Birkaç sene önce, 1945’te Mısır’ın Nil Nehri kıyısındaki Luxor şehrinin 120-130 kilometre kuzeyindeki Nag Hammadi şehrinde, bir kavanoza mühürlenmiş halde bulunmuş olan eski bir bilgi hazinesine rastladım. Nag Hammadi Kütüphanesi veya Yazıları olarak da bilinen belgeler sayesinde yapbozun geri kalan ana parçaları ortaya çıktı ve böylece uzun sürede ulaştığım sonuçlar doğrulanmış oldu.

Nag Hammadi bulguları 13 adet deri ciltli papirüs kodeksi (el yazması) ve Gnostikler tarafından Kıpti dilinde yazılmış 50’den fazla metni içeriyor. Gnostikler ırksal bir gruptan ziyade, gerçeği Gnostisizm öğretileri ışığında gören bir topluluktu. Gnostisizm, eski Yunanca’da “ruhsal bilgi”, “gerçeğin farkındalığı” ve “gizli bilgi” anlamına gelen “gnosis” teriminden türetilmiş olup “Gnostik” kelimesi  “öğrenilmiş” anlamına gelir. Gnostik inancına göre ruhsal aydınlanma veya “kurtuluş” yalnızca zihni ve ruhun (Ebedi Öz) sınırlarını aşan bir farkındalık geliştirmekle mümkün olabilir. Günümüz dünyasına hakim olan ve sanki bir bilgi cennetiymişçesine övülen anlayış aslında son derece ilkel bir farkındalık içeriyor ve cehaletin dışa vurumundan ibaret.

Gnostikler varlığını bir çok farklı bölgede sürdürüyordu ve kendi inanç sisteminin temelleri tarafından alaşağı edilme korkusuyla yüz yüze olan Roma Kilisesinin hedefi halindeydiler. Roma Kilisesinin mutlak güce sahip ve sorgusuz tapılması gereken Tanrısını kötülüğün kaynağı olarak görüyor, ve bu kötülüğün materyal dünyayı, yani dijital bir gerçeklik simülasyonunu yarattığına inanıyorlardı. Gnostikler, psikoaktif kimyasalların yardımıyla görü alabiliyor, böylece maddenin yarattığı illüzyonun ötesine erişebiliyorlardı.

Muhteşem bir antik bilgi ve tarih koleksiyonuna ev sahipliği yapan İskenderiye Kütüphanesi’ne Gnostik düşünce hakimdi. Asur, Yunanistan, İran, Hindistan ve Mısır gibi bir çok farklı bölgeden toplanmış, tahmini olarak yarım milyonu aşkın parşömen, el yazması ve belgeyi bünyesinde barındırmaktadır. Gelişmiş farkındalığa sahip birçok düşünür gibi  bu açık fikirlilik vahası tarafından cezbedilen Hypatia (350-415), Atina’da eğitim görmüş bir matematikçi, astronom ve filizoftur. Aynı zamanda, Yunan filozoflar Platon ve Aristoteles’in eserlerini öğrettiği İskenderiye Platon Akademisi’nin başıydı. Hypatia’nın açık fikirliliğini en iyi şekilde kanıtlayan sözlerinden biri:

“Düşünme hakkınıza sahip çıkın, çünkü yanlış düşünmek bile hiç düşünmemekten daha iyidir.”

Bilim tarafından keşfedilmeden binlerce yıl önce, evrenin gerçekliği hakkındaki bir çok görüşe özgür düşünce yoluyla ulaşılıyordu. Örneğin Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü, Polonyalı matematikçi ve astronom Nikolas Kopernik tarafından keşfedilmeden 2000 yıl öncesinde bilinen bir gerçekti.

Şüphesiz Gnostikler ve birçok diğer açık fikirli düşünür keşif arayışlarında türlü engelle karşılaşmasaydı insanlık çok daha aydınlanmış bir seviyede olurdu. Ancak bu pek de mümkün değildi. Özgür, sansürsüz ve pervasız bilgi arayışı zorba Roma Kilisesini rahatsız ediyordu ve 415 (MS)’te İskenderiye Patriği Cyril liderliğindeki kilise yanlısı bir grup, İskenderiye Kütüphanesini yerle bir ederek Hypatia’nın ölümüne yol açtı. Kütüphanedeki eserlerin çoğu yangın ve hırsızlıkta kaybolurken kurtarılan eserler bugün Vatikan Gizli Arşivleri’nde tutulmakta. Saldırının ardından Cyril, birçok diğer Roma Kilisesi katili gibi aziz ilan edildi. Hypatia’nın ölüm zamanı ise Nag Hammadi yazmalarının tahmini yaşıyla uyuşuyor.

Nag Hammadi yazmalarının 350-400 (MS) yılları arasında yazıldığına inanılsa da, yazmaların 120-150 (MS) yıllarında yazılmış daha eski Yunanca versiyonların kopyası olması olasılıklar dahilinde. İskenderiye Gnostiklerine yapılan saldırıdan yüzyıllar sonra Güney Fransa’daki Gnostik Katharlar aleyhinde mücadele başlatılmış, 1244’te Montségur Kalesi’nin kuşatılmasının ardından Gnostik Katharlar kazığa bağlanarak yakılmıştır.

Gnostik bilgileri, haklı sebeplerden dolayı Roma Kilisesini her zaman ürkütmüştür. Gnostik inancının ayrıntıları Roma Kilisesinin eforları sonucu kaybolmuş olsa da, Nag Hammadi Yazmalarının bulunuşu durumu tamamen değiştirdi. Bu belgelerle ilgili en can alıcı nokta, çok uzun süredir gizlenmiş olduklarından diğer dini belgeler gibi zamanın otoriteleri tarafından müdahaleye uğramamış olmaları.

Gnostik İnancında Var Olan Her Şey

Nag Hammadi belgeleri, kilisenin Gnostiklerin dünyayı açıklayan öğretileri karşısında neden tedirgin olduğunu ortaya çıkarıyor. Yazmalarda anlatılan konseptleri ve temelleri okumadan çok öncesinde anlamış olmak beni çok şaşırttı. Gnostikler ‘İlah’ (Sonsuz Farkındalık, Evrensel İhtimaller ve Potansiyel) hakkında yazıyor, zihin ve ruh (Ebedi Öz) arasındaki farkı ortaya koyuyor. Nag Hammadi Bruce Kodeksi’nde bulunan başlıksız bir metinde, ‘Bütünlük’ (evrensel farkındalık, var olan her şey) ‘İlah’ın bünyesinde barınır yazmaktadır:

O asla anlaşılamaz, ancak her şeyi anlayan odur. Her şeyi kendisine kabul eder. Ve hiçbir şey onun dışında var olamaz. Her şey, onun bünyesinde var olur. Ve o her şeye sınır olur, çünkü o her şeyi çevreler, ve her şey onun içindedir. O ebediyetin İlahıdır, çünkü ebediyetten önce de var olmuştur. Onun dışında var olabilecek hiçbir yer yoktur.

Bu benim tabirimle Var Olan Her Şey veya kendi içinde Sonsuz Farkındalık-her şeyi harekete geçiren güç. Sonsuz, bir enerji formundan ziyade saf farkındalık ve olma halidir. Enerji, onun imgeleminden gelir. Gnostiklerin bu konsepti insanlar için sembolize ederken Baba kelimesini kullanması son derece yerindeydi, ancak bilgisayarlar ve kuantum fiziğinin hakim olduğu bu çağda daha modern analojiler kullanılabilir. İlah sembolizmi kilise ve İncil tarafından benimsendi ve ‘o’ bir tahtın üzerinde oturan bir adama dönüştürüldü. ‘Ebediyet’ kelimesi günümüzde uzun bir zaman dilimi olarak algılansa da Gnostikler için algılama, gerçeklik ve potansiyel anlamına gelmekteydi. Sözlükler ebediyeti ‘sonsuzluktan doğan bir güç; tanrının yüceliğinin evresi’ olarak tanımlar. Gnostik metinlerinde ‘Üstsel Ebediyet’ ve ‘Alt Ebediyet’ten farklı terimler olarak bahsedilir ve ikisini ayıran bir perde olduğu söylenir. Üstsel Ebediyet’in ‘Birlik’-Var Olan Her Şey’den doğduğu söylenir ve Yaratıcının birliğini ifade eden iç içe geçmiş daireler şeklinde sembolize edilir. Üstsel Ebediyet’in ayrılığı ve algısı yoktur. Üstsel Ebediyet Gnsotikler tarafından ‘Sessizlik’, ‘durgun Sessizlik’, ‘yaşayan Sessizlik’ ve ‘Akışkan Işık’ sahibi olarak tanımlanır. Bu, günlük hayatta deneyimlediğimiz ışıktan daha derin bir anlam taşır. Akışkanlığın temsil ettiği su ise metinlerde çoğunlukla Birliğin Üstsel Ebediyet alemini sembolize etmek için kullanılır: ‘…maddenin üzerindeki sular’ ve ‘…Yaşayan Sulardaki Ebediyet’. Üstsel Ebediyet zaman ve uzaydan bağımsız bir gerçekliktir (oluş hali). Yazmalarda bulunan bir metinde belirtildiği gibi “Doğuş sınırsız ve ölçülemez olduğundan” Üstsel Ebediyet zaman ve uzaya bağımlı olamayacağı gibi saf bilinç ve farkındalıktan oluşur. Aynı zamanda Pleroma veya İlah’ın doğuşundaki ‘bütünlük’, ‘bolluk’ ve ‘mükemmellik’ olarak da tanımlanır. Nag Hammadi Mutlak Hakikat metinlerinde, “Bu sebeple, İlah’ın tüm doğuşları ‘pleroma’dır ve tüm doğuşların kökü, onları kendinde büyütenin içinde barınır.” denir. Üstsel Ebediyet aynı zamanda “Hazine Evi”, ve “Kralsız Diyar” olarak tanımlanır. Tripartite Tractate isimli metin der ki,

Var olanın (İlah) varlığından doğan Bütünlük, bir ayrılık sonucunda değil, yaratanından özgür kalarak oluşmuştur. Yaratılış bir yayılma evresidir, çünkü İlah sevdiklerinin üzerinde var olur; böylece ondan var olmuş olanlar, onun gibi olabilir.

Sonsuz Farkındalık tarafından yaratılanlar zihnin dışa vurumları olarak sembolize edilebilir ancak ben ‘yaratıcı hayal gücü’ terimini tercih ediyorum. Bu terim, Gnostikler tarafından Üstsel Ebediyet olarak tanımlanan Sonsuz Hayal Gücü, Tüm Varlık ve Tüm Potansiyel’i tarif ediyor. Gnostikler, Üstsel Ebediyet’i ‘İlah’ ve Zihin’i ‘Ana’ olarak sembolize etmiş, ve ikisinin etkileşimi sonucu Oğul olarak tanımladıkları üçüncü bir gücün ortaya çıktığını söylemişlerdir.

Apocryphon of John (John’un ‘Gizli Metni’) başlıklı metinde şu konseptten bahsedilmiştir:

O’nu çevreleyen ışığında, yaşam suyunun pınarında, kendine bakar (yansımasını görür). Ve yine O, Ruh pınarında gördüğü kendi resmine dalıp gider. O tüm niyetini kendisini çevreleyen saf ışık suyunda barındırır.

Ve O’nun düşüncesi bir eylemde bulundu ve Ana ortaya çıktı; O’nun ışığının parıltısında önünde belirdi. Ana, O’nun düşüncelerinden doğdu; ilk düşünceydi; O’nun suretiydi.

Böylece Sonsuz Farkındalık’dan ve onun eklentileri olan yaratımlardan bizim tabirimizle ‘Yaratılış’ ortaya çıktı. Gnostik metinlerde, Sonsuz Farkındalık’ın yaratımlarını adlandırmanın onları nasıl gerçek hale getirdiği açıklanıyor:

Tüm uzay boşluğu O’nun yayılmasıdır. O’ndan geldiğini bilir, tıpkı çocukların olgun bir adamdan geldiği gibi. Henüz bir forma ve bir isme kavuşmamış olduğunu bilir (İlah’ın yarattıkları)

Oysa İlah kusursuzdur, içindeki tüm boşluğu bildiğinden. Eğer isterse, istediğini gerçek kılabilir ona bir form ve isim vererek. Ve O isim vererek var olacakları var eder.

Üstsel Ebediyet, nihai ‘Yaratıcı’nın, ya da yaratıcı güç/hayal gücünün alemidir ve bir soruyu zorunlu kılar: Eğer durum buysa, neden bizim gerçekliğimizdeki çoğu için hayat bu kadar tatsız, hatta dehşete düşürücü? Bunun bir cevabı var.

Yazan: David Icke
Çeviren: Göksu Nur Kayacılar
Kaynak: ancient-origins

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.


Önceki İçerikVaroluşun anlamı
Sonraki İçerikOlgu ve değer bağlamında bedenin cinsiyetsizliği
1998 yılında, budist, dağcı ve coğrafyacı bir çiftin çocuğu olarak doğdum. Niğde Aladağlar’da doğa, bilim ve felsefeyle harmanlanarak geçirdiğim çocukluk yıllarımdan sonra, zihnimin kaçınılmaz bir uğraşı haline gelmiş olan evreni anlama tutkumu eyleme dökmek üzere İstanbul’a yerleştim ve Kadıköy Anadolu Lisesi’nde okudum. Şu an Bilkent Üniversitesi Fizik bölümünde okumaktayım. Bir çok tutkulu fizikçide rastlanmayan bir şekilde, evreni anlamanın beraberinde ruhu da anlamayı getirdiğine inanıyorum. Zihnimin en büyük zevkleri, Fizik yasaları ve felsefe arasında çok da üzerinde durulmayan bağları fark etmek, üzerine beynim patlayana kadar düşünmek ve yazmak. Bilim ve felsefe tutkum dışında hayatın deviniminde akıp giden öylesine biriyim