Birkaç ay önce, Palm Springs’te bir arkadaşımla havuz kenarına oturduk. Sessiz çölün verdiği huşu içinde, 80’lerin ortalarından beri yıllardır görüp geçirdiğimiz büyük küçük demeden tüm canlı müzik anılarımızdan bahsettik: Prince, David Bowie, Guns’n Roses, Bruce Springsteen ve Yeah Yeahs Yeahs bunların bir kısmı. Fakat verdiğimiz karar şu oldu; My Bloody Valentine zirvedeki deneyimimizdi. Grup, söylenenlere göre, tüm zamanların en yüksek sesli grupları arasında, Black Sabbath veya Metallica’dan yüksek, fakat yine de Who’dan daha sakin. My Bloody Valentine’ın güzel, shoegaze* sesi, adeta görünmeyen iri kaya parçaları gibi sahnede ve kalabalığın üzerinde yuvarlanıyor.

Yakın bir zamanda performansına katıldığım Pharmakon bu türden bir şey değildi. Pharmakon, gerçek adıyla Margaret Chardiet, tınılara işkence eden ve ses mikseri, loop ve diğer muhtelif elektronikleri söküp çıkartan yalnız bir kadın ve üstelik mikrofona tiz bir sesle bağırıyor. Bana göre bu katiyen müzik değildi, daha çok fiziksel bir deneyimdi. San Francisco’nun Mission eyaletinde sanat ve teknolojiye adanmış bir alan olan Gray Area’daki performansının doruk noktasında, A/V kablosunu çıkarttı, kolunun ön kısmına bağladı, suratını çattı ve kulağa bir çöp tenekesine atılan bando takımı teçhizatı gibi gelen stakkato yaparak kolunu vücudunun her yerinde gezindirdi. Pharmakon duvarları titretti, zeminleri salladı ve nerde durursam durayım ya da oturursam oturayım, hoparlörünün titreşimlerinden etkilenen hava tarafından sallanıyordum.

musicMy Bloody Valentine ve Pharmakon müziğin ses şiddeti ve tuhaflığının sınırlarını test etse de, diğer sanatçılar müziği daha sessiz ve belki de daha bilimsel yollarla deneyimliyorlar. Geçtiğimiz yıl sanatçı Jeff Louviere ve Vanessa Brown tarafından piyasaya sürülen Resonantia, “cymatics” -ses dalgalarını fiziksel nesnelere çeviren taslaklar- olgusunu inceliyor (Jack White’ın “High Ball Stepper” müzik videosu bu olguya iyi bir örnek teşkil ediyor). Louviere her notanın sıvı içinde özel bir şekle sahip olduğu fikrini benimsemiş. Bu şekilleri araştırmak için, dizüstü bilgisayarındaki bir frekans üretecine, siyah mürekkep suyu ile dolu plastik bir vitrinin içine doğru çıkan hoparlörlü yenilenmiş bir ses yükselticiye ve bir gitar akord cihazına bağlı olan bir mekanizma hazırladı.

Louviere yükselticiyi üretecin frekansına bağlayarak suyu titreştirdi. Bunu yaparken, akordunu, 12 notanın her birinin -la, si, do’dan sol’a kadar, ilaveten 5 yarım nota- frekansını arak için kullandı. Louviere tuşlara basarken, Brown mekanizmanın üzerindeki bir merdivende bir elinde kamere ile suyu aydınlatıyordu. Akord aleti bir notayı gösterdiğinde – örneğin 220 hertz’i görmek la notasını oluşturan frekansa işaret demektir- Louviere ayar yapmayı kesiyordu. Her notanın kendine münhasır titreşimleri suda özgün desenlere neden olurken, Brown da bunları kamerası ile kaydetti. İkili, 12 notanın her birinin birer “portre”sini elde etmek için birlikte çalıştı.
Her birinde, Louviere ve Brown belirgin imajlar gördü: sol adeta bir şeytan gibiydi, do diyez Cennet Bahçesi’nde bir ağaçtı ve fa ise bir kurbağanın karnının alt kısmını andırıyordu. Eğer deneyi yinelerseniz, aynı dizaynla karşılaşacaksınız.

3823622_hinh_anh_not_nhac_tinhte_2
Louviere, “fikirler görülebilir ve görüntüler işitilebilir” düşüncelerinin daha da üstüne çıkarak, 12 sesten elde ettikleri desenleri Photo Sounder denen program ile tekrar sese dönüştürdü (Bu program sesleri, bir resmi yatay ve dikey ekseni boyunca görüntüleyen siyah ve beyaz değerlere devrediyor). 12 görüntüye programı uyguladıktan sonra, Louviere, 12 notanın görselinden doğan nihai ses düzeninde bir araya getirdiği, 12 oldukça başka, “tuhaf ve çok tiz” ses dosyaları elde etti.

Peki sol notası ve korkunç tablosu arasında gerçekten örtüşme var mı? Pek de olası değil. Fakat, notaların kişiliklerinin ve yüzyıllardır edinilmiş bir itibarlarının olduğu aşikar. This is Your Brain on Music kitabında Daniel J. Levitin’in belirttiğine göre, Ortaçağ Katolik Kilisesi Diabolus in musica2 diye adlandırılan güçlü ahenksizliği; “artırılmış dörtlü aralığı, yani triton olarak da bilinen do ile fa diyez arasını” çalmayı yasaklamıştı. A History of Key Characteristics in the Eighteenth and Early Nineteenth Centuries kitabında, müzikbilimci Rita Steblin sol majörün hiç de korkunç olmadığını ileri sürer; bilakis bu nota, “sakin ve giderilmiş tüm tutkular, gerçek dostluk ve sadık aşk adına tüm hassas minnettarlık”lar gibidir. Do majör “sade, basit” bir havaya sahiptir. Öte yandan, sol minör “huzursuzluk” çağrıştırır ve do minör de “kara sevdalı bir ruhun iç çekmesidir”.

Şimdi, bu notaların hepsini kendimiz için müşahede edebiliriz.

Yazar: Heather Sparks
Çevirmen: Müleyke Barutçu
Kaynak: Nautilus 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.