2) İstisna Erkek

Örnek Filmler:  Zodiac, The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler), bütün Bond filmleri, erkekler tarafından işlenip çözülmemiş cinayetleri konu eden hemen hemen her film ve son 10 yılın neredeyse bütün süper kahraman filmleri

Lacanyen sinema klişelerinin ikincisi için Lacan’ın 20.seminerde bahsettiği sexuation (‘cinsiyetleme’) tablosuna başvuracağız:

 

 

 

 

Lacan, seminerinde bu tabloyu tahtaya çizdikten hemen sonra dinleyicisine şöyle bir uyarıda bulunmuştu: “Şimdi tahtaya çizdiğim formül size her şeyi bildiğinizi düşündürtebilir. Böyle düşünmeyin.” (Seminar XX, s.78) Sözüm o ki, Lacancılar bu formülleri abartmaya eğilimli olabiliyorlar, biz Lacan’ın uyarısını da dikkate alarak tablonun erkekleri ele alan sol üst köşesine sadece bir göz atacağız:


 

 

 

Kırmızı kutucuktaki formülleri çevirelim: Birinci önerme ‘Fallik fonksiyonun öznesi olmayan bir özne vardır’ der, altında ise buna karşıt olarak ‘Bütün özneler fallik fonksiyonun öznesidir’ önermesi bulunur. Lacan’ın bakış açısını anlayabilmek için Lacanyen jargona hızlıca bir göz atmalıyız. ‘Fallik fonksiyon’ ile kastedilen, kısıtlanmış hazzın özel bir durumudur veya Lacan’ın dediği gibi ‘küçük haz’dır. ‘Fallik’ haz ‘kastre edilmiş’ hazdır, çünkü Lacanyen terminolojide ‘fallus’ erkek organının mitik gücüne işaret ederken, onun eksikliği fikrini de içermektedir. Lacan’a göre erkeği eksiksiz hazdan (bu haz cinsel veya başka türlü olabilir) mahrum bırakan bir şey vardır. Bu sınırlayıcıya sembolik kastrasyon denir. Kastrasyonu gerçekleştiren Baba-nın-Adı’dır ya da daha açık olmak gerekirse, Baba-nın-Adı’nın Anne-nin-arzusu’nun yerine geçirilmesidir, Lacan bu yer değişimine paternal metafor adını da verir.

 Tabloda da açıklandığı gibi bu durum bütün erkekler için geçerlidir:

 

Birisi dışında, çünkü Lacan bu sınırlamanın öznesi olmayan bir öznenin de var olduğunu söylemektedir.

 

Bundan kaçan biri vardır, bir istisna.

Lacan bu fikri Totem ve Tabudan (birinci klişeyi incelerken Baba’nın Yokluğu ve Man of Steel konusunda kısaca değinmiştik) üretmiştir. İstisnai özne, ilkel göçebe toplumdaki mitik baba figürüdür. Bu kişinin klandaki bütün kadınlara erişimi vardır ve tabii sınırlandırılmamış eksiksiz hazza da ulaşabilir konumdadır. Lacan, formülü açıklarken üst satırı “Baba’nın işlevi” olarak nitelendirir (Seminar XX, s.79). İşlev şöyledir; ‘istisnai baba’ gerçek bir kişi olarak babaya işaret etmez,  hatta gerçekten var olan kimseye işaret etmez; sadece böyle bir öznenin varlığının biçimsel olasılığına işaret eder.

Ve bütün diğer erkekler arasında,  gerçekten güçlü ve karşı konulamaz cazibenin kaynağı olan kişi işte tam olarak böyle bir öznedir. Bu özne, sinematik klişelerde ‘istisna erkeği’ temsil eden karakterler yoluyla karşımıza çıkar.

Bu klişenin bütün örnekleri hukukun dışında -hatta üstünde- olan kimseleri ele alır. ‘Fallik fonksiyonun öznesi olmayan bir özne vardır’ olarak çevirdiğimiz Lacan’ın formülünün ilk satırı da aynen böyle bir erkeği konu edinmektedir, diğer erkeklerle aynı kurallara tabi olmayan bir erkek söz konusudur burada. Suç filmlerinde bu karakter gerçekten de hukukun üstünde bir konumdadır, hukukun ulaşamadığı, hukukun öznesi olmayan ve kendi kurallarını belirleyen bir kişidir. Çözülmemiş cinayetleri ele alan ya da kurgu olan suç filmlerinin ana temalarından biri ‘ceza almayan adam’dır.  Bu filmler yakalanmaktan kaçan bir takım karakterler için ‘istisna erkek’ kavramını kurmuş olurlar. Hollywood, bunun erkek izleyici üzerindeki gücünün farkındadır. İki örnekle başlayalım:

 

Tahminen başka erkekler tarafından işlenip asla çözülememiş olan suçların yarattığı erkek çekiciliği, çok geniş bir alanda etkilidir aslında – mesela  Zodiac katili, ya da çekiciliğini asla kaybetmeyen Jack the Ripper efsanesi ve bunun Hollywood’daki sayısız tekrarı… Hitchcock’un 1926daki The Lodger’ından  Johnny Depp’in 2001deki From Hell’ine ve sürüyle televizyon dizisine kadar bir sürü örnek verilebilir. Seyircinin bu tema karşısında büyülenişini kadın düşmanlığına bağlamak yerine (bu öğenin varlığı da olasıdır çünkü) bu yapımlara konu olan karakterlerin bu kadar yankı bulmasının sebebini bir kimliğe sahip olmayışlarıyla bağdaştırabiliriz. Dikkat ederseniz Jack the Ripper gibi bir karakterin ne bir yüzü, ne bir adı ne de gerçek bir kimliği vardır. Tamamıyla biçimsel bir karakterdir, aynı Totem ve Tabudaki mit gibi ve Lacan’ın formülünün erkek kısmında olduğu gibi.

Bir adım daha ileriye gidelim, filmlerde bu lacanyen klişenin özneleriyle karşılaştığımızda, karakterin hiçbir zaman tamamen  ‘kısıtlanmamış’ (veya Lacan jargonuyla ‘kastre edilmemiş’) olmadığını görürüz.  İşte Lacan’ın erkek formülü de erkeğin ‘bütün erkekler’ (alttaki formül) ve ‘istisna erkek’ (üsteki formül) konumları arasında gidip geldiğini ima etmektedir.

Erkeğin pozisyonunu karakterize eden bu gidip gelişi konu eden birçok film vardır. Bu durum James Bond serisinin sonu gelmeyen popülaritesini de açıklayabilir – Bond bir erkektir (süper kahraman değildir, ölümlü bir insandır) ama aynı zamanda diğer erkekler gibi de değildir (Bond, filmlerin hepsinde istediği bütün kadınları elde etme ayrıcalığına sahiptir, dolayısıyla Freudyen ilkel-baba figürünü temsil eder konumdadır). Fakat son versiyonlarda Bond karakterinin zayıflıklarının da altının çizilmesi rağbet görmüş, hatta moda olmuştur. Serinin son filmi Skyfall’da  Bond’un en dibe çökmüş hali de gösterilir; alkole ve ağrı kesicilere bağımlı, eski hayatına dönebilmek için çırpınır bir halde görürüz onu. Birkaç sene öncesinden Die Another Day’de ise onu MI5 tarafından Kuzey Vietnam’da bir zindana terk edilmiş, kendini ve servis ettiği kurumu sorgularken görürüz.

Aynı şekilde, 2000’den beri sinemalara egemen olmuş bütün süper kahraman filmlerinde, süper kahramanın gücünün her şeye yetmediğini görürüz, zaman zaman karakterin (ayrıca bu karakter her zaman erkektir) insani zayıflıklarını da gözler önüne serilir. Birinci klişedeki gibi bu duruma da Superman’i örnek verebiliriz: Lacan’ın erkek formülündeki çelişki vücut bulmaktadır – diğer erkekler gibi olan (Bütün özneler fallik fonksiyonun öznesidir) ama aynı zamanda diğer erkekler gibi olmayan (Fallik fonksiyonun öznesi olmayan bir özne vardır) bir karakter söz konusudur.

Ayrıca, 2000den beri çıkan bu filmlerin hepsinde normal bir erkeğin, normal bir erkekten daha üstün bir şey olup yine de sadece bir erkek olan bir şeye dönüşümü gözlemlenir. Sonuç olarak bu karakterler,  Lacan formülünün işaret ettiği ‘bütün erkekler’ ve ‘istisnai erkek’ arasındaki sallanışın somut örnekleridirler.  Son Batman filmlerinde (Dark Knight Trilogy) kahramanın psikolojisini istemsizce belli etmesi yalnızca karaktere derinlik kazandırmak için değildir. Bu durum, kahramanın ‘istisna erkek’ olmasına rağmen diğer erkeklerle aynı kastrasyon yasalarına tabi olduğunu da göstermektedir. Daha da geniş bir açıdan bakarsak, bu örneklerin Katolikliğin Kutsal Üçlemesiyle aynı ontolojik kimlik sorununu paylaştıkları söylenebilir – Tanrı nasıl hem tanrı (ilahi, kısıtlanmamış) hem de insan (İsa) olabilir? Nasıl bir kahraman hem bir erkek, hem de bir erkekten daha fazlası olabilir?

Peki ya kadınlar? Hangi filmde bir kadının, normal bir kadından daha üstün bir şey olup yine de aynı zamanda sadece bir kadın olan bir şeye dönüşümü işlenir?  Bu filmlerin yokluğu veya var olan bir kaçının da çok fazla başarı yakalayamaması Lacan’ın fikrini doğrular niteliktedir. Lacan özellikle erkeklerle ilgili olan bir fikirle ilgileniyor gibi gözüküyor olabilir. Fakat bu noktada tablonun sağ tarafına bakmalıyız: Burada “o” kadın yoktur ve tablonun bu kısmı, tamamen farklı bir cinsle ilgili olarak, bambaşka bir mantıkla ele alınmalıdır.

Tabii bu tablonun kadınlardan çok ataerkillik üzerine olup olmadığı daha kapsamlı bir soru olur. Lacan’ın formülü toplumsal cinsiyetleri güçlendiriyor mu, yoksa biyolojik/toplumsal cinsiyet kavramları hakkında daha özgün bir şeyler mi söylemeye çalışıyor?  Aslında Lacan, kurduğu “sexuation” terimini (‘cinsiyetleme’) kullanarak bize ataerkillik tuzağına düşmememiz için yeterli sebep veriyor. Bu makalede erkek klişesini işlemiş olsak da, Lacan kadını kendi feminenliği içinde ele alır, sadece bir erkek klişesi olarak değil.

Bu formülleri herkes sevmez. Bazı Lacancılar bunların aşırı kullanıldıklarını ve sıkıcı hale geldiklerini düşünürler. Lacancı olmayanlar ise formüllerin çelişik anlamlarından yakınır veya onları aşırı esasçı bulurlar. İkisi de düşünmeye değer bakış açıları. Fakat Hollywood’un, erkek izleyicinin bu formüllerin vücut buluşunu izlemekten hoşlandığı gerçeğiyle hareket etmesi ve bu klişenin sinemada tekrar tekrar vücut buluşu Lacan’ın söz konusu formüllerle önemli bir noktaya değindiği doğruluyor.

Yazar: Owen Hewitson
Çeviren: Melisa Yağmur SAYDI
Kaynak: lacanonline.com

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.