The Good Place dizisinin finalinde, başta cezalandırılmış dört ruh sonunda kalıcı huzura ve cennete kavuştular, ancak “Whenever You’re Ready” bölümü uzun süredir beklenen bir kavuşmaya daha şahitlik etti: dizinin felsefe danışmanları Todd May ve Pamela Hieronymi’nin ilk kez izleyiciyle buluşması! The Good Place, bir taraftan barındırdığı birlikte hareket etme ve öğrenme hissinin yanında gaz çıkarma gibi alaycı esprilerle komedi dizisi (sitcom) formatına uyarken diğer taraftan, Aristo’dan günümüze kadar tartışıla gelen ahlak felsefesi sorunlarını işliyor. May ve Hieronymi de dizinin arka planındaki daha büyük ideallerine sadık kalmasını sağladılar.

UCLA’de Profesör olan Hieronymi, dizinin yaratıcısı Mike Schur’u, T.M. Scanlon’ın What We Owe to Each Other kitabıyla buluşturan kişi. Dizinin ekrandaki filozofu Chidi Anagonye karakteri için Scanlon’ın kitabı adeta kutsal kitap gibiydi. Clemson’da ders veren May ise dizide kısa video klipler halinde varoluşçuluk, faydacılık (utilitarianism) ve deontoloji gibi kavramları açıklıyor. Her iki filozof da dizinin yazarlarıyla sürekli iletişim halindeydiler ve bu sayede ekranda görünme imkanını yakaladılar. Ancak gerçekten sete gidip kamera karşısına geçmeleri, Chidi’nin öbür taraftaki evinde verdiği felsefe seminerinde katılımcı olarak yer aldıkları son bölümü buldu (İki filozofun Chidi’nin evinde bulunmaları, eğer sistem bir kere düzgün kurulursa, ahlak felsefesi profesörlerinin bile cennete gidebileceğinin kanıtıdır).

Finalden sonra, May ve Hieronymi ile görüşüp onlara dizi ile ilgili düşüncelerini, arka plandaki rollerini, kısa da olsa kendilerini ekranda görmüş olmamızı ve Ted Danson’ın herkesin söylediği kadar iyi biri olup olmadığını sorduk. Aşağıda, ikisiyle ayrı ayrı düzenlediğimiz röportajları, daha rahat anlaşılması için bir arada sunuyoruz.

Pekâlâ, final hakkında ne düşünüyorsunuz?

Todd May: Oldukça dokunaklıydı. Chidi ve Eleanor’un, fonda “Spiegel im Spiegel” çalan sahnesinden hayli etkilendim. Her ne kadar ilk ortaya atan ben olmasam da hayata anlam katan şeyin ölümlülük olduğu fikri Death (Ölüm) kitabımda tartıştığım ve benimsediğim bir fikirdir. Ölümsüzlüğün iyi olduğunu düşünen filozoflarla, benim gibi ölümlülüğü savunanlar arasında sürüp giden bir tartışma var tabii. Aralarından biri bize “huysuz ölümlüler” bile dedi.

Pamela Hieronymi: Sonsuz ve tasasız bir hayatın anlamının da olmayacağını söyleyerek, felsefede süregelen ölümsüzlük tartışmasında kesinlikle bir taraf seçiyorlar. Ben onların tarafında olduğumu söyleyemeyeceğim doğrusu. Bana kalırsa doğru olan Tahani’nin yaklaşımı; yani elinden geldiğince insanlığın geri kalanı için bir şeyler yapmaya çabalamak. Elbette diğer karakterlerin bencilce davrandıklarını söylemiyorum. Benim derdim, varoluşun anlamının belli bir imha noktasına dayandırılıyor olmasıyla daha çok. Bu düşünce bana biraz uzak kalıyor; hele ki yaşam aracılığıyla öğrenme sürecinin tam ortasına her gün yepyeni insanların atıldığını hatırlayacak olursak. Micheal dizinin başlarında yeterli sayıda mimarlarının olmadığından yakınır. Tahani de burada bir ihtiyacı karşılıyor işte. Ve tabii ki en sonda bir [Tim] Scanlon alıntısı var: “Ahlaki gerekçeleri listeleme hiç bitmeyen bir süreçtir.” Sorun can sıkıntısıysa insanlara yardım etmeye çalışmak bana oldukça ilginç görünüyor.

Şu argüman ahlakla olduğu kadar televizyonculukla ilgili gibi de görünüyor: Bir şeye kendi belirlediğiniz şartlarda son noktayı koymak, onu, heyecanını yitirene kadar sürüncemede bırakmaktan iyidir.

Hieronymi: Bence de. Televizyon işleri sıkıcı hale gelebiliyor.

Finaldeki diğer bir alıntıysa Todd May’in ölüm üzerine yazdığı kitaptan: “Ölümlülük hayatımızdaki olaylara anlam katar; ahlaksa bu anlamı hayata işlememize yardımcı olur.” Bu neden bu kadar önemli bir fikir?

May: Kitapta, yalnızca bir süreliğine etrafta olacağımızın ve bu sürenin ne kadar olacağını bilmeyişimizin belki de bizimle ilgili en önemli gerçek olduğunu ileri sürüyorum. Bu gerçek, farkında olmadığımız anlarda bile sürekli peşimizde. Ölümsüz olsaydım ileriye dair ne kadar planım varsa hepsine bir noktada sıra gelirdi; ancak ölümlü olduğum için hangisine ne kadar zaman harcayacağıma karar vermem gerekiyor: Hangi hayalim benim için daha önemli? Bütün bunlar bir gün ölecek olmamdan kaynaklanıyor.

Her ne kadar karakterler gerçek “İyi Yer’de” olsalar da sizin de rol aldığınız sahne, Eleanor’un ilk sezondaki evinin bir kopyasında geçiyor. Dizinin muhtemelen en ikonik setine ayak basmak nasıl bir duyguydu?

May: Her şeyden önce devasaydı! O küçücük ev kocaman bir uçak hangarının içine kurulmuştu. Etrafta dolaşan bir sürü insan vardı. Bir kısmının işi iPhone’larına bakmak gibi görünüyordu gerçi. Aslında Mike bana bir sürü insanla beraber çalıştığını söylemişti ama onları bu şekilde görünce adeta sersemledim.

Birini kendim yazdığım iki repliğim vardı ama ona rağmen kaskatı kesildim. Beni 50, 200 hatta 1000 kişinin önüne koyun ve konuşmaya başla deyin yeter. Ama bana, birini kendim yazdığım iki cümleyi ezberle dediler! Daha önce ezberleyip o anda aklıma gelmiş gibi konuşma fikri oldukça korkutucuydu ve yapıp yapamayacağımdan, yapana kadar asla emin olamadım. Herkes saçmalık derecesinde dostane davrandı ama ben o an gerginlikten başka bir şey hissetmiyordum. Chidi’yi oynayan Will Harper halimi görüp yanıma geldi ve şöyle dedi: “Todd, her biri farklı açılardan 7-8 tekrar alacaklar. Birkaçında sen repliğini unutacaksın, birkaçında ben. Hiç takma kafana. Yalnızca sonraki ana odaklan.”

Nasıl bir yönlendirme yapıldı size?

Hieronymi: Benim repliğimin aslında komik olması gerekiyordu! (tramvay problemiyle [1] ilgili: “Panço getir. Ortalık karışacak gibi duruyor.”) Mike Schur televizyonda bir espri yapmamı istedi ama göreceğiz bakalım yapabildim mi? Hikâyenin arka planı şöyle: Mike, nasıl olduysa, aslında hiç sevmediğim tramvay problemini çok sevdiğimi beyninin bir köşesine kazımış. Bir öğretmen için harika bir öğretim materyali olduğundan bütün giriş derslerimde kullanırım ama problemin kendisinden nefret ediyorum desem yeridir. Yine de repliğim oldukça güzeldi. En sinir bozucu yanıysa Kristen Bell’e tepki vermem gerekmesiydi. Kristen mükemmel biri ve daha yeni tanışmıştık fakat rol gereği ondan rahatsız olduğumu belli etmeliydim. Bir anda suratsız bir profesöre dönüştüm.

Sette başka kimlerle tanıştınız?

May: Ted Danson ile tanışmak ilginçti. Ted Hollywood’un en nazik insanı olarak bilinir. Setin bir köşesinde Pamela Hieronymi ile yan yana duruyorduk. Ted geldi ve kendini tanıttı: “Sizi tanımıyorum galiba? Ben Ted Danson.” O an sadece “gerçekten siz mi gelip bizimle tanıştınız?” diye düşünebildim. İnsanlar Ted hakkında ne diyorsa tam tamına öyle biriydi. Mike’ın “terbiyeli insan” politikası var, bu yüzden de setteki herkes çok nazik. Sette bunun yarattığı havayla herkes daha kaliteli bir iş çıkarabiliyor.

“The Good Place’deki hangi karaktersin?” testleri bu aralar oldukça yaygın. Siz bir Chidi misiniz?

Hieronymi: Evet, kesinlikle. Todd ve ben, öncesinde hiç konuşmamamıza rağmen Mike’a ayrı yarı filozofun kusuru kararsız kalmaktır demişiz. Emin olun, bir insanın yapmak isteyeceği en son şey Amerikan Felsefe Birliği konferanslarından birinde öğle yemeğini nerede yiyeceğine karar vermektir, çünkü lobi öğle vakti ne istediğini bilmeyen insanlarla doludur.

May: Ben katılmıyorum. Çünkü ben filozof olduğum için kararsız biriyim; tersi değil. Chidi, dizinin neredeyse tamamını hiçbir şeye karar veremeden geçiriyor ta ki bütün o yeniden başlatılan simülasyonlar kendisini etkileyene kadar. Bense risk almaya meyilli biriyimdir. Politik organizasyonlar yapıyorum, yüksek güvenlikli bir hapishanede ders veriyorum. Bu anlamda ileri atılmaktan hiç çekinmedim. Dolayısıyla Chidi ile bu yönden bir bağ kurduğumu söyleyemeyeceğim. Dahası, 800 simülasyonun sonunda Chidi daha sakin ve bilge birine dönüştü. Sakinlik ve bilgelik de hiç benlik değildir.

Diziye etkinizin en çok nerede ortaya çıktığını düşünüyorsunuz?

May: Birkaç yerde. Mesela hep beraber “Kötü Yer’e” gittiklerinde Chidi’yi Kant’ın Kategorik İmperatif’inden (Kesin Buyruk) [2] kurtarmaya çalışırlar ve o an Eleanor ahlaki tikelcilikle ilgili konuşmaya başlar – evrensel ilkeler yoktur, yalnızca şartlara göre tercih edilecek ve edilemeyecek davranışlar vardır. Bir başka konu Jonathan Dancy’nin bir kitabına dayanıyor. Mike Schur, cebelleştiği sorunun nasıl işlediğini bildiğinden tam olarak emin değildi; beni aradı. Şöyle bir düşünürsem… evet, 35 yıllık öğretmenlik kariyerimde karşılaştığım ilk acil felsefi vakaydı. Yine Mike ile yaptığımız bir Skype görüşmesinden çokça ilham aldığını gördüğüm ikinci sezondaki “Existential Crisis” (Varoluşsal Kriz) isimli bölüm geliyor aklıma. Ve elbette son iki bölümde tartışılan ölümlülüğün hayata anlam kattığı meselesi oldukça önemli.

Sondan bir önceki bölüm için de şunu anlatabilirim: Mike bana bir e-posta gönderdi ve “Chidi ‘İyi Yer’de’ kiminle buluşabilir?” dedi. Aristo’nun köleleri vardı; Platon ise bir elitistti. Dedim ki, “Neden Hypatia olmasın? Gerçekten iyi bir insandı. Hoşgörülü ve bilgeydi. “İyi Yer’in” barındırması gereken niteliklerin vücuda bürünmüş haliydi.” Bir süre sonra Mike’dan yeni bir e-posta geldi: “Tamam, adını tam olarak nasıl telaffuz ediyoruz?” Yunan tarihi üzerine çalışan bazı insanlara danıştım ve üç farklı telaffuz bulup Mike’a yolladım. Cevap olarak “Patty demeye karar verdik” diye bir e-posta aldım…

Hieronymi: What We Owe to Each Other kitabı; yani kontraktualizm [3] en çok katkım olduğunu düşündüğüm şey. Mike kahve içerken bana ölümden sonraki yaşamla ilgili düşüncelerini açtığında ilk tepkim “Yo, yo, yo, puanlama sistemi çok anlamsız. İnsan ilişkilerine ve insanların birbirlerine saygılı davranıp davranmadıklarına odaklanmalısın, çünkü sonucun iyi veya kötü olması bambaşka bir konu” olmuştu. Ve başından sonuna kadar Mike konuya böyle yaklaştı: Herkesin konumu eşit olsaydı ve bir kişinin bile veto hakkı olsaydı hangi kurallar üzerinde anlaşabilirdik? Zaten Mike’ın anlatmaya çalıştığı şey de buydu, ikisi bir şekilde örtüştü. Sonra gidip kitabı aldı ki öyle herkesin kolayca anlayabileceği bir kitap da değildir. Ama genel olarak kitabın anlatmaya çalıştığı şeyi Mike’a aktarabildiğimi düşünüyorum. Final bölümünde görünce de çok mutlu oldum tabii ki.

Ölümden sonra yaşam olduğuna inanıyor musunuz peki?

Hieronymi: Hayır. Keşke evet diyebilseydim. Ben hayatımın büyük kısmını inançlı ve inancına kendini adamış biri olarak geçirdim, fakat o zamanlar bile öbür dünya hiç ilgimi çekmemişti.

May: Ben de ölümden sonra bir yaşam olabileceğine inanmıyorum. Ancak öbür dünyaya inanmamakla, Chidi’nin dalga ve okyanusla ilgili söylediklerine inanmak epey uyumlu. Henüz net bir karar vermedim ama sanırım öldükten sonra yakılmayı ve küllerimin, yaşamın tekrar filizlenebileceği bir yere götürülmesini isterim. Oradan başlayacak yaşama sahip olanın ben olmayacağımı elbette biliyorum. Ancak yepyeni bir hayat ihtimalinin gerçeklik kazandığı bir sürecin içerisinde olacağımı bilmek, beni oldukça keyiflendiren bir düşünce.

Yakınlarda A Decent Life isimli bir kitap yazdım. Orada Kantçılık ve faydacılık gibi altruistik (diğerkâm) yaklaşımların, uygulamaya hazırlıklı olmadığımız şeyler olduklarını öne sürüyorum. Örneğin nasıl, örnek olmak üzerine düşünmekten ziyade iyi biri olmak üzerine düşünebiliriz? Kırmaya çalıştığım şeylerden bir başkası da iyi bir şey yapıldığında insanların bu iyiliğin karşılığı olarak iyilik yapmaya çalışması. Oysa iyilik yapmak karşılık vermekle değil, yapılan iyiliği çoğaltmakla ilgilidir. Aslında oldukça basit bir mesele bu. Trafiğe katılmaya çalışan birine yol verdiğinizde, arkanızdaki sürücünün de çoğunlukla bir sonraki kişiye yol verdiğini görürsünüz. Ve siz yol vermezseniz arkanızdaki sürücü de kolay kolay yol vermez. Eğer ahlaka da iyiliği çoğaltmak penceresinden bakabilirsek hayal ettiğimiz dünyaya nasıl ulaşabileceğimize ilişkin daha iyi bir fikrimiz olur.

The Good Place bittiğine göre, bu sıra neler izliyorsunuz?

Hieronymi: Bunu böyle ortaya sermek gerçekten kötü ama ben aslında pek televizyon izlemem. Eminim arkadaşlarımla bir oylama yapsak pop kültüre en az ilgisi olan kişi seçilirim. LA’de yaşıyor olmam ve böyle bir işe girişmem baya komik yani. Her şeye rağmen öğrencilerimle Star Wars üzerinden bağ kurabiliyor olmamızdan memnunum.

May: Ben de bu diziye kadar yıllardır televizyon izlemiyordum. Birkaç dizi var sadece izlediğim. Broadchurch’ü biliyor musunuz ya da İzlanda yapımı Trapped’i? Şimdilerde de Hip-Hop Evolution izliyoruz. Hip-Hop dinleyen biri olmasam da bütün tarihsel arka planıyla beraber hip-hop müziğinin gelişimini izlemek oldukça keyifli. Sanırım Mike felsefeyle ilgili yeni bir dizi yapana kadar Netflix izlemeye devam edeceğim.

[1] Tramvay problemi hem felsefede hem de psikolojide (özellikle ahlak psikolojisinde) çokça gönderme yapılan bir ikilemdir, oldukça da ünlüdür. Freni bozuk bir tramvayın iki yöne gitme şansı var: Ya düz gidip beş kişiyi ya da makas değiştirip bir kişiyi öldürecek. Bu durumda makası çekmeli miyiz? (e.n.)

[2] Kant, basitçe, ahlaki bir ilkenin her şartta ve herkes tarafından uygulanabilmesi, yani evrensel bir yasa olabilmesi gerektiğini söyler. (e.n.)

[3] Genel anlamda, uzlaşmanın, ahlakın kaynağı olduğunu savunan akım. Scanlon adı geçen kitabında, sadece hangi davranışların ahlaki olduğunu değil, bu davranışlara yol açan hangi sebeplerin ve akıl yürütmelerin gerekçelendirilebileceğini de tartışmıştır. (e.n.)

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Sam Adams
Çeviri: İpek Gamze Boz
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak Link: slate.com

Please complete the required fields.