Gelecekbilim, muhtemel geleceklerin çalışmasını kapsar ve hal böyle olunca da ucuz bir şeydir: gelecek yıllarda gidişatın nasıl olabileceği üzerinde fazlaca düşünmeyi gerektirmez. Gelecekbilim ayrıca çoğu zaman, bu gönderiyi yararsız kılabilecek kesin olmayan tahminler yapar. Yine de, ben burada bilim felsefesinin geleceği üzerinde duracağım. Daha iyi ifade etmek gerekirse, bilim felsefesinin sözde daha özele inme ve uygulayıcılarının bilimde daha fazla eğitim görme eğilimi konusunda bir tartışma açmak istiyorum. Bu eğilim gerçek midir? Eğer öyleyse, hem bilim dalına hem de bilim filozofları olarak bize ne gibi sonuçları olur?

Geleceğe atlamadan önce, gelin geçmişten ve şimdiden (oldukça kaba hatlarıyla) bahsedelim. On yıllar önce, bilim felsefesi tartışmasız bir koltuk eylemiydi. Bu, o zamanlarda tartışılan temel konulara genel yaklaşımda görülür: sınırlama, ispatsızlık, kuramsal indirgemecilik, anlamlandırma ve bilim tarihi ile felsefesi arasındaki ilişki. Bütün bu konular, bilim insanlarının onları gerçekte nasıl anladığı tam anlamıyla göz önünde bulundurulmaksızın tartışılmıştır. Burada benim aklımda olan mantıksal pozitivistleri ve Quine, Reichenbach, Popper, Kuhn, Lakatos ve diğer birçokları gibi mantıksal pozitivistlerin aleyhtarlarını kapsayan klasik tartışmalardır. Anlatılanlara göre, bu erken dönem özel bilimler felsefesi ile devam ettirilmiştir. 1960 ila 1970 yılları arasında, filozoflar ilgilerini biyolojiye, psikolojiye, ekonomiye ve diğer bilimsel alanlara yöneltmişlerdir. Genel bilim felsefesi konularını, her bir özel bilim dalının problemi olarak yeniden çerçevelendirmeye başlamışlardır. Genetikte indirgemecilik tartışması burada bir örnek olabilir (daha eski bir örnek için bkz. Hull 1974). Zaman içerisinde, iki şey netleşti. İlki, genel bilim felsefesinin eskiden fiziğe karşı tamamen önyargılı olmasıydı. İkincisi, diğer bilimlerin sadece felsefi araştırmayı bekleyen belirli sorunlarla dolu olmasıydı. Eski soruların salt yeniden çerçevelendirilmesi yeterli değildi. Bu nedenle, bilim filozofları en sonunda daha özelleşmiş bilimsel bir dünya keşfetmeye başladılar.

Özel bilimlere karşı ilgi, koltuğun terk edilmesi anlamına gelmiyordu. Filozoflar farklı bilimlerin “ders kitapları”na güvense de, özel bilim felsefesinin ilk yılları daha çok bilimsel kuramların kavramsal analizine dayanıyordu. Bu bağlamda, Ian Hacking’in deneyselciliği ilginç bir adımdı (1983). Deneysel uygulama analizinin – soyut kuramların tersine – başka türlü dikkate alınmayan birtakım bilimsel taahhütler ve varsayımlar ortaya çıkarabileceğini savunuyordu. Ayrıca önemli olan bir diğer şey, sözde “doğalcılık eğilimi”; diğer bir deyişle, gelenekçi kavramsal analizlerdense bilimsel yöntemlerle aynı doğrultudaki durum çalışmaları ve diğer yaklaşımların incelemesinin yanı sıra deneysel çalışmalara ve sonuçlara yakın ilgidir. Örneğin; Werner Callebaut’un 1993’te yeniden düzenlenen kitabı, bu doğalcılık ilkesinin yaygınlaştığının önemli bir göstergesidir. Dolayısıyla, hem deneyselcilik hem de doğalcılık filozofların kendilerini koltuktan uzaklaştırmalarında etkili oldu. Bu fikirler filozofların bilim uygulamasını detaylandırırken ellerini “kirletmeleri”ne yol açtı. Sonuç olarak özelleşme çoğaldı ve bilim dallarında geçmiş lisans ve doktora dereceleri olan filozof sayısından görüldüğü gibi bilim filozofları için doğal bir yol haline geldi.

Şimdi gelin günümüzden bahsedelim. Doktorama başlayıp konferanslar için seyahat etmeye başlar başlamaz, ana hatları yeni çizilen kabataslak tarihteki güncel gelişmelerin neler olabileceğini inceledim: artan özelleşmenin bir tarihi olarak bilim felsefesinin tarihi. İşte bazı ham ve tamamlanmamış gözlemler. İlk olarak, geleneksel bakıldığında genel bilim felsefesi eski nesiller tarafından az, daha genç bilim insanları tarafındansa nadiren uygulanır. İkinci olarak, hem Kuzey Amerika’daki hem de Batı Avrupa’daki bilim felsefesi, özelleşmiş ve doğalcı bir yaklaşımla yönlendirilmektedir. Bu ikinci noktayla ilgili birçok kanıt vardır. Özellikle, bilim felsefesinde bilimsel uygulama üzerinde güçlü bir vurgu vardır. Uygulamaya bu dönüş, varlığının on yılını yeni tamamlayan Uygulamada Bilim Felsefesi Derneği (SPSP) tarafından kurumsallaştırılmıştır. SPSP her iki yılda bir uluslararası büyük konferanslar düzenler ve bu konferanslar, daha uygulama odaklı bilim felsefesi için giderek oldukça kapsamlı ve destekleyici görülmektedir. Özellikle biyoloji felsefesinde doğalcı yaklaşım ayrıca karmaşıktır. Avrupa’da Konrad Lorenz Institut ve dergisi Biyoloji Kuramı iyi örneklerdir. Cambridge, Birleşik Krallık’ta Hasok Chang ve Tim Lewens; Exeter, Birleşik Krallık’ta Egenis; Bordeaux’ta (Fransa) Thomas Pradeu’nun takımı tarafından yürütülen projeler de aynı rotayı izler. Kuzey Amerika’da Alan Love’ın yönettiği projeler uygulamada bilim felsefesinin oldukça açık birer incelemeleridir. Son zamanlarda, Love, Ken Waters, Bill Wimsatt ve Marcel Weber’in yönettiği “Biyolojik Uygulamadan Bilimin Metafiziğine” projesi aynı yolu izler. Bunlar ve diğer benzer projelerde (bildiğim kadarıyla) fark ettiğim bir şey şudur: bilimde güçlü ve tercih sebebi resmi altyapıları olan bilim insanlarını cesaretlendiriyorlar, teşvik ediyorlar ve bazen onlara ayrıcalık bile tanıyorlar. “Bilimde güçlü ve hatta resmi altyapı” teşviki benim daha önce ana hatlarını çizdiğim tarihin yeni bir bölümü mü?

İşte burada benim gelecekçilik gezintim başlıyor. Gelin son gözlemimin aşağı yukarı kesin olduğunu düşünelim: bilim (veya biyoloji) felsefesinde birçok önemli proje ve/veya araştırma grubu, bilimde çok güçlü veya resmi bir altyapıyı cesaretlendirir, teşvik eder ve onlara ayrıcalık bile tanır. İlginç bir şekilde, görebildiğim kadarıyla bugünlerde birçok felsefe mezununun böyle bir altyapısı var. Bunların birçoğu bilimde lisans veya yüksek lisans mezunu. Aslında, bilimden bilim felsefesine gelen (veya bilimsel altyapısı olan) insan sayısının arttığını tahmin ederdim. Böylelikle eğer uygulamaya dönüş gerçekten geçmişte bilim deneyimi gerektiriyorsa, diğer felsefe mezunu öğrencilere karşı önemli bir avantajları olurdu. Eğer iş piyasasının şaşırtıcı derecede rekabete dayalı olduğunu göz önünde bulundursak bir kısır döngünün içine gireriz: öğrenciler bilim okumaya özendirilir ve bilimsel altyapısı olan öğrenci sayısı artacağı için bilimin projeler ve araştırma grupları için önemini güçlendirir. Bunun sonuçlarından biri, özelleşmenin alanda devam etmeye veya daha da artmaya meyilli olmasıdır. Kurumsal seviyede; iş piyasasını, kurumları ve öğrencileri kapsayan böyle bir dinamik bizim özelleşme tarihimizde yeni bir dönemin belirtisi gibi görünür. Bilimsel altyapı, bilim felsefesinde önemli hale gelebilir veya iyi bir iş bulmada belirleyici bile olabilir. Ayrıca, genel felsefe deneyimi bilimsel eğitime odaklanacağı için bilim filozofları kendilerini daha geleneksel emsallerinden soyutlayabilirler. Bu son iki noktayı aşağıda işleyeceğim.

Başta söylediğim gibi, gelecekçilik kesin olmadığı kadar ucuzdur da. Açıklamış olduğum kısır döngü senaryosunun ve sonuçlarının fazlasıyla basit ve yüksek ihtimalle hatalı olabileceği tarafları vardır. İlk olarak, iş piyasası ve kurumlarla ilgili varsayımlar tartışmaya açıktır. Size iş piyasasının ne kadar karmaşık olduğunu anlatmama gerek yok, değil mi? Bu karmaşıklık kısmen işe alım kurumlarının farklı geçmişlerinden ve profillerinden kaynaklanır. Bu nedenle rekabetin, kurumları bilimde güçlü bir altyapısı olan filozofları tercih etmeye iteceği fikri çok basit görünür. Örnek olarak Kuzey Amerika’daki eğitim kurumlarındaki/üniversitelerdeki durumu düşünün. Onlar filozofların ana işverenlerinden biri. Bilim derecesi veya bilimde güçlü bir altyapı, filozofları bu kurumlarda işe almada önemli olur muydu? Büyük ihtimalle bu, ana bilim dalına bağlıdır. Birçok kurumun ihtiyacı olan, eğitimciliğini diğer alanla bağdaştırabilen iyi bir filozoftur. Bu bağlamda, özelleşme kötü bir şey bile olabilir: adayı felsefenin geleneksel alanları üzerinde çalışan bölümden uzaklaştırabilir. Aslında bu uzaklık, bilim felsefesinde özelleşmenin günümüzde yüz yüze geldiği büyük risklerinden biridir. Yakın zamanda yapılan bir röportajda Elliot Sober bilim felsefesindeki bu riskle ilgili kaygısını dile getirir. Ona göre, bilim dalımızın geleceği bilim filozoflarına bağlıdır “felsefenin diğer alanlarına yaptıklarını devreye sokmak için çabalarını iki katına çıkarmak.”

İşte ikinci bir senaryo: eğitim odaklı kurumlar daha geleneksel eğitimli filozofları işe alırken, araştırma odaklı kurumlar bilimde güçlü bir altyapısı olan filozofları işe alacaklar. Bu senaryo bir öncekinden daha mantıklı gibi görünüyor. Her şeyden önce eğitim kurumları, standart felsefi konuların büyük kısmını öğretme kapasitesine sahip filozofları işe almayı tercih ederler. Tam tersine, araştırma odaklı kurumlar araştırmaya finansmanı çekebilen ve yenilikler yaratabilen filozoflar isterler. Bilim felsefesi şimdiden özelleşme ve doğalcılık yolunu izlediği için finansman çekme ve yenilikler yaratma, bilimle daha da yakın bir ilişki kurma yoluyla olabilir. Bu nedenle, bilimde güçlü veya resmi bir altyapısı olan filozoflar yine ön planda olurdu.

Fakat bu ikinci senaryo olası mıdır? Şöyle ki; hala çok basittir çünkü farklı araştırma odaklı kurumların geçmişini ve profilini göz önünde bulundurmaz. Doğalcılık ve özelleşme yaygın bir eğilim gibi görünse de neden en saygın araştırma odaklı kurumların bilimde güçlü ve resmi bir altyapısı olan filozofları işe alma eğiliminde olduğunu düşünelim ki? Peki ya bilim felsefesinde geleneksel çalışma yanlısı profile sahip büyük kurumlar? Bu, böyle kurumların genellikle belirli bir araştıma gündemi olması durumu değil midir? Ayrıca, gelin bir saniyeliğine komisyonların işe alımını düşünelim. Bu komisyonların heterojen oluşumu düşünüldüğünde, büyük araştırma odaklı kurumlarda bile bilimde güçlü bir altyapısı olan filozofların diğer filozoflara karşı mutlaka tercih edileceğini söyleyemeyiz. Buna ek olarak, bugünlerde bir bilim filozofu bilimle daha yakından ilgilenirken neden finansman çekmenin ve felsefi yenilikler yaratmanın kolay olduğunu düşünelim? Alanın nasıl olduğuyla ilgili küçücük bir fikrimiz varken ve felsefe sosyolojisi ve tarihi üretmenin hiçbir yolu yokken bu sorulara iyi cevaplar almak zordur. İşte bu yüzden bahsettiğim senaryolar oldukça eksik görünüyor. Bu nedenle, belki de burada durmalıyım.

Bütün bu sorular ve senaryolar, gelecekçilik üzerinde durmaya çalıştıkça kafamda beliriyor. Özelleşmenin ve doğalcılığın gidebildiği yere kadar geleceğin, bilim insanı-filozoflara ait olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Fakat, gelecekte bilim ainsanlarıyla bağlantı kurabilecek ve felsefi eğitimlerinin yanı sıra güçlü bilimsel eğitim alan filozof-bilim insanları gibi bazı bilim insanları için de yer vardır. Bilim insanı olmazlar (bazıları olabilir de!) ama bilimsel çevrede akademik parazitliğe ve karşılıklılığa uygun bir ev sahibi bulurlar. Elbette bilim insanı-filozoflar ve filozof-bilim insanları farklı zorluklarla karşılaşırlar: filozof-bilim insanlarının bilimin hızına yetişmesi gerekirken (düşük değil, yüksek seviyede), bilim insanı-filozofların felsefi geleneğin belli kısmını düşük seviyede yakalaması gerekir. Peki ya üçüncü figür, filozof-filozof? Bunlar fazla bilimsel eğitimi olmayan ama yine de keskin analitik yetenekleri olan bilim filozoflarıdır. Bilim felsefesine en çok kavramsal analiz yaparak katkıda bulunurlar. Bu figür, gelecekte ortadan yok mu olacak? Bilim insanı filozofların sayısındaki artış filozof filozoflarda azalmaya neden olur mu? Bu artış ayrıca filozof bilim insanlarının azalmasına neden olabilir mi? Siz bana söyleyin!

Yazar: Celso Neto
Çevirmen: Ayça Sofu
Kaynak: aphilosopherstake

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.