yanki… Yine de insanlarla iyi geçiniyordu; zamanını ve düşüncelerini, dilediğince, Concord Lisesi’nde verdiği derslere ayırabildi (bunu yapmasına izin verildi) ve o küçük kasabada iş bulmakta hiç zorlanmadı. Sonuçta çok başarılı bir haritacıydı ve iyi bir kurşun kalemin neye benzediğini de çok iyi biliyordu!

Dipnotlar

([1]) Transandantalizm, İngiliz ve Alman romantizminin etkisinde, 19. yy. ortalarında Amerika’da gelişen edebi, felsefi, dini ve politik harekettir. Aslen içinde bulunduğu dönemin toplum tarafından sürdürülen yanlışlarına bir başkaldırı olan bu hareket, insan zihninin diğer zihinlerle ve doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden gözden geçirmesi gerektiğini savunmuştur. Tarihin ilk çevreci hareketi olan Sierra Kulübü’nün (Sierra Club) kurucusu John Muir’ın, özellikle Emerson ve Thoreau’nun yazılarından etkilendiği bilinir. Hatta Emerson ile 1971 yılında Yosemite’da tanışma şansına da erişmiştir. Bu bakımdan transandantalizm, çevreci hareketlerin de başlangıç noktası olarak kabul edilir. (e.n.)

([2]) Margaret Fuller, yazar ve çevirmen olmasının yanında Amerika’da döneminin önde gelen kadın hakları savunucularından biriydi. Thoreau’yu “New England Transandantalistleri” aracılığıyla tanıyan Fuller’ın cesedi tüm çabalara rağmen bulunamadı. (e.n.)

([3]) Oy kullanma vergisi ya da bilinen diğer adıyla kelle vergisi, yılda bir kere alınan ve ödeme yapıldıktan sonra oy kullanma hakkı kazanılan vergidir. ABD’nin bir kısım eyaletinde (çoğunlukla köleliğin devam ettiği Güney eyaletlerinde) toplanan bu vergi, köle olmayan Afro-Amerikanları toplumsal süreçlerden uzak tutmak için kullanılan bir araçtı. Çünkü bu insanlar çoğunlukla bu parayı ödeyemeyecek kadar fakir hayatlar yaşıyorlardı. Oy kullanma vergisi, 20. yy. modern hükümetlerinde de zaman zaman karşımıza çıkan bir uygulamadır. (e.n.)

([4]) Satyagraha, uzun süre boyunca, Gandhi ismi geçtiğinde akla gelen ilk mücadele yöntemi olan “pasif direniş” ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak Gandhi bir noktadan sonra iki kavram arasında ayrıma gitmiştir. Ona göre pasif direniş güçsüzün silahıdır ve şiddetten en uzak yöntem de olsa içinde bir miktar şiddet barındırmak zorundadır. Öte yandan satyagraha, her şart altında hakikati, sevgiyi ve uzlaşıyı seçmek anlamına geldiği için güçlünün yöntemidir ve pasif direnişin aksine hiçbir savaşta yeri yoktur. (e.n.)

([5]) Thoreau’nun muhtemelen kendi ürettiği bu deyim, direkt kanıt bulunmayan ama çok güçlü destekleyici kanıtları olan durumlar için kullanılabilir. Bir mandıracı, içinde süt artığı kalan kovasını nehirde yıkarken bir alabalık kovaya girer ancak mandıracı bunu fark etmez ve kovayı tekrar sütle doldurur. İşte sütün içindeki alabalığın hikayesi budur ve başka türlü olması da neredeyse olanaksızdır. (e.n.)

([6]) ABD’de 1820 – 1860 yılları arsında köleliğe izin veren Güney eyaletlerinden Afro-Amerikanları kaçırmak için inşa edilmiş yeraltı demiryolu hattı ve güvenli evler ağı. 1850’de çıkarılan Kaçak Köle Yasası, ABD’nin Kuzey eyaletlerindeki köle avcılığını yasal güvenceye aldığı için büyük tepki yaratmıştır. Neredeyse hiçbir belge gerekmediği için bu yasa yürürlükteyken köle avcıları birçok özgür Afro-Amerikan’ı (çocuklar da dahil olmak üzere) köleliğe satmıştır. (e.n.)

([7]) İlk olarak Freud’un ortaya attığı Oidipus kompleksi, çocuğun karşı cinsten olan ebeveyni sahiplenirken hemcinsini kendisinden uzak tutmasına neden olan tüm duygu ve dürtülerinin toplamıdır. (e.n.)

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Martin Jenkins
Çeviren: Ayça Özkadif
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: philosophynow.org

Please complete the required fields.