Rembrandt Van Rijn; katolik bir anne ile protestan bir babanın on çocuğunun sekiz ya da dokuzuncusu olarak 15 Temmuz 1606’da Leiden’de dünyaya geldi. Babası değirmenciydi. Edebiyat okumak için girdiği Leiden Üniversitesi’ni yarım bıraktı. Ressam olmak için, dönemin ünlü ressamlarından Swannenburg’un yanına çırak olarak girdi. Yine dönemin ünlü ressamlarından biri olan Lastman’dan özel dersler aldı ve Caravaccio tekniği ile burada tanıştı. Daha sonra kendi gibi ressam olan arkadaşı Lievens ile ortak bir atölye açtı.

Rembrandt-Gençliği

1630’da babasını kaybetti, ancak bu dönemde fazlaca sipariş almaya ve tanınmaya başladı. 1632’de Amsterdam’a taşındı ve hamisi olan Van Uylenburg’un yeğeni Saski Van Uylenburg ile evlendi. Rembrandt fakir bir aileden gelmiyordu ancak Saskia’nın ailesi daha üst bir sınıfa mensuptu ve bu evlilikle Rembrandt bir tür sınıf atlama yaşamış oldu. Çiftin ilk çocukları Rombertus 1635’de doğar doğmaz yaşamını yitirdi. 1638’de Cornelia ismini verdikleri bir kızları oldu ama yine çocuk yaşamadı. 1640’da yine Cornelia adını verdikleri kızları doğdu ama o da yaşamadı.

Rembrandt 1640’da annesini kaybetti. 1641’de oğlu Titus doğdu. Titus sağlıklı bir çocuktu, ancak doğumlardan çok yıpranan Saskia, dokuz ay sonra hayata gözlerini yumdu. Çok sevdiği eşini kaybeden Rembrandt, oğlu için Geertie Dicks adında bir bakıcı tuttu. 1642-1645 yılları arasında Dicksle sonu kötü biten çalkantılı bir ilişki yaşadı. 1645-1647 civarı yine evine çocuğa bakmak için gelmiş olan Hendrickje Stoffels ile bir ilişki yaşamaya başladı. Kilise baskısına rağmen evlenmediler. 1654’de çiftin kızları Cornelia dünyaya geldi. 1656’da Rembrandt iflas ettiğini açıkladı. 1660’da Titus ve Hendricke iş kurup Rembrandt’ı yanlarına aldılar. Mutluluk yine uzun sürmedi. 1663’de Hendricke, 1668’de de Titus öldü. 1669 yılında ise bu acılı adam sefalet içerisinde hayata gözlerini kapadı ve bilinmeyen bir mezarlığa gömüldü.

Kayıplarla dolu bir yaşam

Rembrandt’ın hayatına baktığımız zaman birçok kayıp yaşadığını görmekteyiz. Baba kaybı ile başlayan süreç; çocuklarının ve annesinin kaybı, maddi kayıplar ve prestij kaybı ile de devam etmiştir.

Işığın efendisi olarak kabul edilmesinin, karanlığın içindeki ışığa bu kadar vurgu yapmasını nedeni yasla ilgili olabilir mi? Yasıyla çok iyi başa çıkan ve üretkenliği hiç durmayan bu adam bize hayatın karanlık ve aydınlığının iç içeliğini gösterir. Freud, Yas ve Melankoli makalesinde “Yastaki insan kimi yitirdiğini bilir ama onda neyi yitirdiğini bilmez” demektedir. Rembrandt’ın üretkenliğinin durmaması belki de onun “neyi yitirdiğini” arama çabasından kaynaklanıyordu.

Rembrandt ve Gölge

Rembrandt’ın resimlerinde gölge ve ışık, ölüm ve yaşam iç içedir. Bu yüzden üzerine hala konuşacak şey bulabilmekteyiz. Bu karşıtlıkların sentezini onun kadar iyi verebilen başka bir ressam yoktur. Hepsi az sonra canlanacakmış gibi duran hapsolmuş resimleri, hayatın akışına bir manifesto gibidir. Resimde nereye bakacağımızı bile kendisi belirleyen ressam; hayatın anlığı, süreğenliği ve ikililiğini; bazen eski ahit, bazen mitoloji, bazen de gündelik yaşam olayları ile göstermiştir.

Emmaus’ta Akşam Yemeği, 1629
Emmaus’ta Akşam Yemeği, 1629

Gölgenin ressamı olan Rembrandt’ın resimlerinden bahsederken Jung’un “gölge” kavramını unutmamak gerekiyor. Jung’a göre gölge; kişinin bilinç dışının bir parçası olup kişinin sahip olduğunu kabul edemeyeceği kişilik zaaflarını ve diğer kötücül yönleri içerir. Doğamızın karanlık yönüdür. Ne kadar az farkındaysak o kadar koyu ve yoğun olur. Rembrandt gölgeyi ve ışığı o kadar güzel gösterir ki; adeta kendimizdeki gölge ile yüzleşmemizi ister. Yine Jung’un söylediği gibi lgemizi görmekle ışığımızı da görmüş oluruz.”

Otoportrelerin çokluğu

Rembrandt-Otoportre

Sanat tarihi içinde en çok otoportresini yapan ressamdır. Otoportreler önemlidir çünkü onlar aynı zamanda bir aynadır. Kişinin kendi gerçekliğini görebildiği ve başkalarına da gösterebildiği bir araçtır. Winnicot’a göre ilk ayna; annenin gözleridir. O halde otoportre annenin bakışının tuvalde yeniden üretilmesidir. İlk ayna ile olan başarısızlık beraberinde ıstırabı da getirir. Acaba otoportre, görevini yerine getiremeyen bir aynayı onarma çabası olabilir mi? Yaşamdaki hemen hemen her yılını, her duygusunu otoportrelerinde görmekteyiz. Narkissos’un suda “kendine bakma” çabasının beyhudeliğine karşı Rembrandt’ın otoportrelerinde bir “kendini tanıma” çabası vardır. O bize bakarken biz de ona bakarız. Narsistik bir tatminin çok ötesinde bir iletişim aracı olarak otoportrelerini kullanır. Gombrich’in de söylediği gibi “Rembrandt’ın otoportrelerinden tanıdığımız o keskin ve sabit gözler; insan kalbinin derinliklerini görüyor olmalılar”.

Karşı çıkışlar

Rembrandt’ın hayatına baktığımızda aslına her zaman bir karşı çıkış olduğunu görürüz. Bunların başında ressam olma isteğiyle babaya karşı çıkış, evlenmeyerek kiliseye karşı çıkış, konularını ve çizimlerini beğenmeyen hamilere karşı çıkış ve Hollanda sanat piyasasına ve sanat eleştirmenlerine karşı çıkışı sayabiliriz. Yaşama karşı kendi bildiği yoldan gitmiş bu adam, bu duruşunun bedellerini de fazlasıyla ödemiştir. Hem yaşadığı dönemde, hem de daha sonrasında tablolarının küçültmek maksadıyla sürekli ordan burdan kesilmesi, belki de sistemin onu kastrasyonu olduğunu düşünmek mümkündür.

Babasıyla olan ilişkiler ve “Değirmencinin Oğlu”

Babasının küçükken Rembrandt’ı sahip oldukları değirmene göz kulak olması için yolladığını ama onun değirmene göz kulak olmak yerine değirmenin çok sayıda resmini çizdiğini biliyoruz. Rembrandt, babasını kaybettikten sonra hızlı bir yaratım süreci içerisine girmiştir. Tanınırlığı artmaya başlamıştır. Bu durum akla Picasso’nun “sanat için babayı öldürmek gerek” sözünü getirmektedir. Tırnak içinde bu ifade yani babayı öldürme; Rembrandt’ın hayatı ve sanatı için bir dönüm noktasıdır. Rembrandt’ın lakabı “Değirmencinin Oğlu”dur. Bugün bile ondan bahseden birçok yazarın-eleştirmenin ondan bu lakabıyla bahsettiklerini görmekteyiz. Yaşadığı dönemde yazılan yazılarda da “Değirmencinin oğlu sansasyon yarattı”, “Değirmencinin Oğlu’ndan çok şey beklense de henüz erken” gibi ifadeler yer almaktadır. Rembrandt hem duruşuyla, hem de yaptıklarıyla “Değirmencinin Oğlu” olmaktan çok öteye geçmiştir, ama babalar ölse de hayaletlerinden kurtulmak mümkün olmadığı için böyle anılmaya devam etmiştir.

Rembrandt-Değirmen

Babasından sonra hayatına giren ve ikame babalar olarak tarifleyebileceğimiz hamileri ile her zaman çatışmalı ilişkileri olmuştur. Huygens, Uylenburg, Jan Six ve Ruffo gibi hamileriyle sonu kötü biten, -hatta birbirlerinin yüzünü bir daha asla görmek istemedikleri- ilişkileri olduğunu biliyoruz. Otorite konumunda olan bu figürlerin istediklerini yerine getirme konusunda, son derece yavaş davranması, anlaşılan fiyatlara sürekli zam yapması ve kendi istediği konularda diretmesi; otoriteye karşı bir direnç olarak görünmektedir.

Belşazzar’ın Ziyafeti ve Savurgan Oğlun Dönüşü adlı eserlerinde de baba-oğul temaları dikkat çekicidir. Belşazzar, baik kralıdır. Kudüs’ü fethederek oradaki kutsal bazı eşyaları Babil’e getirip bir ziyafet verir ve bu sırada babasına karşı da gurura kapılır. Yani hem Tanrı’ya, hem de Baba’ya karşı suç işler. Ziyafet sırasında duvarda bir bir yazı belirir:

Tartıldın ve eksik bulundun… Tanrı senin krallığının günlerini saydı ve ona son verdi. Krallığın Medlere ve Perslere verildi.

Belşazzar’ın Ziyafeti (1635)
Belşazzar’ın Ziyafeti (1635)

Belşazzar, resimde dehşet içinde yazıya bakmaktadır. Savurgan Oğlun Dönüşü tablosunda ise zengin bir babanın iki oğlundan biri; güzel bir hayatları olmasına rağmen, dünyayı ve hayatı tanımak için evden ayrılır. Yıllar sonra ise bağışlanıp eve geri kabul edilme umuduyla babasına koşar. Baba tarafından müşfik bir karşılanış vardır. Belşazzar’daki isyankar oğul temasının yerini burada af dileyen oğul teması alır. Burada artık cezalandırılma değil sevecen bir kucaklanış ve affedilme vardır. Belki de aralarında uzun yıllar bulunan bu iki resim, Rembrandt’ın kendi içindeki babayla olan dönüşümünü de göstermektedir. Savurgan Oğlun Dönüşü, ressamın son eserlerinden biridir. Ayrıca soyadı ile imzaladığı tek resimdir. Bildiğimiz gibi soyad, babanın adıdır. Baba neshebine göre varlığımızın teyididir. Babanın önce varlığı sonra soyadı, baba yasasının öğeleridir. Lacan’ın “baba yasası” kavramı; babadan bağımsız olarak tanrının, devletin, yasa koyucu ve yasaklayıcı otoritenin içselleştirilmesi anlamına gelir. Baba yasası bir çocuğu kültür hayatına bağlar. Bu imza ile Rembrandt kendi içindeki baba ile bir barış mı imzalamıştır, insan bunu düşünmeden edemiyor.

Annesi ile olan ilişkisi

Rembrandt’ın annesi, 1629
Rembrandt’ın annesi, 1629

Rembrandt’ın hayatındaki en dikkat çekici şeylerden biri; annesinin adını sürekli olarak kız çocuklarına koymasıdır. Bu durum sanki anneye bir perseverasyon gibi görünmektedir. Anneyi ismiyle yaşatmaya çalışmakta ve bir türlü sanki onunla vedalaşamamaktadır. Rembrandt annesinin birçok resmini yapmıştır. Bu resimlerdeki dikkat çekici şey; annesini sürekli rahibe olarak çizmiş olmasıdır. Anneyi cinsel kimliğinden soyma ve cinsiyetsizleştirme, akla Kernberg’in azize-fahişe ikilemini getirmektedir. Kernberg’e göre azize-fahişe ikilemi erkeklerin bilinçdışında anneye olan ödipal arzularına karşı en tipik savunma mekanizmasıdır. Yüceltilen anne, cinselliğe dair bir iz de barındırmamalıdır. Anne, ilk özdeşimlerin ve ilk yatırımların barınağı ve kaynağıdır. Bu da önemli sonuçlar doğurur; ilk nesne, ilk kayıp, ilk cennetin yitirilişi. Bunun tesellisi asla bulunmaz. Anneye kızmak için pek çok gerekçe vardır.

Rembrandt 8. Evrede: “Ego bütünlüğüne karşı umutsuzluk”

Erikson, psikososyal gelişim kuramında yaşlılığı; 8. basamak yani “ego bütünlüğüne karşı umutsuzluk” olarak tanımlar. Bu dönemde kişi, bütünlük (hayat dolu dolu ve üretken bir şekilde yaşanmıştır, yaşanan hayattan tatmin olunmuştur) ya da umutsuzluk (hayatın anlamı yoktur ve boş geçmiştir hissi vardır) arasında bir çatışma yaşar. Bütünlüğü yaşayan kişi bilgedir. Hayattaki yeri ve rolünü kabul etmiştir. Kişi artık geri dönemeyecek ya da geçmişi değiştiremeyecek bir aşamadadır.

Rembrandt’ın son yaptığı iki otoportre bu açıdan önemldir. Birinde umutsuzluğu, “bu hayatın anlamı yok” ifadesini görürüz, diğerinde ise ölüme gülen, hayatı dolu dolu yaşamız ve hayatın anlamına inan bir ifade görürüz. Rembrandt ölürken bile yine bize karşıtlıkları miras bırakmak istemiş gibidir. Birbirine karşıt bu iki resimdeki kahverengilerin fazlalığı, analitik olarak da ölümü sembolize etmektedir. Gülümseyerek baktığı resim, birçok sanat eleştirmenince bu hayata ve bize bize gülerek veda ettiği şekline yorumlanmıştır.

Hazırlayan: Reyhan Algül

Please complete the required fields.