Jürgen Habermas hem benliğinin hem de düşüncelerinin temeli olan kuvvetli sezgilerini etkileyen, çocukluk travmasının sebebi olan yırtık damağı hakkında sessiz kalmayı tercih eder. 11 Kasım 2004’te gerçekleşen Kyoto’daki anma konferansına yaşamına dair bilgi vermesi için davet edilen Habermas, yaptığı konuşmada “Kamusal alan ve politik kamusal alan, fikirlerimin biyografik temellerini oluşturan iki öğedir.” demiştir. Habermas, bu alanlara pek alışkın değildi. Daha çok okuyucularla, öğrencilerle ve dinleyicilerle iletişim kurmaya alışkın bir yazar, öğretmen ve entelektüel olarak bilinirdi.

Genellikle, Aristoteles veya Kant’ı incelerken, onlardan “sadece biyolojik gerçeklerle, doğum, yaşam ve ölüm şeklinde” bahsetmenin bizleri sınırlandırdığını doğrulamıştır. 70. doğum günü nedeniyle, öğrencileri kendisine konuşmasının da adını taşıyan bir Festschrift (1) hediye ettiler. Başlığın kötü bir seçim olmadığını düşünür: “mantıklı iletişim alışverişinin akılcı yeri olan ‘kamusal alanlar’ tüm hayatım boyunca beni ilgilendiren bir konudur.” “Kamusal alan”, “söylem” ve “akıl” gibi bu kavramsal üçlüler, aslında bir akademisyen olarak siyasi hayatıma da egemen olmuştur.”

Kendisini küçümseyerek ifade ettiği bu takıntısının biyografik bir kökeni olmalıydı.  Teorik ilgi alanlarıyla alakalı başından geçen dört anıyı seçmişti, ikisi çocukluk dönemine dayanıyordu. Bunlar sırasıyla; maruz kaldığı travmatik bir ameliyat deneyimi, sınıf arkadaşlarıyla iletişiminde yaşadığı problemler, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki durgunluğun o kuşağı derinden etkilemesi ve son olarak Habermas’ın savaş sonrası Alman toplum ve kültürünün özgürlüğünün tekrar tehlikeye düşmesiydi.

Habermas’ın bahsettiği çocukluk deneyimine dönersek, travmatik ameliyatı, çevresindekilere olan güvenine düzeltilemez bir zarar vermese de “bağımlılık ve kırılganlık” duygularını güçlendirdiğini söyler. Burada, Habermas’ın  “insanların fazla sosyal doğası” algısına dayanan İletişimsel Eylem Kuramı’nın ne kadar muhteşem olduğunu anlayabiliriz. Habermas, “Biz insanlar birbirimizden öğreniyoruz ve bu sadece kültürel olarak benzeşen bir ortamın kamusal alanında mümkündür,” diyor. Beş yaşındayken geçirdiği ikinci damak yarığı operasyonu, bir insanın diğer insanlara ne kadar güçlü bağlarla bağlı olduğuna dair farkındalığını arttırmış,  bu daha sonra  yetişkinliğinde Habermas’ı, insan aklının öznelerarası yapısına uygun olarak felsefi dil fikirlerini geliştirmiş ve kendisini hermenötik geleneği bir araştırmaya yönlendirmiştir. “İnsanın dünyadaki konumunun bu görüntüsü, bir kişinin diğerine olan köklü ve karşılıklı bağımlılığının sezgisel duygusunu ifade eder.”

Habermas, güzel bir yazısında, elde ettiği şeyin kumaşın yapısını ayırt etmek için öznelerarası ipliklerden dokunan bir eldiveni ters çevrilmiş olarak hayal edebileceğimiz bir öznellik görüntüsü olduğunu söyler. Her bireyin içinde sosyal dünyanın bir yansıması vardır çünkü konunun özü sosyalleştirilmiş bireyler tarafından öznel olarak paylaşılan şeyin nesnel anlamına kilitlenen içeriklerle doludur. Böylece, “büyüme sürecindeki bir çocuk, bilinçli olarak deneyimli bir yaşamın iç kısmını ancak iletişim ve etkileşimdeki diğer katılımcılar karşısında eşzamanlı dışsallaştırma oluşturabilir.” En kişisel duyguların ve en samimi uyarımların (tahriklerin) ifadelerinde bile, görünüşte özel bir bilinç, halkın kültürel ağı tarafından yüklendiği, sembolik olarak ifade edilen ve öznelerarası olarak paylaşılan kategoriler, düşünceler ve anlamlar ile şarj edilen elektrikle gelişir. Habermas’ın çocukken iletişim kurmakla alakalı yaşadığı sıkıntılar ona şunları öğretmiş: Dilsel iletişim sadece yanlış edinimde bireyler olarak var olamayacağımız  ortak bir tabaka olarak ortaya çıkar. Kendimizi hep dil öğesinde var ederiz. Sadece konuşanlar sessiz olabilir, bunun tek nedeniyse doğamız gereği birbirimize bağlı olduğumuz için yalnız hissedebiliriz.

Habermas’ın çocukluğundan kaynaklanan kişisel motifler elbette “insan zihninin öznelliğe dayalı oluşunun ve öznelliklerimizin sosyal çekirdeğinin yanı sıra iletişimsel yaşam biçimlerinin kırılganlığına ve sosyalleştirilmiş bireylerin ihtiyaç duyduğu gerçeğine gözlerini açmıştır. Ancak Habermas’ın yaşam tercihinin bir filozof ve eleştirel kuramcı olması için gerçek tabloyu değiştiren şey, durumu değiştiren şey, “yarı normal günlük hayatın”  “patolojik ve suçlu” bir rejimin içinde meydana geldiği yıkıcı farkıydı. Bu andan itibaren, Habermas, 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın Nazi geçmişinin fikir kalıntılarını anlamaya ve yüzleşmeye çalıştı. Şimdi Habermas ve onun jenerasyonu “uygarlığın parçalanmasıyla” karşı karşıya. Aslında, hepimiz Batı’nın ahlaki ve etik temelinin parçalanmasıyla yüzleşmek zorundayız. Artık bizler, T.S. Eliot’ın da söylediği gibi “içi boş insanlarız.”

Habermas, Martin Heidegger’in, Carl Schmitt’in , Ernst Junger’ın ve Arnold Gehlen’in fikirlerini günün soğuk ışıklarını aydınlatmıştır. “Her biri bir yandan hor görülen halk kitlelerini, otoriter bireyi, seçilmiş kişiyi, öteki kişiyi, boş konuşmayı, kamusal alanı ve sahte diye adlandırdıkları diğer her şeyi reddederek yaşadılar.” Onlar konuşma yerine sessizliği, eşitlik ve otonomi yerine emirlerin ve itaat zincirlerini vurguladılar. Bu bağlamda kendilerini genç muhafazakâr düşünürler olarak tanımladılar, bizi 1945’ten beri ileriye götüren demokratik dürtüden keskin biçimde uzaklaştırdılar. Habermas, Sosyal Araştırmalar için Frankfurt Enstitüsü’nde Adorno’nun araştırma asistanı olarak çalıştıktan sonra, Eleştirel Teori’nin demokrasiye yeni bir bakış açışı kazandırdığını açıkladı: “Mümkün olan her yerde, yalnız bir canlı ve söylemsel türde bir kamuoyu oluşumu, böyle bir sürecin motoru olarak işleyebilirdi.”

Çalışmalarındaki tüm görkemli temalar, bir entelektüel olarak, biçimlendirici günlerinde embriyonik formda mevcuttu. Onun uyanışı, tabiri caizse, basit etkileşimlerde “bir” kamusal alanın “genel olgusu”’nu algılamasını sağladı. Belirli bir sosyal alan (veya “öğrenme alanı”), yani “demokratik bir topluluğun siyasi kamusal alanı, vatandaşların özellikle entegrasyonunda önemli bir rol oynar.” Bunun nedeni: “kamuoyu ve irade oluşumu süreci, kırılgan bir kolektif kimlik biçimini yeniden üretme işlevi görebilir.”

Profesör Habermas otobiyografik konuşmasını akademisyenlerin de “katılımcı vatandaş” olduğunu doğrulayarak sonuçlandırır. 1950’lerde nükleer silahları protesto etmek için “Easter Marches’a  katılır. Almanya’nın Nazi geçmişi, birleşmesi ve Körfez Savaşı’nı ele alan kamusal tartışmalar yapar, 1960’ların öğrenci protesto hareketlerini halka açık olarak destekler. “Irak’ın işgalinden beri -uluslararası hukuka aykırı bir eylem- daha genel olarak ulus ötesi takımyıldızı ve Kantçı projenin kozmopolit bir düzen kurma projesinin geleceğiyle ilgileniyorum.” der. Bir entelektüeller olarak Habermas, kendisinin ve meslektaşlarının asla alaycı olamayacağını söyler.

(1) Festschrift: Akademide kıdemli hocalara, katkılarından dolayı yetiştirdiği öğrencileri ve diğer akademisyenler tarafından yazılan kitap. (ç.n.)

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Michael Welton
Çeviren: Zeynep Ecem Maden
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak:www.counterpunch.org

Please complete the required fields.