Felsefe, Antik Çağ’ın “diyalog” üzerine inşâ edilmiş geleneği dışarıda bırakıldığında (ki en başta konuşma hâlinde olan bu diyaloglar daha sonra metinlere dönüşmüştür, Sokrates diyaloglarlarında olduğu üzere), “metin” üzerinden yapılan ve “metin” üzerine kurgulanmış bir etkinliktir. Felsefe tarihinden bahsederken, aslında büyük bir “metin yığını”ndan bahsediyoruz demektir. Jacques Derrida “metnin dışında hiçbir şey yoktur” derken (en kaba ifade ile) felsefenin “metnin dışında” yapılamayacağını, felsefe yapmanın bir metne ya da bağlama tabî olmak anlamına geleceğini vurguluyordur. Fakat bahsi geçen metin yığınını anlamlı kılan şey, bu metinlerin göndergelerinin (dilsel olarak neye atıf yaptıklarının) yanısıra, çağları (çağın gelişmeleri; savaşlar, yıkımlar, kentlerin durumu, gelişmişlik seviyesi vb.), kültürel arka bahçeleri (coğrafya-zihnin tesirleri, tarihsel geçişteki yerleri vb.) ve birbirleriyle olan ilişkileridir. Felsefe, bin yıllar boyunca metin üzerine inşâ edilmiş, kurgulanmış bir etkinlik ise de, metnin kendisi üzerine araştırma yapmak, “metin” üzerine düşünmek ve düşünce sistemi geliştirmek, metinlerin birbirleriyle olan ilgi ve ilişkisi üzerine tartışma yürütmek, ancak yirminci asırda mümkün olacaktır. İşte bu tarihsel durumda, yirminci yüzyılda ilk kez Julia Kristeva tarafından metinlerarasılık teorisi ortaya koyulmuştur. Peki metinlerarasılık ne demektir ve nasıl bir işleyişe sahiptir? Metinlerarasılık kuramı anlamazdan evvel, Hermeneutik Döngü’den (1) bahsetmemiz elzemdir:

Hermeneutik Döngü ya da Hermeneutik Çıkmaz kabaca şöyle formüle edilebilir: Bir metni anlayabilmek için, o metnin yazarının diğer tüm metinlerini anlamamız, diğer tüm metinleri anlamamız içinse bahsi geçen o metni anlamamız gerekir. Parça-bütün (2) arasındaki bu “anlama” süreci sonsuz-döngüseldir ve bu döngüsellik nedeniyle de tam-anlayış mümkün değildir. Bir metin ve diğer tüm metinler arasında işleyen bu süreç, bir metin yazarı ve çağın diğer metin yazarları arasında da işleyebilir. Örnek vermek gerekirse; Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünü anlamak için, Nietzsche’nin bütün eserlerini, bütün eserlerini anlamak içinse Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü anlamamız; Nietzsche metinlerini anlamamız için, örneğin Arthur Schopenhauer metinlerini, Schopenhauer metinlerini anlamamız içinse Nietzsche metinlerini anlamamız gerekir. Bu döngüsel süreç, yirminci yüzyıl felsefesinde Hermeneutik Döngü olarak adlandırılır ve “anlam felsefesi”nin önemli bir kısmı bu döngü üzerine kurgulanmıştır.

Bu hâlde, bir metin yığını olarak bahsettiğimiz felsefe tarihini anlama işine girişmek için metinlerarası bir okumaya ihtiyacımız vardır. Metinlerarasılık kuramına göre, felsefe tarihinde hiçbir metin diğer metinlerden bağımsız ve müstakil değildir. Günümüzde sıkça yapılan bir hata olarak, çoğu kimse sadece Gilles Deleueze okuyarak Gilles Deleuze’ü anlayabileceğini umar; fakat bu nafile bir umuttur. Çünkü Deleuze’ü anlama işine girişmek için (girişmek diyorum çünkü tam-anlayış mümkün değildir), örneğin Baruch Spinoza metinleri ya da Lucretius metinlerine ihtiyacımız vardır. Ya da daha özelde, Deleuze’ün Pierre-Félix Guattari ile birlikte yazdığı Felsefe Nedir? metnini anlamak için, Kritik ve Klinik’i, Müzakereler’i, Proust ve Göstergeler’i ya da Gilles Deleuze’ün başkaca metinlerini anlamaya ihtiyacımız vardır. Deleuze belki uç bir örnek olabilir: Çok daha yanılgıya düşüren bir örnek vermek gerekirse, Franz Kafka’nın Dönüşüm’ünü okuyup anladığını iddia eden kişi sayısı oldukça fazladır. Ama Dönüşüm’ü anlama çabası yalnızca Dönüşüm metnine bağlı kalarak yapılacak bir iş değildir. Öncelikle Franz Kafka’nın diğer metinlerine, söz gelimi Dava’ya, Şato’ya ve diğerlerine ilişmeksizin Dönüşüm’ü anlama işi yalnızca bir yanılsamadır. Örneklerden hareketle özetlersek; bir metnin anlamını kurmak için, diğer metinlerden bir “kurmaca” yardımı almak elzemdir ve bu yardımın teorik karşılığı da metinlerarasılıktır.

Sonuç olarak, iyi bir felsefe okuru için bağımsız ve müstakil bir metin söz konusu bile değildir, metnin anlamının (ve bağlamının) kurulumu ancak diğer metinlerin o metin üzerindeki –dolaylı ya da dolaysız– tesiriyle mümkündür. Felsefe tarihini –bir Antik Grek göndermesiyle– “birlik içinde çokluk” olarak görmek mümkündür; tüm bu “metin yığını” tek bir metinmiş gibi düşünülebilir ve anlama süreci de buradan başlatılabilir. Yine de bu kavrayışı edindikten sonra dahi Hermeneutik Döngü’nün içinde ormanını kaybetmiş bir ağaç gibi dönüp durmayı göze almak oldukça mühimdir, çünkü ne kadar metinlerarası bir okuma yapılırsa yapılsın, döngüsel süreçte “anlam”ın neresinde durduğumuzun keşfi pek de mümkün değildir.

Notlar: 
(1) Hermeneutik ya da yorumbilim, etimolojik olarak Grek mitolojisinde tanrılar ve insanlar arasındaki iletişimi sağlayan Hermes’ten gelmekte. İlk olarak dinî metinlerin yorumlanması için kullanılan Hermeneutik, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren felsefî alanda da kullanılıyor ve “yorum”, “anlam” gibi dil felsefesi konularını içeriyor.
(2) Aynı süreç, metinlerarası işleyebildiği gibi, bir metnin içindeki parçalarla da işleyebilir. Örneğin, bir tümceyi anlamak için bütün metnin anlaşılması, bütün metnin anlaşılması için de o tümcenin anlaşılması gerekmektedir.

Yararlı Okumalar:
Doğan Özlem, Metinlerle Hermeneutik Dersleri, Notos Kitap.
Wilhelm Dilthey, Hermeneutik ve Tin Bilimleri, Notos Kitap (Çev. Doğan Özlem).

Yazar: Hamza Celâleddin Okumuş

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.