Her gün, ikinci bir dil öğrenmenin neden bu kadar zor olduğu ve üstesinden nasıl gelinebileceği hakkında sorular geliyor. Hatta bir gün, dersten sonra bir öğrenci yanıma gelip annesinin daha iyi İngilizce konuşabilmek için ne yapması gerektiğini sordu. Belki size veya bir yakınınıza göre de dil öğrenmek gerçekten zordur.

Peki ama neden bu kadar zor?

Bir sürü farklı açıklama var. Bazıları biyolojiyle alakalı. Bazıları ise dil bilgisinin zorluğu hakkında. Amerika’daki öğrenciler, lise son sınıfta hala İngilizce dersi alıyorlar. Eğer dil öğrenmek kolay olsaydı, kimse uzun yıllar boyunca ana dili üzerine dersler almak zorunda olmazdı.

Gelin, biz biraz daha farklı bir yaklaşımda bulunalım. İkinci bir dil öğrenmeyi nelerin zorlaştırdığını değil de, nelerin kolaylaştırdığını düşünelim.

Yabancı dil öğrenme konusunda başarılı olan bir grup, farklı dilde yazabilen kişilerden oluşuyor. Polonya kökenli Joseph Konrad, Karanlığın Yüreği adlı kitabını İngilizce yazdı –ki söz konusu bu dili konuşmak olduğunda bozuk bir aksanı vardı. Kendisi, aksanına rağmen, en başarılı İngiliz yazarlardan biri olarak kabul ediliyor. Daha da şaşırtıcı yanı ise; İngilizce onun üçüncü diliydi! İngiltere’ye yerleşmeden önce Fransa’da yaşıyordu ve Fransızca’da oldukça güzel bir aksana sahip olduğu söyleniyor. Yani şöyle de diyebiliriz ki, Conrad’a başarıyı getiren çok da mükemmel konuşamadığı bir dildi.

İngilizce’nin edebi dil olarak kullanımı son yıllarda bir hayli popüler hale geldi. William Grimes, New York Times’daki bir yazısında, son dönem yazarların, yabancı dillere karşı edebi bir yaklaşımda bulunduklarını anlatıyor. Grimm, dil öğrenmenin özü konusunu ele alan ilk örnek sayılan, Francesca Marciano’nun The Other Language (Diğer Dil) isimli eserinden de alıntılarda bulunuyor. Hikayede, bir İngiliz’e aşık olan genç kızın sevgisinin zamanla, İngiliz diline duyulan bir hayranlığa dönüşümü anlatılıyor. İşin ilginç yanı, aynen bu hikayede olduğu gibi, birçok yazar da yine aynı sebepten dolayı farklı dillerde yazıyor.

Ayrıca Grimes, farklı dilde yazmanın yazarların kişiliklerini de etkilediğine inanıyor. Birçok yazar, yabancı bir ülkede yaşadıkça yeni bir kişilik, yeni bir kimlik ediniyor. Memleketleri gözlerinde gittikçe uzaklaşıyor ve başlangıçta oldukları kişiden daha farklı hissetmeye başlıyorlar. Marciano, İngilizce sayesinde daha önce var olduğunu bile bilmediği şeyler hissettiğinden söz ediyor. Farklı bir grup ise, farklı dillerde keşfettikleri yeni seslerin, ufuklarını açarak onları özgürleştirdiğine inanıyor.

Penn Devlet Üniversitesi’nden Robert Schrauf, yazarların “mekana bağlı” öğrenme dedikleri olguyu derinlemesine inceledi. Bu konu üzerine yapılan bir araştırmada katılımcılara su altında ve üstünde bir grup kelimeler ezberletildi ve ardından ne kadarını hatırladıkları test edildi. İlginç bir şekilde, kelimeyi öğrendikleri mekanda test edilen katılımcılar –su altı gibi rahatsız bir durumdayken dahi- farklı mekanda test edilenlere göre daha fazla doğru cevap verdiler. Böyle bir sonuç, trafiğe sinirlenip sevdiğimiz biriyle yakın zamanda yaşadığımız bir tartışmayı hatırlamamız gibi, alakasız görünen duyguların kişiye bazı anılarını neden hatırlattığını açıklamakta da kullanılabilir.

Schrauf hipoteziyle uyumlu kanıtlar sunuyor. Belli bir kavram, hangi dilde hatırlandığına bağlı olarak kişiye farklı şeyler hatırlatabilir. Ana dildeki bir kelime hayatın daha erken dönemlerindeki şeyleri hatırlatırken, yabancı dildeki kelimeler daha güncel anıları hatırlatır.

Yazarların söyledikleri ve Rober Schrauf’un yaptığı deney, insanlara ikinci bir dil öğrenme konusunda yardımcı olabilecek bir takım noktalara dikkat çekiyor. Yeni bir dil öğrenen kişi, bu dili geçmişle bağı olmayan, yeni deneyimleriyle ilişkilendiriyor. Bir sürü insan bunun rahatsız edici olduğunu söylüyor, kendileri gibi hissedemiyorlar. Kendilerini, bir zamanlar tamamen hakim oldukları bir konuda; yardıma muhtaç acemilere dönüşmüş olarak buluyorlar. Berlin’de yaşayıp, Almanca yazılar yazan Japon Yoko Tawada’nın da içinde bulunduğu bir diğer gruba göre ise bu ayrılık hissi, yaratım sürecinin başlangıcında önemli bir faktör.

İlginçtir ki, iki dil bilmek psikoterapistlerin de yararına olan bir durum. Travmatik sorunlar yaşayan hastaların çoğu problemlerini yabancı dilde anlatmayı tercih ediyorlar. Farklı dilde konuşmak, insanların ana dillerinde deneyimledikleri duygularından uzaklaşmalarını sağlıyor.

Yani, yazarların söyledikleri ve otobiyografik bellek bilimi yabancı dil öğrenmede başarılı olma kapısını açan anahtarı ellerinde tutuyor olabilirler. Yabancı dil öğrenmek, karakter açısından bir değişimi beraberinde getirir. Dolayısıyla, dil öğrenmeyi zor bulan kişi, eski benliğini değiştirme konusunda yetersiz olabilir. Öte yandan, yeni karakterini benimseyen biri için dil öğrenmek rahatlatıcı olacaktır.

Annesi için öneri isteyen öğrencime de tam olarak bu konudan bahsettim. Yabancı dil öğrenmenin, yeni bir kişilik edinmek için eskisinden vazgeçmeyi gerektirdiğini anlattım. Ama bir insan nasıl kişiliğinden vazgeçebilir? Bu başarmanın bir yolu, farklı dilde günlük yazmak olabilir. Yazmak, dil yeteneklerini geliştirdiği gibi, daha derin ve yararlı başka sonuçlar da verebilir. Ana dilden farklı bir dilde yazmak, yeni bir karakter geliştirmeyi sağlayabilir.

Çeviri: Şebnem Ertan
Yazar:  Arturo E. Hernandez
Kaynak: OUP Blog 

Please complete the required fields.