René Descartes için Batı felsefesinin öncülerinden birisi olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Onun felsefeye ve matematiğe yapmış olduğu katkılar çok önemlidir ve o meşhur “Düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesinden, oluşturmuş olduğu Kartezyen koordinat düzlemine kadar uzanan bu katkılar bizim düşüncelerimize de yön vermiştir. Ancak bir zamanlar temel alınan paradigmalar, modern sinirbiliminde yaşanan gelişmeler neticesinde her geçen gün daha fazla hüsrana uğramaktadır. Antonio Damasio’nun Descartes’ın Yanılgısı’ndan Daniel Dennett’in Bilinç Açıklanıyor kitabında ortaya koyduğu Kartezyen tiyatrodaki şekilsizliğe ve sinirbilimcilerin epifiz bezinin sıradanlığına dair sahip olduğu genel görüşe varana dek modern bilimler Descartes’in felsefesine karşı çıkmaya başlamışlardır. Bu makale dizisi, sinirbilimi ve psikanalizdeki son gelişmeleri tartışacak ve Descartes felsefesinden yaşanan yaygın epistemolojik kopuşları ortaya koyan ortak noktalar üzerinde duracaktır. Bu kopuş, genelde Batı felsefesinin, özelde ise bilişsel bilimlerin geleceği açısından ne anlama gelmektedir?

“Ben”in Kısa Bir Tarihi

Lacancı psikanalizde gördüğümüz özne kavramını anlayabilmek için öncelikle “Ben” kavramının felsefedeki gelişiminin izlerini sürmeliyiz. Birçok felsefi kavram gibi bu kavram da “Düşünüyorum, öyleyse varım,” savını ileri sürdüğü herkesçe bilinen René Descartes ile başlar. Sıklıkla cogito (1) olarak da ifade edilen bu argüman, öznenin pozitif fakat tinsel bir töz olduğunu varsayar. Bu da öznenin bir şey olduğu ancak bu şey’in özdeksel bir varlığa sahip olmadığı anlamına gelmektedir. Bu bilhassa, tözün düşünme ve rasyonel akıl yürütme yeteneğine haiz tin ile iç içe geçmesidir. Descartes’in bu töz için kullanmış olduğu terim, res cogitans (‘düşünen şey’), bedenin özdeksel kısmını ihtiva eden res extensa (‘uzamlı şey’) ile tezat oluşturmaktadır. Descartes, hayvanların birer otomaton olduğunu düşünmekteydi: Hayvanlar tamamıyla res extensa’dan oluşmakta ve bunların eylemleri yalnızca otomatik reflekslere dayanmaktaydı. Öte yandan insanlar ise res cogitans, yani sıklıkla ‘Ben’ olarak da ifade ettiğimiz tinsel bir olgusallık ile donatılmıştır.

Immanuel Kant, “Ben”in pozitif bir töz olduğuna dair bu düşünceye daha sonradan karşı çıkmıştır. Kant, aklındaki “Ben” fikrini Transandantal Tamalgı (Algının Aşkıncı Bütünlüğü) olarak adlandırmaktaydı. Bu bütünlük ne özdeksel ne de tinsel olarak dünyada var olan bir ‘şey’dir, daha ziyade deneyimin kendisinin yapısal ya da biçimsel bir boyutudur. Şöyle ki çok çeşitli duyusal girdileri şimdiki zamanda yaşanan bir anla kaynaştıran da deneyimin bu boyutudur. Örneğin, sahildeki bir turist tropik esintiyi, dalgaların kıyıya vurmasını ve okyanusun kokusunu kopuk izlenimler olarak deneyimlemez. Bilakis, bu duyusal girdilerden her biri, şimdinin derlenmiş noktasında var olan belirli bir deneyimle kaynaşır. Öyleyse Kant’a göre “Ben”, deneyimin muhtemel bir nesnesi değildir, tersine deneyim için bir önkoşuldur; bilincimizin yapısal bir özelliğidir.

Yaklaşık yüz yıl sonra Friedrich Hegel, eklediği bir değişiklik haricinde, “Ben”in zihnin işleyişinin yapısal bir özelliği olduğuna dair temellendirme çerçevesinde devam edecekti. Kant gibi Hegel de öznelliğin kaynağının zihnimizdeki bazı pozitif nüvelerde bulunamayacağını ileri sürmüştür. Aksine o bunun neredeyse tam zıddı bir görüşü savunmuştur ki o görüş de şu şekildedir: “Ben”, bir kavramın kendi karşıtlığı olarak yeniden katlanmasına [ve iki katına çıkarılmasına] olanak tanıyan saf olumsuzluk (negatiflik) fikrinden doğar. Bu yeniden katlama, Hegel’in ünlü diyalektik sürecinin çok önemli bir parçasıdır. Hegel sonrası düşünürler bu diyalektik süreci “tez-antitez-sentez” üçlemesi olarak da ifade etmişlerdir. Buna göre, ilk olarak bir düşünce vardır. Daha sonra bu düşünce kendisinin tam zıddı için mantıksal dayanak oluşturur ve Kant’ın “çatışkı” (antinomi) dediği şeyle sonuçlanır. Düşünce (tez) ve onun saf-olumsuz karşıtı (antitez) arasındaki dolayım neticesinde kendisinden önceki düşünceleri “reddederken onları aynı zamanda kendinde muhafaza eden” (sublation) yahut da onları askıya alan bir sentez ortaya çıkar. Sentez ortaya çıktığında ise ilk iki önerge arasındaki doğal çelişki bu yeni kavram içinde özümsenir ve bu çelişki artık bir sorun olmaktan çıkar. Ancak bu işleyiş yalnızca ilk çelişkinin en başında ortaya konmasıyla mümkün hale gelir ve bu da antitez ihtimalini meydana getiren belirli olumsuzluktan ileri gelmektedir.

Hegel’in ortaya koyduğu özne ile olumsuzluk arasındaki bağı ayrıntılı olarak ele almamızı sağlayacak bir örnek Julius Sezar’dan gelir. Kimi insanlar, birinin öldüğünü söylemenin yeterli olacağını düşünebilecekken, Hegel muhtemelen şunda ısrarcı olurdu: “Sonsuzluğun sonlu bir belirlenimi, kendi olumsuzlaması tarafından daha da belirli hale getirildi”. Bunun bize gösterdiği şey ise şudur: Hegel’e göre olumsuzlama, bir şeyin sonunu işaret etmek zorunda değildir; bu, bir şeyin ‘her zaman-zaten’ olduğu şeye dönüşmesinin bir parçası olabilir. Örneğin, Julius Sezar’ın ölümü, yeni bir hükümdarlar çağının Sezar’ın örneğini taklit etme çaba ve arayışına girmeleri için gerekliydi: Bu girişimler, daha sonra sonsuza dek tarihi Sezar figürüyle ilişkilendirilen ‘Sezar’ unvanıyla kuvvetlendirildi. Yani, tarihte sonsuza dek tanınacak olan haline gelebilmesi için Julius Sezar’ın sonunun gelmesi gerekecekti: dünyanın ilk Sezar’ı (bu kelimenin şu anda ifade ettiği şekliyle hükümdarı).

Olumsuzluk ile öznellik arasındaki bağı kurabilmek için Hegel’in iyi bilinen başka bir kavramını daha anlama girişimlerinde bulunmak zorundayız: efendi-köle diyalektiği. Efendi-köle ikiliğini ele almanın en iyi yolu, bu kavramın bizde uyandıracağı politik çağrışımları bir an için unutmaktır. ‘Efendi’ ve ‘köle’, bunları tarihin gelişimindeki makro-mekaniği (savaşları, devrimleri ve politik hareketleri) tanımlamak için kullanmak isteyen Alexandre Kojéve gibi filozofların tercih ettiği terminolojiydi. Bu da kendi içinde ilginç bir tasarıyken, biz yine de bu anlayışın yerine, efendi-köle diyalektiğine hali hazırdaki amacımız doğrultusunda bire bir etkileşim düzeyinde var olduğu şekliyle, herhangi bir unvan ya da sosyal statüden bağımsız olarak odaklanmalıyız. Efendi-köle diyalektiği, bilinç sahibi bir varlığın bilinç sahibi başka bir varlıkla karşılaşmasıyla vuku bulan öznelerarası otomatik bir dolayımdır. Bu dinamiğin doğrudan sonucu, nihayetinde bir bilincin kendisi için yaşayacak olmasıyken diğer bilincin ise diğeri için yaşayacak olmasıdır. Bu ikisinin ortasında doğanın özdeksel alt katmanını temsil eden Şey bulunur. Bilinç sahibi varlığın, konumuna bağlı olarak Şey ile özünde farklı bir ilişkisi vardır. Diğeri için yaşayan varlık sürekli bir çalışma halindedir ve Şey’i diğeri için dönüştürür. Böylece bu varlık doğanın haşin, zorlu ve insana boyun eğmeyen boyutuyla alakadar olduğu ölçüde, Şey’in bağımsız yönleriyle yakın bir ilişki kurar. Öte yandan, kendisi için yaşayan varlık ise Hegel’in kendi sözleriyle, “Şey’in kendisi için hiçbir şey olmadığı saf-olumsuz güçtür”. Şey’in yalnızca keyfini çıkardığı sürece, efendinin Şey ile salt bir olumsuz ilişkisi vardır; ‘bana yemeğimi getirin’ der ve yemek önüne getirilir, ‘kereste lazım’ der ve o ayağına getirilir. Kölenin insan tüketimine hazır hale getirdiği Şey’in bağımlı yönleriyle ilgilenir. Bu şekilde, efendinin öznelliği, Şey’e karşı tabiatında var olan bir olumsuzluk yoluyla tanımlanır.

Lacan: arzu ve varlık-eksikliği

Bu noktada Jacques Lacan’ın katkılarını dahil edebiliriz. Lacan’ın Hegel hakkındaki en kalıcı yorumlaması, efendi-köle diyalektiğinin psikanalitik arzu açısından yeniden formüle edilmesiydi ve (belirtilmelidir ki) Lacan bu yorumlamada önemli ölçüde Kojéve’nin derslerinden etkilenmiştir. O, kölenin Şey üzerindeki çalışmasının bütün zevklerden yoksun olduğunu ve kölenin faaliyetini harekete geçiren şeyin ise efendinin arzusu olduğunu ileri sürmüştür.

Olumsuzluk, daha sonra Lacan’ın teorisinde bir eksiklik yoluyla ortaya çıkar. Lacan, arzuyu oluşturan temel şeyin de bu eksiklik olduğuna inanmaktadır. Spesifik olarak arzu, dil kullanımımız aracılığıyla sürekli olarak ertelenen bir varlık eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Küçük çocuğun gelişimi, belli bir noktada annesiyle arasındaki ikili, proto-sembolik ilişki kesilene kadar devam eder. Bundan kısa bir süre sonra çocuk, belirgin ve ayrı bir bütünlük olarak kendisinin ayırdına varır ancak bu ayırdına varma, çocuğun duyu-motor fonksiyonlarının halen görece kopuk olduğu bir döneme rastlar. Ayna evresi denen bu paradoksal dönem, yaşam boyu sürecek olan bir ideal bütün arayışını tetikler ancak bu ideal bütün hiçbir zaman sağlanamayacaktır. Burada kritik olan nokta çocuğun, Öteki’nin (Öteki olarak annenin) bir arzu nesnesi olma girişiminde gösterenleri kendisiyle ilişkilendirerek, sürekli olarak fonksiyonel bir bütünlük beklentisi içinde – bu bütünlük sağlandıktan sonra bile – olmasıdır. Lacan, psikososyal gelişmeyi Kojéve’nin efendi-köle diyalektiği okumasıyla şu şekilde ilişkilendirir: “İnsanın arzusu, Öteki’nin arzusudur”. Çocuğun kendisiyle ilişkilendirdiği gösterenler, İdeal-Ben’in kurucusu olur ve insan psikesi, sonsuza dek bunun beklentisi içindedir ki bu olgu da en iyi şekilde hiçbir gösterenler ağının tamamlanmış olmadığı fikri ile ifade edilir; çünkü her zaman için başka bir gösteren ihtimali vardır. Bu da sürekli olarak bir beklenti içinde olma halinde doğan öznenin hiçbir zaman bizim tarafımızdan kavranamayacağı anlamına gelir; bu bir nesne değildir, ancak dilin bastırılamaz bir alanını nesnesi gibi kabul eden bir fonksiyondur.

Bu noktayı tasvir edebilmek için özne ile ego arasındaki farkı göz önünde bulundurun. Lacan, egonun dil tarafından kavranabileceğini ve tam da bu nedenle tamamen kurgusal bir yapı olduğunu iddia eder. Kendinizi bir kadın, bir esmer kadın ya da bir kadın garson olarak tanımlayabilirsiniz ve bu sözcükler, Öteki ile aralarında görünür bir bağlantı olmaksızın derhal var olacaklardır. Buna karşın özne, yalnızca Öteki’nin özneyi anlamlandırmasına dair bir öngörüsü olarak var olduğu müddetçe vardır; tam da kendimizi tanımlamak için kullandığımız dil, Öteki’nin arzusuna duyulan bir arzu tarafından yönlendirilir. Bu sebeple, dilde var olarak özneyi dolaysız özünde asla kavrayamayız. Kendimiz hakkında 1000 tane şey söyleyebiliriz, ancak bunların hiçbiri özneyi aksettirmeyecektir, çünkü – Öteki’nin onayına yönelik bir arzu tarafından yönlendirilen – özne, yine de daha öncekilerden başka 1 gösterende ısrarcı olacaktır.

Lacancı teori, cogito ile temelde bu sebepten ötürü çelişmektedir. ‘Düşünüyorum,’ yargısından ‘Ben varım’ sonucunu çıkarmak, ideal-Ben’i gelecekteki bir gösterene yansıtan ileriye dönük bir yapı olan özneyi ego ile birbirine karıştırmaktır. Bizler esasen dilin özneleriyiz ve dil, üzerimizdeki etkisini tam da bizim düşünmediğimiz bir yerde kullandığı sürece bizler, kendimize ilişkin bilinçli kavrayışımıza indirgenemeyiz. Egonun bilinçli zihni aslında olduğumuz şeye en uzak şeydir. Olduğumuz şeyden kasıt ise tamamen dışımızdaki bir yerden, bilinçdışından kaynaklanıyor görünen ve kendi kendini başarısızlığa uğratan davranışların ve semptomların fenomenleri [görüngüleri] tarafından yeterince tasvir edilen bir noktadır. Özetleyecek olursak, cogito, Lacancı özne ile bağdaşmaz çünkü bunlardan ikincisi Öteki ile arasında, özneyi olumsuz bir ontolojide konumlandıran bir diyalektik içerir.

Bilişsel bilim ve mantıksal pozitivizm

Öznenin olumsuz ontolojisinin felsefi kökeninin izini sürdükten sonra, psikanalitik teorinin, (en cüretkâr çabası insan bilincinin gözleme dayalı tasvirini yapmak olan) bilişsel bilim üzerine yüklediği potansiyel zorlukları takdir etmeye başlayabiliriz. Eğer bilinç, öznelliğin dünyadaki bazı pozitif, kanıtlanabilir fenomenlere indirgenememesi bakımından bir tür tabiatında var olan olumsuzluk içeriyorsa, o vakit bilimin bunu açıklama görevi yok gibi görünüyor. Bunun nedeni, bilim ontolojisinin pozitivizm, yani dünya hakkındaki hakikatlerin duyusal veriler, mantık ve akıl ile kanıtlanabileceğini savunan felsefi bir oryantasyon olmasıdır. Öyle görünüyor ki hakikatin doğasına ilişkin hâkim olan felsefemiz, bilinç sorununu ele almak için donanımsız olabilir.

Elbette Lacancı teori, bilincin olumsuzlayarak (olumsuz yönde) işlediğine dair nihai bir sonuç değildir. Daniel Dennett gibi önde gelen sinirbilimciler, bir gün beyne dair kavrayışımızın, bilincin bilimsel özdekçi çerçevede açıklanabileceği bir noktaya kadar ilerleyeceğinden oldukça eminler. Bu, beynin işleyişinin teoride gözleme dayalı kanıtlama dünyası içinde olduğuna dair bilişsel bilimciler arasındaki genel bir fikir birliğini yansıtıyor. Ancak ben, bilimsel metodun tabiatında var olan varsayımların yeniden gözden geçirilmesi gerekeceği alternatif olasılığın keşfedilmeye değer olduğunu düşünüyorum – bu bakımdan, baş döndürücü olan Lacancı öznenin kavramı, harika bir başlangıç noktasıdır.

(1) Cogito ergo sum. (Lat.): “Düşünüyorum, öyleyse varım.” [ç.n.]

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Farid Alsabeh
Çeviren: Mustafa Ateş
Çeviri Editörü: Cemre Yılmaz
Kaynak: Prophemy

Please complete the required fields.