Ne kadar çabalarsak çabalayalım, romantik ilişkilerde hiç hata yapmamak pek de mümkün değil. Neyse ki, filozoflar ve diğer büyük düşünürlerin bu konuya dair birkaç tavsiyesi var. İşte ilişkiler konusundaki tavsiyelerini dikkate almanız gereken ve romantizm söz konusu olduğunda arkanıza bakmadan kaçmanız gereken kişiler.

Kimlere Güvenmeli?

Simone de Beauvoir

Simone de Beauvoir Fransız bir yazar, entelektüel, politik aktivist ve feministti. Yaşamının çoğunu Jean-Paul Sartre ile açık bir ilişki içinde geçirdi ve Stanford Felsefe Ansiklopedisi’ne göre kendini “Sartre’ın varoluşsal ahlakının ebesi” olarak değerlendirse de, günümüzde bağımsız bir filozof olarak kabul edilmektedir.

De Beauvoir’ın en büyük düşüncesi, kadınların her alanda erkeklerle eşit olmalarıdır, özellikle de romantik ilişkiler söz konusu olduğunda. Stanford bunu, “De Beauvoir kadınların ve erkeklerin birbirlerine eşit muamele etmelerinde ısrar ediyor ve eşitlik, aynılıkla eş anlamlı değildir” diyerek açıklıyor. Yani, romantik bir ilişkide her iki taraf toplumsal cinsiyet rollerini üstlenmek yerine, bireyselliklerini koruyup kendi çıkarlarını gözetmeye devam ederse ilişki daha güçlü, daha derin ve daha zengin bir hal alır. Cinsiyet varsayımlarının tutsağı olmamanın en iyi yolu ise davranışlarınızı (ve mutluluğunuzu) otomatik olarak tipik feminen/maskülen rollere ve ideallere bağlamayı reddetmektir. De Beauvoir, en ünlü kitabı İkinci Cins’te “Varsayımlarınızı tanımlayın, önyargı olarak değerlendirin ve bir kenara koyun; tecrübeyle tasdiklenene kadar da oyuna geri almayın” der. Daha basit bir ifadeyle ortaya koymak gerekirse, “en iyi ilişkiler, çiftlerin özgür ve eşit oldukları ilişkilerdir”.

Søren Kierkegaard

Bağlılık konusuna gelince, Søren Kierkegaard, sevgi dolu, ciddi bir ilişkinin insanları kendilerinin en iyi versiyonu haline dönüştürdüğünü düşünmüştü. Varoluşçuluğun babası olarak bilinen Danimarkalı filozof Kierkegaard’ın en büyük temalarından biri öznellik fikriydi. “Öznellik hakikattir, ve hakikat öznelliktir” diye düşünmüştü, yani hakikat, yaşanmış tecrübelerden bağımsız nesnel gerçekleri keşfetmekten ibaret değildir; hakikat, bireyin bu yaşanmışlıkları nasıl tecrübe ettiğindedir. Esasında insanlar hakikati yalnız başlarına değil, birbirleriyle bulmalıdır. Kierkegaard’a göre bunu yapmanın en iyi yolu, aşık olmaktır. Three Edifying Discourses isimli eserinde bunu şöyle anlatıyor:

Ama kalp sevgi ile dolduğunda, o zaman göz asla aldatılmaz; kalp sevgiyle dolduğunda, göz hediyeler aramaz. Kalbi kıskançlık bürüdüğünde, işte o zaman göz, en saf şeyin içinde bile kötülük görebilecek güce sahip olur. Ancak kalp, sevgiye hapsolduğunda, gözün kötü olanı iyileştirebilecek gücü vardır; ama bu göz, kötülüğü değil, sevdiği ve yüreklendirdiği saf olanı görür.

Aşk bu yeteneğe sahiptir, çünkü Works of Love adlı eserinde yazdığı gibi: “Aşk tek kişilik değildir; aşkta ‘senin’ ve ‘benim’ ayrımı olmaz”. Yani öne sürdüğü şey, aşkın çok daha kutsal bir arayış içinde olduğudur. Büyüyüp güzelleşmesine olanak sağlandığındaysa, insan kendisinin en iyi haline erişir. Yargıç Vilhelm ile Stages on Life’s Way’de yazdığı gibi: “Evlilik, bir insanın üstlendiği en önemli keşif yolculuğudur; evli bir adamın yaşam tecrübesi ile kıyaslandığında, diğer her türlü hayat bilgisi yüzeyseldir, çünkü o, tek başına yaşamın derinliklerine dalmıştır”.

C.S. Lewis

Clive Staples Lewis pek çok şeydi: İngiliz bir romancı, Oxford ve Cambridge Üniversitesi’nde profesör, şair ve Hıristiyan bir din savunucusu. Bir filozof değildi, ama kesinlikle büyük bir düşünürdü. Lewis, bir inanışı iyileştirmek adına çelişkili fikirleri göz önünde bulunduran bir tutucuydu. Sevgiye karşı da bu titizliği uyguladı ve insanların hayatta kalabilmek için ihtiyaç duydukları sevgi türleri üzerine bir inceleme olan The Four Loves’ı yazdı.

Lewis, sevgiyi duygulanım, arkadaşlık, erotik ve koşulsuz sevgi olmak üzere dört farklı şekilde tanımlar. Bu özete göre duygulanım, “birinden ya da bir şeyden hoşlanmadan doğan sevgidir”. Sevgi türleri arasında en mütevazı olandır, ama aynı zamanda bencilliğe meyillidir; eğer sevilen şey bir idol haline gelirse, Lewis’in yazdığı gibi, “Tanrılaştıran aşk, şeytanlaştırır da”. Arkadaşlıksa, en az ihtiyaç duyulan şeydir: “Arkadaşlık, iki veya daha fazla kişinin, başkalarının paylaşmadığı ve o ana kadar her birinin kendine özgü bir hazinesi ya da yükü olduğuna inandığı ortak bir noktaya sahip olduklarını keşfetmeleriyle ortaya çıkan salt bir dostluktur”. Bu ikisi de, diğerlerinden yeterince önde değildir. Erotik aşk, “harika bir ışık ya da kavurucu bir ateş” olabileceği için insanı en çok tüketen şeydir. Bizi en çok yanıltabilecek olandır. Kutsal sevgi ya da merhametle taban tabana zıttır. Yapmamızın en zor olduğu, ancak Lewis’in de yazdığı gibi en tatminkar olanıysa:

Aşık olmak, savunmasız olmak demektir. Bir şeyi sevin ve kalbinizin kırılıp parçalara ayrılışını seyredin. Eğer onu kırılmaktan korumak istiyorsanız,  hiç kimseye, hatta bir hayvana dahi vermemelisiniz… Güvenli bir şekilde bencilliğinizin kutusuna -veya tabutuna- kaldırın ve üstüne kilit vurun. Ancak o, bu güvenli, karanlık, hareketsiz ve havasız tabutta değişecek, kırılmaz, nüfuz edilemez ve geri alınamaz bir hale gelecektir. Özünde, tüm bu sevgi türlerini ortaya sunarak, Lewis bizlere iki seçenek sunuyor: Aşık olun ve kalbinizin kırılması riskini göze alın ya da yalnızlığın sizi soyutlamasına göz yumun.

Kimleri Kulak Ardı Etmeli?

Jean-Paul Sartre

Jean-Paul Sartre, 20. yüzyılın en ünlü filozofu olabilir, ancak ilişkilerinde tam bir felaketti. Aşkın bir “çatışma” olduğuna inanıyordu. Ayrıca, Simone De Beauvoir’a olan yaklaşımı korkunçtu. İlişkilerini, De Beauvoir’ın duygularına zarar vermesine rağmen, kendi özgürlüğünü korumasını sağlayacağına inandığı için açık şekilde yaşadı. Ayrıca, “Sartre’ın eski kız arkadaşlarına sağladığı maddi ve manevi destek, özgürlüklerine ters düştü. Sartre bunu, felsefi açıdan önceliklerini özgürce seçmek ve pratikte de “pislik olmaktansa aptal olmayı” tercih etmek olarak açıkladı. Dr. Skye Cleary, The Philosopher’s Zone adlı programda “De Beauvoir, bunun Sartre’ın yaşadığı ‘vicdan azabı’ olduğunu söyledi” diye açıklıyor.

Tüm bu eylemler, yaşamın anlamsız olduğu inancından kaynaklanmış olabilir. Ya da Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik” adlı denemesinde açıkladığı gibi, “varoluş özden önce gelir”.  Profesör Dallas Roark bunu, On Existansialism’de  “İnsan önce var olur, daha sonra kendi özünü oluşturur” diyerek açıklıyor. Bu düşünce, Sartre’ın en ünlü fikri olan “radikal özgürlüğe” zemin hazırladı. Filozof Walter Arnold Kaufman, Dostoyevski’den Sartre’a Varoluşçuluk adlı kitabında “İnsan, özgür olmaya mahkumdur. Mahkumdur, çünkü kendi kendisini yaratmamıştır, ancak yine de özgürdür, ve bu dünyaya gönderildiği andan itibaren yaptığı her şeyden sorumludur” diye bahseder. Temelde insan, kaderine dair olan her şeyden sorumludur ama bunların hepsi anlamsızdır. Bu, ilişkiler için yararlı bir tavsiye değildir.

Albert Camus

Albert Camus Fransız bir yazar, filozof ve gazeteciydi. Ayrıca Sartre’dan çok daha kötümserdi. O da yaşamın anlamsız olduğuna inansa da, Camus’nun inancı, bir varoluş krizinden ziyade evrende başarısız olmaktan kaynaklanıyordu. En büyük fikri, “Sisifos Söyleni” adlı denemesinde anlattığı, evrenin akıl dışı ve anlamsız oluşuydu – yine de içindeki anlamı bulmakta çaresiziz: “mutlak ve birlik konusundaki iştahım”, “bu dünyayı rasyonel ve akla yatkın bir ilkeye indirgeyebilmenin imkansızlığı” ile buluşuyor. Bu imkansızlığa tepki olarak, Camus üç yanıtı ele alır: Onu görmezden gelmek ve dikkatimizi başka yöne çekmek, kabul etmek ve kendimizi öldürmek ya da isyan etmek ve her halükarda mutlu olmak. Üçüncü seçenek, absürdizmin temelidir. Absürt insan, yaşamın anlamsızlığını fark eden ve yine de yaşamaya devam eden insandır. Camus’nun Yabancı‘da açıkladığı gibi: “Asıl önemli olan bir kaçış imkanı, değişmez ve şaşmaz bir gidişatın dışına atlayış, umudun bütün şanslarını taşıyan delice bir koşuştu”.

Temelde, anlamsızlığın sıkıcılığından kaçma fırsatı, hayatın anlamıydı. Bu da pek iyi bir ilişki tavsiyesi olmasa gerek.

Umarız bu ipuçları, bir daha ilişki tavsiyesine ihtiyacınız olduğunda size yardımcı olur.

Yazar: Laurie Vazquez
Çeviren: Selenge Tümtürk
Kaynak link: bigthink

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.