“Müthiş” kelimesinin, günümüzde gençler tarafından sıkça ve oldukça rahatça kullanılmasına rağmen eleştirmen ve roman yazarı George Steiner’ın sahip olduğu öğrenme çeşitliliği için eski moda ve yetişkin anlamda bir “müthiş” diyebiliriz: bu çeşitlilik, hakikaten de özünde hayranlık uyandırıcıydı. Şubat 2020’de, doksan yaşındayken vefat eden Steiner; modern ve antik dillere, klasik ve modern edebiyata oldukça aşinaydı. Racine’in kafiyelerini ezberlemişti, Joyce’un eserlerindeki kelime oyunlarını açıklayabilirdi ve size, çetrefilli ama kolayca kazanılmamış bir bakışla, her ikisinin de neden Shakespeare’in laf kalabalığından daha üstün olduğunu söyleyebilirdi. Steiner, pek çok kişinin, insan ansiklopedisi dediği şeydi: Amerikan mantığında, boş bir olgular kasası olarak değil de Fransız Aydınlanmasındaki anlamda bir ansiklopedi yani kayda değer bilgiye ait önemli bir depoydu. Bu dergi için 1966’dan 1997’ye kadar, otuz yıl boyunca yazdığı uzun kitap incelemeleri, doğal olarak, engin ve yaratıcı bir düşünürün eklemeden edemeyeceği türden kinayelerle doluydu. Ama bu kinayeler, hiçbir zaman dayatılmadılar ya da zorlanmadılar. Onun zihni, Borges’e giderken tam da Sofokles’ten geçti ve bir an için Heidegger’deki manzarayı seyretmek için durdu. Steiner, ömür boyu bu güzergahların yolcusuydu. “Gösterişçi”, gazetecilerin bazen onu tarif etmek için kullandığı bir kelime olsa da yaşadığı sürece hiçbir zaman gösterişçi olmadı. Asla gösteriş yapmıyordu. O, başlı başına bir beşerî bilimler fakültesiydi, tek kişilik bir akademiydi.

Konularının çokluğu ve genişliği şöyleydi: Lévi-Strauss, Cellini, Bernhard, Chardin, Mandelstam, Kafka, Kardinal Newman, Verdi, Gogol, Borges, Brecht, Wittgenstein, Montale, Liszt, Koestler, Noam Chomsky’nin dilbilimi ve Anthony Blunt’un uzmanlığı ve korkakça Stalinizm yanlılığı. Bu, çoğunlukla bir koleksiyondu. Elbette, Steiner, her şeyden birer parça alan bir adam değildi; Levi-Strauss’un çiğ ve pişmiş kavramına ilişkin denemesini, çiğ olanın nasıl pişirileceğine dair tariflerle dolu başka bir makaleyle neşeyle harmanlamadı. Ama bu, 1929 yılında doğmuş olan Steiner’ın neslinin ahlaki tavrını oluşturmuyordu. Steiner, Yüksek ve Daha Yüksek olanın peşinde olan, her ne kadar inanç duyma oldukça hassas görünse de yaşamı kurtarmak için ciddi sanatın gücüne tutkuyla inanan bir türdendi.

Ancak şüphesiz ki bu, dünyayı kurtarmak için değildi. Steiner’ın ciddiyeti, modern zamanların esas olayı olarak gördüğü Holokost yüzünden büyük ölçüde bozuldu. Onun ailesi, en kötüsü başlamadan kısa bir süre önce Viyana’dan kaçmıştı. Savaş yıllarını; yalnızca tarihte değil, aynı zamanda kültüre olan inancımızda da temel bir kırılma olarak görmek, Steiner’ın görüşünün soylu olmasının yanında içten de olan ciddiyetinin bir parçasıydı: eğitimli insanlar, bu şeyleri, diğer eğitimli insanlara yaptı. George Steiner’ın ruhunu titreten, geceleri savaşan cahil ordular değildi; Goethe’ye ve tren yüküne güvenmiş olan eğitimli Yahudileri öldürürken Schubert dinleyen zeki Almanlardı. Dünyayı değiştirmek için kültürün sınırlarının bu şekilde kabul edilmesi hem Steiner’ın edebiyat sevgisi üzerinde sınırlayıcı bir etkiydi hem de bu sevgiye, “yüce kitaplar” için herhangi bir misyonerliğin sağlayabileceğinden daha karanlık ve daha trajik bir hava vermekteydi.

Steiner’ın ölümüyle birlikte ölüm ilanları, okuyuculara, haklı olarak onun büyük kitaplarını; bir zamanlar devasa ciltler olarak anılan kitaplarını hatırlattı. Onun “Babil’den Sonra” adlı dil araştırması ve ürkütücü ama kendine özgü bir şekilde şaşırtıcı “A.H’nin San Cristobal’a Nakliyesi” [1] adlı romanı, belki de okunmaya devam edilmesi veya en azından hatırlanma olasılığı en yüksek olan eserleridir. Ama belki de Steiner’ın ölüm anıyla ilgili çıkarım yapabileceğimiz şey, tüm bu kimliklerin yalanladığı bir gerçektir. Diğer görevlerinin yanı sıra Harvard ve Cambridge’de birçok akademik görevde bulunmasına rağmen Steiner, akademide hiçbir zaman tamamen evinde olmamıştı. “Ekolü” ve yardımcıları yoktu, onun sadece okuyucuları vardı. Emek isteyen bir edebiyat türüne ne kadar bağlı olduğu göz önüne alındığında, şaşırtıcı olan şey, popüler bir role de ne kadar bağlı olduğuydu. Sonunda bu anlatımdan utanç duyulabilecek olsa da bu rol için az kültürlü bir rol denebilirdi. Akademideki varlığı, sürekli olmasına rağmen Steiner, öğrenimiyle onurlandırdığı bunun gibi gazeteler ve dergilerdeki daha büyük varlığıyla ayrıcalık kazandı. Akademide, eleştirel yazarların çoğunun ya eğlenceli bir şekilde anlaşılmaz olmaya ya da popüler sayfalarda anlaşılmaz bir şekilde eğlendirici olmaya çalıştığı bir zamanda, o, her zaman samimi ve aydınlatıcı olmaya çalıştı.

Steiner okuyucularına meydan okudu ama onları asla küçümsemedi. Okuyucuların da kendisi kadar önem verdiğini düşünüyordu. Kitapların, tek değişmez ülke olduğunu ve onları, okumayı ölüm kalım meselesi olarak gören Benjamin, Cioran ve diğer sürgünlerle birlikte Steiner, Orta Avrupa’nın büyük entelektüel gezginlerinin sonuncusuydu. Steiner gittikten sonra yapabileceğimiz tek şey, onun adanmışlığının gücünü, kendimizinkiyle onurlandırmaya kararlı bir şekilde Steiner’ın yazılarını yeniden okumaktır.

Dipnot:

  1. Roman, kurgusal bir şekilde, İkinci Dünya Savaşı’ndan otuz yıl sonra Amazon Ormanları’nda bulunan Adolf Hitler’in ormanda yapılan duruşmasını konu alır. (e.n.)

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Adam Gopnik
Çeviren: Meryem Şimşek
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: newyorker.com

Please complete the required fields.