1585 yılında, Elizabeth devrinin en büyük bilim insanı Thomas Harriot, patronu Sör Walter Raleigh tarafından doğal kaynakları incelemesi, Algonkin yerlilerini gözlemlemesi ve sömürgecilerin hayatta kalma şanslarını ölçmesi için Virginia’daki bu yeni İngiliz kolonisine gönderilmişti. Carolina Algonquian dilini (Algonkin dilleri, Amerikan yerlileri) “rahiplerinin bazılarıyla özel bir yakınlık” kurmak için en azından bir kısmını öğrenmek için gayret gösteren Harriot, gözlemlediklerinden çok etkilenmişti. Yerlilerin tarım, avcılık ve balıkçılık konusundaki becerilerine; güzel konuşan ve asil liderlerine, güçlü aile ve kabile bağlarına hayran kalmıştı.

Bir İngiliz kolonisi, iyi örgütlenmiş, mutlu ve onurlu yerlilerin yaşadığı bu geniş, keşfedilmemiş bölgedeki erkek topluluğu içinde sadece küçük bir adamdı; Sör Walter Raleigh bu keşfe hiçbir bir kadını göndermemişti; çünkü onların kolay boyun eğmeyeceklerini biliyordu, bunu Harriot da görmüştü. Ancak 1588’den bu yana “Virginia’nın Yeni Keşfedilmiş Topraklarının Özet Raporu”’nda yazıldığı gibi, sömürgecilerin kendi teknolojik üstünlüklerinden faydalanabileceğinden emindi: “silahlar, kitaplar, yazmak ve okumak, kendiliğinden dönen yaylı saatler” vb. Sayıları çok az da olsa buraya yeni gelen koloniler bu açıdan avantajlıydı. Harriot, yeni bir İngiliz kolonisi nereye giderse gitsin, yerlilerden herhangi biri eğer onlara karşı bir komplo kurmuşsa, “bölgeden ayrılışımızdan sonraki birkaç gün içinde yerliler kısa süre içerisinde hatta bazıları çok hızlı ölüyordu; kimi kasabada yirmi, kimisinde kırk, kimisinde altmış, bir tanesinde de altı kişi ölmüştü; grup sayıları itibarıyla bu oldukça yüksek bir rakamdı… Hastalık o kadar tuhaftır ki ne olduğu ve nasıl tedavi edileceği hakkında en ufak bir fikir yoktu. Yerlilerin en yaşlısının söylediğine göre daha önce hafızalarında yer etmiş böyle bir şeyin hiç yaşanmamış olmasıydı,” şeklinde raporlamıştı.

Harriot, tam olarak, virüslerin (çiçek hastalığı, kızamık, grip ve benzerleri), daha önce hiç maruz kalmamış bir popülasyon üzerindeki korkutucu etkilerini gözlemliyordu. Ancak bu etkiler yerliler tarafından “birileri bizim üzerimizde deneme yapıyor…” şeklinde yorumlanarak, Tanrısal bir cezadan bahsediliyordu. Algonkinler, salgınların yeni gelenlerle bir ilişkisi olduğunu algıladılar ama Harriot’un belirttiği gibi, neler yaşandığına dair çok farklı açıklamaları vardı, bir avuç sömürgecinin sadece bir başlangıç olduğu tahmin ediyorlardı. Dahası vardı; “onları yerlerinden etmek” için geldikleri korkusu. “Bizden [ilk İngiliz kolonileri] hemen sonra gelenlerdi,” diye yazmıştı Harriot, “boşlukta, görünmez ve bedensiz olmayı düşünüyorlardı, ayrıca bizim sevgi ve iyi niyetimizin görünmez mermiler olduğunu ve onları öldüreceğimizi düşünüyorlardı…”

Görünmez mermiler”: Algonkinler bu deyimi, İngilizlerin kendi sömürgelerine gönderdikleri öldürücü teknoloji ve İngilizlerin getirdiği hastalık için bir metafor olarak kullandılar, korku yaydıkları bir hastalıkla gruplarının yok edilmesini kolaylaşacaktı. Harriot için, bir etnograf olarak -ki bu ona bahşedilmiş bir hediyeydi- bu metaforu kayda almak çok zordu, ama bir yandan da spekülatif çıkarlarına hizmet eden bir duyuru da olabilirdi. Neticede, resmi olarak, İngiliz okuyucuların içini rahatlatmak için hastalığın, sadece sömürgecilere karşı gizlice komplo kurmaya çalışanları vurduğunu, dolayısıyla bunda “Tanrı’nın parmağı” olduğunu açıklayan bir rapor yazmıştı. (Her zaman, bu tür açıklamaları karakterize edildiği dairesel mantıkta, komploların varlığına dair kanıt, tam da komplocu olarak iddia edilenlerin ölümüdür.) Harriot’un kariyerini bir ateist olarak devam ettirdiğinden hep kuşku duyulmuştur, özellikle de eski Epikürcü filozof Lucretius’un sıkı bir takipçisiydi ve Lucretius’un yaptığı gibi, salgın hastalıklara (epidemi) yakın ilgi duymuştu.

M.Ö. 50 civarında yazdığı “Şeylerin Doğası” isimli felsefi başyapıtında Lucretius, radikal bir materyalizm için önemli argümanlar ortaya koymuştu. “İnsanlık ilahi cezalar korkusuyla baş etmemeli, ilahi ödül umuduna kul köle olup yalvarmamalıdır,” diye yazmıştı. Evren, tanrıların veya şeytanların gizemli oyuncağı falan değildir; atomlardan ve boşluklardan oluşur, başka bir şeyden değil, Lucretius’un semina rerum adını verdiği bu atomlar, yani “şeylerin tohumları”’dır; hareket halinde, durmadan yer değiştirir, sonsuzlukta çarpışır ve bir araya gelirler; sonra yine birleşirler, ayrılırlar ve yeni, beklenmedik biçimlerde desenler oluştururlar. Tüm bu hareketlerde ne sabit bir model, ne kapsayıcı bir niyet ne de akıllı bir tasarımın izi vardır. Bunlar yerine, sınırsız bir zaman ve mekân kapsamında; sonu gelmeyen, rastgele mutasyonlar olur. Eski formlar sürekli ölür; yeni formlar ise devamlı çoğalarak ortaya çıkmaya devam eder.

Lucretius için bu vizyon bir tesellidir: “Tanrılara hakkında kaygılanmak ya da öbür dünya için endişelenmek yerine dikkatinizi şimdiye kadar deneyimlediğimiz dünyaya odaklamalı ve bunun deneyimleyeceğimiz tek dünya olduğunu kabul ederek, herkes için hazzı arttırmaya devam etmelisiniz.” Fakat Lucretius, bu söylediklerinin güven verici olmadığının farkındaydı. Hastalıklar, öfkeli Tanrılar tarafından size getirilse bile, yine de bir yerden, yani o her şeyi yaratan hani durmadan dönüp duran atomlardan gelmiş olmalılar. Şeylerin tohumları, diye başlar Lucretius’un sözleri: (Rolfe Humphries’in çevirisi),

Onlar, yaşamlarımızı desteklemek için gerekliler.

Bir de gayet açık ki

Etrafımızı saran bu zararlı parçacıklar,

Hastalık ve ölüm zerreleriyle uçuyorlar.

Bize düşman olan parçacıklar hareket etmeye başladığında, karmaşa başlar, “ve değişimler kaçınılmazdır / Tanıdık olduğumuz çevremizdedirler…” Böyle zamanlarda, çok yakından bildiğimizi sandığımız dünyaya garip şeyler olur. Başımızın üstündeki gökyüzü birdenbire başka bir yabancı gibi görünür. Varoluşu olanaklı kılan şeyler bir anda tehditkâr görünmeye başlar. Veba için şöyle yazmış Lucretius:

Suya ya da tahıl tarlalarına düşer,

Hayvanların ve insanların gıdasına bulaşır,

Ya da havada öylece asılı kalır,

Nefesimizle onları solur, içimize çekeriz 

Tüm bedenimize yayılırlar.

Kasvetin yüzlere düştüğü, zihinlerin melankolik bir korkuyla tedirgin hale geldiği küçük bir şaşkınlıktır bu. Lucretius, “Şeylerin Doğası”’nı, Peloponezya Savaşı sırasında Atina’yı vuran yıkıcı salgına dair üzücü sözleriyle bitirir. Şiirin böylesine karanlık bir notla aniden son bulması, birçok akademisyenin, bu eseri tamamlanmamış olarak bıraktığı sonucuna varmasına sebep oldu. Hatta karısı tarafından kendisine verilen bir aşk iksirinin etkisiyle aniden öldüğünü de efsaneleri arasındaydı.

Belki gerçekten de böyle oldu. Fakat şu günlerde COVID-19 pandemisine karşı sürdürdüğümüz mücadele, şiirin sonunu farklı bir ışık altında bakıyor. Sonuçta veba, her şeyden evvel her birimizi benzersiz yollarla sınar. Değerlerimizi insafsızca bizden alır, aşina olduğumuz varsayımlarımızı sorgulatır; sosyo-politik ve dini düzenimize acımasız bir ışık tutar. Yakın zamanda İtalya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne geri döndüğüm için “kendi gönüllü izolasyonumu” gerçekleştirerek burada otururken, şiirin kapanışının salgın hastalığa odaklanmasının kasti olup olmadığını merak ediyorum. Çünkü bu durumda, Lucretius’un söylediği gibi, her toplumun yaşamaya değer ve her felsefenin sahiplenilmeye değer olduğunu varoluşsal bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Her şey yolunda gittiğinde, maddi dünyadaki yerimizi tasarlamak çok kolaydır. Peki ya her şey yolunda gitmediğinde? Ya şeylerin tohumlarındaki mutasyonlara uğrayıp hastalık ve ölüm getirirse? Etrafınızdaki görünmez mermilerle yüzleşip sakin kalabilir, mantıklı düşünebilir ve hayattan keyif almanın bir yolunu bulabilirseniz, işte o zaman şiirin amaçladığı dersi öğrenmişsinizdir demektir.

Haberlere dayanarak çıkarımda bulunmak gerekirse, birçoğumuz bu Epikürcü başarıya ulaşma konusundan çok uzak görünüyoruz. Ancak son zamanlarda İtalya’dan gelen haberler, Lucretius’da da çok detayın olduğu gibi, karantina altındaki vatandaşların balkonlarına çıkıp vebanın şarkısını söylediklerini gösteren haberler bana umut verdi. Bunlar bize, bilimin yanı sıra, insan esnekliğinin, uyum sağlama kabiliyetinin ve yaratıcılığının en üst seviyede olduğunu, sanatın bitmeyen bir dünya yaratacağı gerçeğini hatırlatıyor.

Lucretius’ta şu ikisi birbirinden ayrılmaz: atomlar, veba ve hazlar üzerine bir felsefi keşif ile söylenecek şarkı halini alabilen bir şiir.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Stephen Greenblatt
Çevirmen: Lara Şahin
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: www.newyorker.com

Please complete the required fields.