Thomas Pynchon‘a göre Hannah Arendt bir edebî entelektüeldi, yani “hem okuyan hem de düşünen” bir kişilikti. Sokrates gibi, Hannah Arendt de, düşündü ve düşüncelerin onu götürdüğü yere gitti. Arendt’in düşünce yapısı, onu birçok farklı yere götürdü, ama üzerine düşündüğü konulardan bazıları elbette daha da ilginçti. Bunlardan bir tanesi, kuşkusuz, insani değerlerin kaynağıydı. Arendt, ahlâki değerlerin insan ürünü olduğunu öne süren Nietzsche ve Marx‘la aynı fikirdeydi. Aydınlanma düşünürleri gibi, bu değerlerin bağımsız bir biçimde var olan doğru ve yanlış ilkelerince belirlenmediğine inanıyordu. Hem Nietzsche hem de Marx, Arendt’e göre tarihsel olarak daha eski düşünürler oldukları için ve kullandıkları dil Arendt’inkinden daha güçlü olduğu için (ve özellikle de erkek oldukları için), Arendt’in değerlerin nasıl ortaya çıktığına dair düşünceleri, hak ettiği karşılığı bulamamaktadır.

Arendt, en önemli kitabı olan İnsanlık Durumu‘nun büyük bir kısmında, üç farklı kategorik ayrıma odaklanmaktadır. Bu ayrımlar, varlık deneyimimizin insani değerleri oluşturma biçimimizi şekillendirdiğine dair olan düşüncelerini görmek açısından önemlidir. İlk ayrıma toplumsal/özel/politik ayrımı adını vermiştir. İkincisi ayrım, emek/iş/eylem ayrımıdır. Üçüncüsü de, yeryüzü/dünya ayrımıdır. Bu üç ayrımı doğru anlayabilmek için, Arendt’in insani değerler hakkındaki düşüncelerinin izini sürmek gerekiyor. En sondan başlamak daha iyi bir fikir.

Yeryüzü, insan varlığının fiziksel gerçekliğini yansıtırken; dünya ise, insan varlığının kolektif olarak inşa edilmiş, yoruma dayalı, eksik bir tahayyülünü temsil etmektedir. Etrafta dolaşırken her birimizin aklında bu tahayyül bulunmaktadır. Hem yeryüzü hem de dünya, bireysel varlığımızı deneyimlememize izin verir; aynı zamanda da, koordineli grupların ürettiklerinden faydalanmaktadır.

Emek, yeryüzünde yaşamımızı sürdürmemiz için gerekli olan beşeri faaliyetler döngüsünü simgelemektedir. Yiyecek, içecek, barınma ve sıhhat, hayatta kalabilmemiz açısından zaruri ihtiyaçlarımızdır. Bunun aksine iş ise, dünyayı inşa etme ve/veya sürdürme amaçlı kasti beşeri faaliyetlere işaret etmektedir. Örneğin, birileri “Babil” dediğinde aklınıza gelen şey, insan kuşaklarının kolektif olarak ortaya koyduklarının bir ürünüdür. Dünya “medeniyetlerini” başarılı biçimde inşa edip koruyanlara insan diyoruz. İş ile emek arasındaki ayrım, bir tarlayı sürmek ile arkeoloji yapmak arasındaki ayrımla aynıdır. Her ikisi de yavaş ilerleyen, fazla emek gerektiren işler olabilir, sıcağın altında erirken yapılıyor olabilir; ancak birisi vücudumuzu ayakta tutarken, diğeri de geçmişe dair tasavvurlarımızı şekillendirir. Son olarak ise Arendt, eylemi, ve emekten ayırmaktadır. Eylemler, herkesin görebileceği anlarda gerçekleştirilir ve Arendt’e göre, kişinin gerçekte kim olduğunu gösterir. Eylemler, ve emek gibi önceden planlanan çabalar değildir; kişi, önceden planlama lüksü olmaksızın bir şeyler yapmak zorunda olduğu için gerçekleştirilirler.

Arendt’e göre, bu üç faaliyet (emek, iş ve eylem) arasındaki ayrım, onların farklı türden insani değerlerle (toplumsal, özel ve siyasal) örtüştüğünü düşünmesine yol açmaktadır. İnsani değerlerin toplumsal kuşağında, emek gerektiren erdemli nitelikler en yüce değerlerdir. Benzer şekilde, özel, mükemmel işin en yüksek erdem olarak parladığı yerlere işaret eder. Kamusal kuşak ise, eylemlerin (yani kahramanlık, cesaret ve fedakârlık gibi) en yüce değerler olarak parladıkları kuşaktır. Arendt, birbiriyle yarış halindeki insan ahlaklarının arasındaki rekabeti üç sahneli bir sirk olarak kurgulamaktadır. Bu sirkte sahneler pek değişim göstermez, ancak hangi sahnenin ön planda olacağı tarihe ve şansa fazlasıyla bağlıdır.

Ön planda hangisinin bulunacağının değişkenliğini göstermek adına, Batı kültüründe emeğin değerinin yaşadığı dönüşüme işaret etmektedir Arendt. Arendt’e göre, emek sarf etmek, modern sanayi toplumlarının konuşmalarda en çok hürmet ettiği etkinliktir; çünkü sanayileşme, tüketimi başkalarına bağlı bir grup etkinliği haline getirmiştir. Eski Atina’da ise, emeğe bakış bunun tam tersiydi. Hayatta kalmak en temel kaygı olduğu için, Atinalılar emek sarf etmeyi değeri en düşük etkinlik olarak görüyordu, çünkü en az yüce olan şeydi o. Atinalılara göre emek sarf etmek öylesine aşağılık bir şeydi ki, en ayrıcalıklı olanlar, işleri kendi yapmamak için köle çalıştırıyordu. Arendt’in bu hikayeyi anlatma sebebi, Atina’daki kölelik için üzgün olduğunu dillendirmek ya da Amerika’nın emek saplantısını övmek değil, Batı düşüncesindeki insani değerler hiyerarşisinin tarihsel esnekliğini örneklerle göstermektir, zira bu hiyerarşi bir uçtan diğer uca savrulmuştur.

Arendt’in insani değerlere dair düşünceleri, bizi, hem kendimizi anlamaya, tevazuya, hem de amaçlılığa yönlendirmektedir. Değerler hiyerarşimizin geçici ve değişken olduğunu, bunun, kısmen, dünyaya yönelik tahayyülümüzün eksik ve gelecekteki varlığımıza dair gerçeklerin belirsiz olduğundan kaynaklandığını gösteriyor Arendt. Arendt’in düşünceleri, bizi, sahip olduğumuz değerleri, yaptığımız işleri ya da gerçekleştirdiğimiz eylemleri aslında olduklarından daha yüce görmemeye teşvik etmektedir. Bunu yapma sebebi, ümit verici bir başkaldırıyı dillendirmektir. Arendt’e göre, insanlığın yavaş yavaş, sabırla sergilediği çabalar (yani sanat yapmak, tarih öğretmek, ev inşa etmek, ürün yetiştirmek, mahkemelerde bireylerin haklarını korumak, doğru zamanda doğru sözlerle insanları harekete geçirmek gibi etkinlikler), kendi itibarımızı ve rahatımızı oluşturmamıza imkan tanıyarak, bize kendiliğinden böyle şeyler sunmayan bir dünyada gittikçe daha da önemli hale gelmektedir.


Yazar: Steven Maloney

Çeviren: Rafet Koca
Kaynak: OUP Blog 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.