Burada, Lacan’ın felsefi ve psikanalitik projesiyle modern yapay zekanın hedefleri arasındaki kışkırtıcı ilişkiyi biraz daha belirginleştirmek istiyorum. “Deneyimlenecek öznel bir bileşen neden var?” sorusuyla açıklanabilen bilincin “zor problemi” ile başlayalım. Chalmers, Bilincin Problemiyle Karşı Karşıya Gelmek adlı ufuk açıcı makalesinde bunu şöyle ifade eder:

“Bazı organizmalar birer deneyim öznesidir, bunu yadsıyamayız. Ancak bu sistemlerin nasıl bir deneyim öznesi olduğu sorusu kafa karıştırıcıdır. Bilişsel sistemlerimiz görsel ve işitsel bilgiyi işlemeye başladığında neden görsel ve işitsel bir deneyimimiz oluyor? Koyu mavinin niteliği ve do notasını duymak gibi. Zihinsel bir imajı akılda tutmayı veya bir duyguyu deneyimlemeyi isteyen şeyin neden var olduğunu nasıl açıklayabiliriz? Deneyimin fiziksel bir temelden doğduğu üzerine yaygın bir mutabakat var; fakat bunun neden ve nasıl ortaya çıktığına dair iyi bir açıklamamız yok. Fiziksel süreçler neden zengin bir iç yaşam ortaya çıkarsın ki? Gerekli olsa bile pek de mantıklı görünmüyor; ama böyle.”

Deneyimin bu “yadsınamaz” unsuru, tamamen öznellik bölgesidir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir yer, bir kavram, bir kelime ya da bir nesne değildir. Aksine, bu bölge dilbilimsel/mimik “gerçekliğinin” nihai kaynağı gibi görünmektedir; aslında bir göstergenin kendi anlamını geciktirme kapasitesini temsil eder, gerçekleşen gecikme, ona anlam kazandıran gelecekteki ifadelere bağlı olan anlamlandırmanın deneyimidir. Bu tarz bir erteleme teknik bir kavram, bir kelime ya da bir nesne değildir; ama bir deneyim ya da zamansal bir moddur. Burada Derrida’nın differance(1) kavramıyla ilişkilendirilecek şeyler var: Lacan için benlik, simgeler gibi, kendi kimliğini ilişkisel biçimde yapılandırır.

Öyleyse kısaca, bu kriz bir yineleme problemine indirgenebilir: “Benliğin nasıl göstermeye başladığı” göstermeye nasıl başlayabiliriz? Bilincin bu “açıklayıcı çıkmazı” onu şematik, algoritmik veya herhangi bir anlamda teknik (şiirsel olmayan veya arketipik bir tanım) dile çevirmekteki beceriksizliğimiz, açıkça, deneyimin meraklı kendine-aidiyetinden, bilinçli farkındalığın çatlamış düşünümselliğinden kaynaklanmaktadır. Lacan 1949’daki ayna evresi (aynı zamanda Ecrits’deki ilk makalenin konusu olan) dersinde, öznelliğin düğümü ya da birleşme noktası olarak bu kesiği ya da çatlağı mercek altına almıştı. 

Lacan’ın gelişme üzerindeki bu çalışması elbette sadece Freud’dan değil, aynı zamanda geçen yüzyılın ilk on yılında Sorbonne’da ders veren Marksist psikanalist Henri Wallon’dan da fazlaca etkilenmişti. Wallon’un teorisi, (Piaget’nin teorisinde ortaya çıkamayan) gerileme olasılığını öne sürmesi sebebiyle Piaget’nin gelişim modelinden farklıydı. Wallon’a göre, bir çocuğun doğduğu andan itibaren (veya belki daha evvel) dürtüsel ve duygusal faktörler, içsel hisler ve filizlenen öznel bir farkındalık tarafından yansıtılan dış çevreden kaynaklı duygulanımsal etkiler halihazırda vardır. Bu faktörler, çocuk duygusal modları ve “mimik bozukluğunu” ayırt edene kadar pozitif ve yönlendirilmiş etkileşim tarafından çocuğun gerçekliğine hükmeder; çocuk dış uyaranları entegre eder, (daha önce baskın olan duygusal iç duyumlarının yerine) bunların gerçekliği yapılandırmasına izin verir. Bu ikinci aşama (Wallon’un duyu-motor ve izgüdüşümsel aşama dediği) zekanın iki farklı türünün ortaya çıkmasını destekler: Gerçek dünyanın manipülasyonundan ve çocuğun kendi bedeninden gelen uygulamalı zekâ ve yapı etkileşiminden (taklit, benimseme ve doğrulama) gelen söylemsel zekâ. Wallon’un (Lacan hakkındaki) görüşlerinin en önemli felsefi sonuçları gelişimin krizidir. Wallon, dağınık nedenselliğe, gelişimin (Hegelci anlamda) düzgün diyalektik sürecine vurgu yapar: Özne, bir eksik ile yapılanmıştır; gelişimin pozitif teorisi, tüm olası gelişim ve ilerlemenin altında yatan bozulmanın fazlaca gerçek krizi için bir bakıma, kritik bir çıkmaz, bir anti-sentezdir. 

Bu yüzden Lacan için ayna evresindeki kriz, aynadaki bir bakışla birleşen “parçalar ve parçacıklardan” oluşan önceki bedenin silinmesi değildir. (“Ah! Sonunda birleştirdim!”) Lacan’a göre bilinç bütünlüğünden kurtulmak, zaten yanlış bir algıdır ve sadece mevcut bir benlik yitimi riskini, gerçek bir bozulmanın ve bir adım ileri iki adım geri şeklindeki gerilemenin travmatik olasılığının altını çizer. Çocuk kendini bir “ben” olarak, dış dünyadan bağımsız tam bir varlık olarak görme arzusu taşır. Lacan için arzunun kendisi bir bütünlük arzusudur; yine de arzu boşluktur ve eksik parçadır. Arzu nesnesi -tamamlanmış kendilik- arzulanan nesneye olan mesafeyi koruyarak öz-yönelimli faaliyetimizi yapılandırır. Özne bu bölünmedir; nesne (imgesel bütünlüğün içindeki sembolik boşluk) arzudur. O halde Lacan, aynaya bakarken çocuğun yaşadığı “tanımanın” aslında yanlış bir tanıma olduğunu, bir eksikliği tanıdığını söyler: Bütünlük hissi, “parçalar ve parçacıklardan” ortaya çıkar. İki kat kendimizin dışında olmak: Kendimiz olmamız budur. Öyleyse aynaya baktığımızda, kendimizi farkına yanlış varışımızla bizden yabancılaşmış, doldurmak için sonsuza dek (imkânsız bir şekilde) kapatmaya çalıştığımız ve sonu olmayan şekilde, tamamlamanın fantezisini kurduğumuz bir boşluk tarafından yapılanmış bir benlik yaratırız. Lacan’ın kendisinden dinleyelim (Erdoğan Özmen’in çevirisinden*):

Gerçekten de bu eylem maymunda, imgeye hâkim olunarak boş bulunmasından sonra yitip gittiği halde, çocukta daha belirdiği an bir dizi davranışsal tepki yaratmaktadır. Tamamen oyun niteliğindeki bu davranışlarla çocuk, imgede varsayılan hareketlerle aynada yansıyan çevre arasındaki ve bu fiili (virtual) karmaşa ile onun aynada ikileştirmiş olduğu asıl gerçeklik yani, kendi bedeni, etrafındaki insanlar ve eşyalar arasındaki ilişkiyi deneyimlemektedir. 

“Bu olayın altı aylıktan itibaren meydana gelebileceği Baldwin’den beri biliniyor. Onun tekrarı, bizleri ayna önündeki bebeğin bu şaşırtıcı manzarası üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Henüz daha yürümeyi bile becerememiş, hattâ ayakta bile duramayan ancak bir insanın ya da yapay bir nesnenin (Fransa’da trotte-bebe, yürüteç dediğimiz) desteğiyle tutunabilen bebeğin, yine de sevinçli bir çaba içinde desteğinin engellemelerini aşıp, bedenin duruşunu az çok sarkmaya benzer bir tarzda sabitleyerek, imgenin bir anlık bir parçasını geri getirmeye, onu bakışı içinde tutmaya çalışması üzerinde düşünmeye. 

“Bana göre bu faaliyet, on sekiz aylık olana kadar teslim ettiğim yorumu korur. Bu yorum, şimdiye kadar hep problematik olmuş bir libidinal dinamizmi açığa vurur. Ayrıca insan dünyasının -paranoik bilgi üzerine görüşlerimle de uyuşan- ontolojik bir yapısını da gözler önüne serer. Ayna evresini, analizin bu terime kazandırdığı anlamda bir özdeşleşme olarak anlamalıyız. Özdeşleşme, yani öznede, bir imgeyi benimsediği zaman meydana gelen dönüşüm olarak. Analitik teoride antik bir terim olan imago’nun (2) kullanılmış olması da, yazgısının böylesi bir evre-etkisine doğru olduğunu yeterince göstermektedir.

Lacan için, tüm bilgiler paranoyaktır; çünkü doğrudan aldatma üzerine inşa edilmiştir ve bu yolla, gücünü cogitonun (3) yansıtıcı aksiyomatizminden (belirtkenliğinden) alan güçlerinin Kartezyen teorilerine karşı çıkar. Ayna evresini bir özdeşleşme olarak anladığından bunu söyleyebilir. Freudcu teoride özdeşleşme her zaman diğeriyle özdeşleşmektir, özellikle de birinin ideal imgesiyle. Bir imgenin varsayımı, çocuğun en erken anılarından gelen ideal bir zihinsel nesne olarak anlaşılmaktır ki burada kendimizi tanımlamaya gayret ettiğimiz bir ego idealine sahibizdir. Diğer bir deyişle, ego bir kurgudur (Nilüfer Kuyaş’ın çevirisinden**):

“Sözünü ettiğimiz biçim eğer alışılmış kalıplara sokulmak isteniyorsa, daha çok ideal-özne-ben olarak belirtilmeli ki aynı zamanda ikincil özdeşleşmelerin de kökeni olduğu anlaşılsın. Çünkü, bilindiği gibi, ideal-ben teriminin kapsamına ikincil özdeşleşmelerin cinsel güdüleri [libidoyu] normalleştirme işlevlerini de dahil ediyoruz. Fakat önemli olan nokta, bu biçimin o anda varlık bulan nesne-ben’i [benlik’i] toplumsal belirlenişinden çok önce saymaca bir süreklilik çizgisine yerleştirmesidir. Bu, bireyin sonradan hiçbir zaman tek başına indirgeyemeyeceği bir çizgidir. Daha doğrusu, öznenin kendi özgerçekliğiyle uyuşmazlığını özne-ben olarak çözmek için vardığı diyalektik sentezler ne kadar başarılı olursa olsun, bu benlik çizgisi öznenin oluşum eğrisiyle, tıpkı sonuşmazlardaki (asimptot’lardaki) gibi, hiçbir zaman tam birleşemez.”

Yapay zekâ uzmanlarının ilgisini çekecek bir deyim olan egonun faili sosyal belirleniminden hemen önce, indirgenemez bir kurgu olarak tanımlanır; bu, herhangi bir diyalektik sentez tarafından dünyadaki-varoluşla (Dasein’la) entegre edilemez. Yine de böyle bir çözüme yöneliriz ve bu, egonun bir titreşim gibi yayıldığı yırtıktır; kendimizle olan uyumsuzluğumuzu, yani kendimiz ve gerçekliğimiz arasındaki kırılmayı çözmeye çalıştığımız kesiktir. “Böyle bir kırılmayı modelleyebilir / simüle edebilir miyiz?” Anlamlı bir soru olsun ya da olmasın, buna biraz daha zaman ayırmalıyız.

Dipnotlar

(1) “Différance, kökensel mevcudiyetin ortadan kayboluşu hakikatin hem imkanı hem de imkansızlığıdır. ‘Aynı anda’, mevcut-var olanın (on) hakikati içerisinde, özdeşliği içerisinde, mevcudiyetinin özdeşliği içerisinde belirdiği, ortaya çıktığı anda ikiye bölündüğü anlamına gelir. (…) O, ancak olduğu gibi tekrar edilme imkanını kendine ekleyerek özdeş ve kendisiyle özdeş olabilir. Ve özdeşliği bu eklemeyle çöker, onu mevcut olarak sunan ek içine gizlenir” (Derrida, 2012: 125).

(2) İmago: Psikanalizde, çocuklukta oluşan birinin (genellikle ebeveynlerin) idealize edilmiş bir görüntüsü. (ç.n.)

(3) Cogito: “Cogito, ego sum”: “Düşünüyorum o halde varım” Descartes için, bu kendi varlığının, var oluşunun bilgisi açık ve seçik bir bilgidir; çünkü zihnine doğrudan doğruya verilmektedir ve ayrıca sınırı da bellidir; bu varoluş, onun düşünen varlığının, düşünen beninin varoluşudur; bedenselliği ile ve daha başka şeylerle hiçbir ilişkisi yoktur. (ç.n.) 

*Özmen, E. “Lacan, Ayna Evresi ve Marx” Birikim Dergisi Sayı 156, Birikim Yayınları, 2002.

**Lacan, J. “Özne ve Ben’in İşlevinin Oluşturucusu Olarak Ayna Evresi”, Çeviren: Nilüfer Kuyaş, Felsefe Yazıları 1, Yazko Yayınları, 1982.

©® Düşünbil (2020)

Yazan: Joseph Weissman
Çevirmen: Elif Arslan
Kaynak: Fractal Ontology*

*Fraktal Ontoloji: Fraktal, çoğunlukla kendine benzeme özelliği gösteren karmaşık geometrik şekillere verilen bir isim. Sonsuza dek ayrılmamacasına birbirinin içine gelmiş birbirini tekrarlayan şekillerdir. Doğanın kutsal mimarisi ve ritmik uyumudur. Fraktal Ontoloji; evrendeki bu geometrik uyumun varlıksal bütünlüğünü inceleyen bir felsefe dalıdır. (Metafiziğin en temel konusu olan Ontoloji yani Varlık Bilimi) (ç.n.)

Please complete the required fields.