Şayet vereceğiniz cevabın huzursuz ediciliğine hazır değilseniz, kendinize sormamanız gereken bir soru vardır: modern dünyanın karşılaştığı sorunların en çok hangilerini hakikaten, samimi bir şekilde önemsiyorsunuz? Bunu, duygusal anlamda meseleleri nasıl değerlendirdiğiniz ve eyleme geçmek konusundaki istekliliğiniz bağlamında düşünün. Neredeyse her hafta koyu mavi kamyonetini, oturduğum binanın tam önüne yasadışı bir şekilde parkeden adam listenin başlarında yer alır benim için. Her seferinde kusursuz bir şekilde sinirlerimi ayağa kaldırır ve ben de sanal kanallar aracılığıyla kendisini şikâyet etmekten asla geri durmam. Listede bunun biraz altında, İngiliz dostlarımın Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı bulunur. Bunu takiben, terörist mezalimi listedeki yerini alır ve bu dehşet verici olduğu kadar, öylesine akıl almazdır ki verebildiğim tek tepki şaşırmaktır. Tüm bunların altında ise iklim değişikliği gelir. Gezegenin başına gelenlerin uyandırdığı toy üzüntünün kısa süreli bir farkındalık oluşturması ve benim de gezegene karşı işlenen suçlara iştirak ettiğimi hariç tutarsak, utanç verici gerçeklik şudur: iklim değişikliği, duygusal anlamda bizi harekete geçirecek muntazaman bir neden değildir.

Bu durum beni muhtemelen kötü bir insan yapacaktır, fakat aptal olduğum söylenemez: duygularımın yoğunluğunu temel alarak belirlediğim önceliklerimin tam anlamıyla tepe taklak olduğunu görebiliyorum. Diğer pek çok insan gibi ben de Sayre Kanununun vücut bulmuş haliyim. Sayre Kanunu, Amerikalı siyaset bilimci Wallece Sayre tarafından geliştirilmiştir ve temel savı şöyledir: kamusal bir tartışmada (ki Sayre muhtemelen diğer toplumsal çatışmaları da kastetmiştir), mevzuya gösterilen ehemmiyet ile mevzunun taşıdığı ehemmiyet ters orantılıdır.  Daha az önemli olan şeyleri çok daha fazla ciddiye alırız, ya da tam tersini yaparız. Bu oldukça insani bir kusurdur, belki de sonumuzu getirecek şeydir. Doğal yaşam alanımız üzerinde insanlığın oluşturduğu etki bir sorunsal olarak karşımızdadır ve bu sorunsalı anlamak fazlasıyla karmaşık görünür. Tek başına bireyin değiştirmesi için fazlasıyla büyük bir sorun olarak durur. Ve bu bağlamda bu mesele üzerine kafa yormak, felaketvari derecede acı verme ihtimali taşır. Fakat yine de, benim Mavi Kamyonetli Adamı ciddiye alışımdan çok daha fazla ciddiyet gerektiğinden şüphe yok.

Bizim bu tercih odağımızı tam da yanlış noktaya yöneltişimiz yeni bir şey değil aslında. Stoacı düşünür Seneca, Yaşamın Kısalığı Üzerine adlı meşhur eserinde Romalı arkadaşlarından yakınır, zira kısacık hayatlarını anlamlı bir şekilde değerlendirmek yerine yaşamlarını bir sürü anlamsız angarya ile doldurma eğilimindedirler  (Seneca’ya göre, yaşamı anlamlı bir şekilde değerlendirmek felsefe ile uğraşmaktır). Psikolojik bağlamda konuşacak olursak, iklim değişikliği meselesini farklı kılan şey, içimizde var olan kendi kendimizi sabote etme itkilerinden müteşekkil emsalsiz dürtülerin tetiklenme biçimidir. Davranışsal iktisat üzerine yapılan son araştırmalara göre, daha sonra yaşanabilecek büyük kayıpları engellemek için şu an ufak fedakârlıklar yapmak konusunda ciddi anlamda aciz olduğumuz ortaya çıkmıştır. Ayrıca zihnimizde canlandırabildiğimiz tehlikeler (bomba yerleştiren bir terörist, silahlı bir soyguncu), gözümüzün önüne getiremediklerimizden (küresel ısınmadaki bir derecelik artışın sistematik anlamda dallanıp budaklanması) çok daha fazla tedirgin edicidir. Dahası, çevre yararına bir bağış yapmak gibi özverili bir eylemde bulunduğumuzda, hemencecik “ahlaki ruhsat” için hak kazanmış gibi oluruz. Doğru bir şey yapmış olmanın verdiği manevi heyecanla bu olgu, daha fazla et tüketmek ya da klimayı daha yoğun kullanmak gibi çevresel faydayı engelleyen durumları mazur gösterir. Bu bilişsel önyargıların bazılarının evrimsel bir dayanağı vardır: ilkel insan topluluklarında, kolay resmedilebilir tehlikeler örneğin, daha büyük tehdit algısı uyandırır. Günümüz için konuşacak olursak, gözümüzde kolayca canlandıramasak da, bu sorunlar güvenliğimiz için ciddi bir tehdittir. Fakat öte yandan, bilişsel önyargı araştırmalarının duayenlerinden olan Daniel Kahneman, bunun üstesinden gelebileceğimiz konusunda şahsen kötümser olduğunu belirtir.

Ama belki de iklim değişikliği ile ilgili en ilginç ve rahatsız edici (aynı zamanda yeteri kadar ironik) psikolojik nitelik, bu meselenin çoğumuza ne kadar sıkıcı geldiğidir. Film yapımcısı olan Randy Olson bunu çevresel hareketler içinde “sözü edilemez büyük” bir mesele olarak niteler ve ilk bakışta az da olsa mantıklı gelir bu: bu türden şiddetli, gezegenin tümünü ilgilendiren bir tehdit felç edecek kadar korkutabilir gayet tabi, fakat bunun saçma gelmesini beklemezsiniz. Yine de modernitenin en sıkboğaz eden sorunlarının genelde en az ilgi çekenler arasında olduğu gerçeği sabittir. Bunun nedeni kısmen, bu sorunların dikkatimizi çeken ve empati uyandıran bireysel insan dramlarına dokunmayarak, birbirine bağlanmış karmaşık sistemler ve sonu gelmeyen sayısal verilerle ilgili olmasıdır. 2007-2008 yıllarında gerçekleşen küresel finansal erime, uzmanlar dışında pek de kimsenin dikkatini çekmemişti, ta ki evlerinden çıkmak zorunda kalan mal sahiplerinin veya Wall Street üzerinde eşya kutularını taşıyan işsiz kalmış bankacıların TV ekranlarında gösterilmesine kadar.

Elbette günümüzde iklim krizinin bir sonucu olarak gözler önüne serilen dramatik insan hikâyeleri vardır, fakat bunlar ya uzak ihtimaldir ya da tanım itibariyle küresel ısınmaya atfedilmesi zor cinstendir (Örneğin, Amerika’da sel ve yangınlardan dolayı yerinden edilen kimseleri iklim nedeniyle göçen kimseler olarak nitelemek zordur). İklimi inkâr etmeye yönelik komplocu düşünme biçimi, arka odada planlar yapan kötü bilim insanlarının heyecanlı hikâyeleri ile doludur. Bu hikâyeler uydurma olabilir, fakat merak uyandırmadıklarını iddia edemezsiniz. Bu hikayeler, Hikaye Anlatan Hayvan kitabının yazarı olan edebiyatçı düşünür Jonathan Gottschall’ın “hikayenin insan hayatındaki muazzam, büyüleyici gücü” sözlerinin ispatıdır adeta. Hikâyeler, doğru olsa da olmasa da merakımızı celbeder. Buna karşın, olaylar, doğru olsalar bile, merakımızı celbetmeyebilir.

Belki de sıkkınlık hissi, psiko-analitik bağlamda daha iyi açıklanabilir, yani bilinçli bir şekilde hissetmeye cesaret edemediğimiz duygulara karşı geliştirilen bir savunma olarak. İşlenen suça yardım etmiş olmamızdan kaynaklanan korkuyla yüzleşmek için duygusuz fakat daha basit bir alternatiftir bu. Her halükarda, iklim eylemcilerinin çarpıcı görüntüler ve vahim uyarılarla insanları hissizliklerinden kurtarıp sarsmak istemeleri elbette doğaldır. 2011 yılında yapılan geniş kapsamlı bir çalışmanın sunduğu rapor, bu türden mesajların kolayca geri tepebildiğini gösterdi. Sonraki yıllarda yapılan çalışmalar da bu bulguyu destekler nitelikte sonuçlar ortaya koydu. Panik uyandırıcılığı arttıkça, muhatapların kayıtsızlığı da artar zira bu kampanyalar “adil dünya önkabullerine” karşı mücadele ederler. Bu önkabuller geniş ölçekte düşünüldüğünde, dünyanın genel anlamda güvenli, öngörülebilir ve adaletli olduğu yönündedir. Derin kökleri olan bir inanışla çelişen bulgularla karşılaştığımızda, inancımızı değiştirmek yerine o bulguları gözardı etmeye korkunç bir şekilde meyyalizdir. Bu kampanyalar geri tepmediği durumlarda ise, fazlasıyla tesir ederler, öyle ki kişi elinden bir şey gelmediği hissine kapılıp kendisini aciz hisseder. Bu umutsuzluk ise bir savunma mekanizmasına neden olur: eğer iklimi ciddiye almanın bir manası yok ise, ciddiye almaya dair etik bir mecburiyet de yoktur.

Bu kötü vaziyet için basitçe bir tedavi önermek saçma olurdu. (Bir sorunun mevcudiyetinin, bir çözümün mevcudiyetini gerektirdiğini kim söyledi ki zaten?) Yine de, çevresel bir eylem olan Deep Green Resistance oluşumunun kurucularından Derrick Jensen’ın çalışmasında, şahsen hem teselli hem de teşvik edici bir şeyler buldum. “Umutsuzluğa karşı direnmeye devam ettiğini yazar Jensen, çünkü âşıktır. “Somon balığına, penceremin önündeki ağaçlara, kumlu suların diplerinde yaşayan yavru taşemenlere aşığım… Ve şayet âşıksanız, sevdiğinizi korumak için eyleme geçersiniz. Sonuçlar elbette önemlidir, fakat çaba sarfedip etmediğinizin göstergesi değildir bunlar” der. Muhtemel risklerinin hassasiyet taşımasına rağmen, aşk bağlamında düşünmek meseleyi ciddi anlamda aydınlatır. İçgüdüsel olarak, bunun beraberinde neyi getirdiğini biliriz: yorucu, zahmetli, korkutucu olduğu için ya da sonucun başarılı olacağına dair bir teminat bulunmadığı için artık çocuğunun bakımıyla ilgilenmeyen bir ebeveyni çoğumuz kınarız. Gezegene dair bir aşk söz konusunda olduğunda, ne değişir peki? “Şayet duyduğum aşk, âşık olduğum şeyi korumaya itmiyorsa beni” der Jensen, “o halde bu aşk değildir”.

İklim krizi bazen benim de canımı sıkar ya da beni umutsuzluğa sevk eder veyahut duygusal anlamda (Mavi Kamyonetli adama olduğu kadar) olması gerektiği ölçüde sinirlendirme konusunda başarısız olur. O halde ne yapacağız? Esasında herkes, canı istese de istemese de, sevdikleri için zaman ve enerji sarfetme deneyimini zaten bilir. Bunu gelecekte geri dönüşü olsun diye ya da manevi heyecan duymak için de yapmazsınız üstelik. Tam tersine, bu kendinizi temize çıkarır. Sadece öyle yaparsınız, çünkü yapılması gereken budur.

Yazar: Oliver Burkeman
Çeviren: Müleyke Barutçu
Kaynak: newphilosopher

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.