Ulysses romanın hakkında neler düşünüyorsun?”

Ulysses tek bir günde, 16 Haziran 1904 gününde geçer. Romanımı böyle kurgularken Nora Barnacle ile ilk çıktığım günü anıyordum. Blake hakkında şunu yazmıştım: ‘Diğer pek çok dâhi gibi o da ince zevkleri olan kültürlü kadınların cazibesine kapılmadı.’ Kendim için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Zaman zaman istisnalar olmakla beraber eğitimli ve entelektüel kadınlarla vakit geçirmekten hoşlansam da duygusal ihtiyaçlarım ile cinsel zevklerim beni çoğu zaman başka yöne sevk ediyordu. İster Stephen Hero’da ister Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’nde ketum, saygın, nazik ve genç Dublin kadınlarından uzaklaşma sürecini farklı biçimlerde anlattım. Stephen hiç kuşkusuz ki Emma’nın güzelliğine kayıtsız değildir. Böylelikle gençlik aşkım olan Mary’ye olan ilgimi yansıttım her ne kadar Emma Mary’nin kurgusal versiyonu olmasa da. Mary saygın ve muhafazakâr bir Katolik aile reisine dönüşme sürecinden geçen, yıldızı parlak parlamento üyesi David Sheehy’nin kızıydı.”

“Nora’yı neden bu kadar çok seviyordun?”

“Nora’nın çelişik sembolizmi, aynı anda hem batılı hem kentli olması benim nazarımda son derece önemliydi. Nora’nın babası fırıncı, annesi terziydi. Nora ne saygın ne orta sınıftan ne de ketum biriydi. Katolik vicdanına sahip olmayan Katolik bir kızdı. Bu kişilik karmaşası beni hayatım boyunca etkilemiştir. Nora benim gözümde saf ve onurlu bir ruha sahipti. Daha çıktığım ilk gün elini pantolonumun içine sokup bana mastürbasyon yapmıştı. Bana göre onun utanmazlığı asaletine hiçbir şekilde gölge düşürmüyordu. Nora bana nasıl tutkuyla âşıksa ben de ona aynı tutuyla âşıktım. Kargaşanın tam ortasında yaşamak insanın kendisini talihin insafına bırakması demektir. İşin garibi rastlantılar bana iyi geliyordu. Ulysses ve Finnegans Wake’i tesadüfi küçük buluşlarla tutarlı ve oylumlu bir yapının uygun yerlerine yerleştirerek adeta bir bina  gibi inşa ettim. Rastlantılar beni büyük keşiflere götürdü. Ha keza benim hayatımda da bazı önemli olaylar gayet insanî, sıradan, gelişigüzel olaylardan meydana gelmiştir. Nora ile karşılaşmam da buna benzer bir rastlantının sonucudur.1902’de talihim yaver gitmiyordu. Hem özgürce okuyup hem de özgürce yazmak için Paris’e gitmek üzere Dublin’den ayrıldım. Annem hastalanınca geri döndüm. Babamın da ruh sağlığı bozuldu. Ailece bunalımlı bir döneme girdik.  George Russell İrlandalı genç şairlerin yer aldığı yeni bir antolojiye beni almamıştı. O dönemde ailemin ve benim ekonomik durumumuz kötüydü. O dönemde Britanya’da yükselen değer hâline gelmiş İrlanda’ya yayılan sosyalist siyasete ilgi duydum. Britanya Emek hareketinin ilk yılları benim üzerimde Marx’ın yaptığından daha önemli bir etki yaptı. Ulysses’in ilk üç bölümünde ben 1904 yılında hem hayatın içinde bulunduğu ikilemi hem de kendi sembolik çıkmazımı mükemmel bir şekilde işliyorum. Nora olmasaydı benim dünyam aşktan yana ıssızlaşacaktı. Aşkımızın uhrevî hiçbir yanı yoktu. Aşkımız Nora’nın cinsel cesaretiyle daha sonra da birbirimize gönderdiğimiz mektuplarla belgelenen müstehcen cinsel fantezilere büyük bir iştahla katılma isteğinden kaynaklanıyordu. Yazık ki ben eşime sadık kalamadım. Trieste’deki genelev hayatım Nora’nın sabrı ile sadakatini ciddi anlamda zorladı. Ben öğrencilerimden Anna Scheimer ve Amalia Popper’a âşık oldum. İşin garibi duygusal anlamda da Nora’ya da son derece bağlıydım. Nora hastanedeyken ona refakat ettim. Onunla aramızdaki aşk zihnimizdeki ve geçmişimizdeki farklılıklara rağmen görülmedik bir biçimde içten bir aşktı. Aramızda kimsenin anlayamayacağı bir şifre vardı. Nora entelektüel biri olmamasına karşın aramızdaki yakınlaşma büyük ölçüde bilgi paylaşımından kaynaklanıyordu. Nora benim hiç bilmediğim İrlanda’nın batısındaki töresel bilginin kaynağını getirmişti. Nora benim özel ansiklopedimi tamamlıyordu. Ben sürekli onun ağzından lâf alıp kişisel, yerel ve tarihsel ayrıntıları öğreniyordum. Benim taşınabilir İrlanda’m olmuştu. Nora’nın benim cenaze törenim için seçtiği çelenk arp şeklindeydi. Ulysses apaçık bir şekilde benim kurgusal bir versiyonumla başlar ve kısmen Nora’nın kurgusal bir versiyonuyla biter.”

“Sevgili dostum, Avrupa sürgünlüğün hakkında neler söylemek istersin?”

“Eylül ayı geldiğinde Nora’ya benimle birlikte İrlanda’dan ayrılması için baskı yapıyordum. 8 Ekim’de Londra’ya gitmek üzere geceleyin Dublin’den gemiye bindik. Yolculuğumuz Trieste’de son buldu. Ben 250 kilometre güneyde Pola’daki Berlizt Okulu’nda öğretmenliğe başladım. Dört ay sonra Trieste’ye döndük, uzun bir süre bu şehirde yaşadık. Bu gönüllü bir sürgünlüktü. Yapıtlarını severek okuduğum Dante elbette bu çabanın bir parçasıydı. Her şeyden önemlisi dünyanın altı asır önce Dante’nin sürgün olduğu aynı parçasında kendimi sürgün olarak bulmuştum. Bulunduğum bölgede İlahi Komedya’da geçen bazı kasaba isimlerini anımsıyordum. Benden önce sürgün hayatı yaşayan bazı yazarları tanıyordum. Özellikle Ovidius, Shelley, Byron Wilde benim gözde yazarlarımdı. Ben kendimce kapağı Avrupa’ya atarak karanlık çağlarında Avrupa’da uygarlaştırıcı bir varlık göstermiş İrlandalı ‘azizler ve âlimler’ geleneğiyle kendi doğrularıma göre bir bağ kurmuştum. Ben Ulysses’te Columbanus’un ‘kutsal ceht’inden söz ederken bir bakıma Muhterem Bede’i anımsıyordum. Bede ve çağdaşlarının özellikle İrlandalı azizlerin adanmışlığına dikkat çekmiştim. Columbanus benim sahip olduğum bazı meziyetlerle tanınıyordu: Disiplin, yoğun çalışma, dil hâkimiyeti, eklektik bir bilgi dağarcığı, sıcak kalplilik. Benim durumumda sürgünlük diye adlandırılan olgu, belli bir yere dair yoğun bir hatırlama eylemini olanca ayrıntısıyla teşvik ediyordu. Benim ikinci sürgünlüğüm siyasîdir. O dönemde yaşayan siyasî isyanlar başarısızlıkla sonuçlandı. Amerika’ya gitme fikrine hiçbir zaman sıcak bakmadım. Finnegans Wake’e kadar Amerika’daki İrlanda geleneğine çok az ilgi gösterdim. Fenianizm: Son Fenian başlıklı yazımda büyük siyasî sürgünlerin sonuncusu olan John O’Leary’yi takdirle anıyordum. Ulysses’te genç Stephen Dedalus’a Paris’te Egan’ı ziyaret ettiririm, 1795’ten devrimci Wolfe Tone’un yolunun Avrupa’ya düşmesinden bu yana İrlandalılar Avrupa’ya siyasî sürgüne gittiğinde başka İrlandalılar da onları ziyarete gelmeye başladı. Ben her zaman sanatın kurtarıcı bir işlevi olduğunu düşünüyordum. Ben Sürgünler’in konusunu iyiliğin yani başkasının iyiliğini isteme olarak anlaşılan sevginin son derece nadir görülmesi olduğunu söylemişimdir. Sürgünler benim sürgün mantığının izini kısmen sunmaktadır. Bir bakıma da Ulysses’ten önceki bütün yapıtlarım için geçerlidir.

“Geçmişine baktığında Dublin hakkında neler düşünüyorsun?”

“Benim Dublinliler öykü kitabım yirminci yüzyıl dönemindeki Dublin’i anlatır. Dublin’den neden ayrılmak zorunda kaldığımı nispeten açıklar. Annemin ölümü beni derinden sarstı. Babamın fermansızca harcamaları annemi sefil bir çaresizliğe mahkûm etti.1904’te Nora’ya şunları yazdım: ‘Tabuttaki yüze bakınca bir kurbanın yüzüne baktığımı anladım ve onu kurban yapan düzene lânet okudum.’ Benim Ulysses’te Stephen’ın annesine atfettiği imaj – ziyan, ihmâlkârlık, çöküş, aynı zamanda Dublinliler’in Dublin’ine atfettiği imajdır. Öykülerimde çöp, çürümüş leş ve sakatat kokularının dolaşması benim suçum değil diye serzenişte bulundum. Kilise ve devlet, annemin kendi geleceğini belirleme iradesinden ve içinde bulunduğu koşullarla mücadele etmesi için gereken manevî güçten mahrum bırakmıştı. Ben de iflah olmaz bir şehir gezgini oldum. İrlanda kolonyal güce direnme kendi bağımsızlığını kazanma konusunda sürekli başarısız oluyordu. Dublinliler şahsî başarısızlıklarla dolu bir kitaptır. Ben terk ettiğim Dublin’de kişisel ve siyasal hüsranların birbirine bağlı olduğunu her yerde belirttim. İdarehanede Ulusal Bayram Günü adlı öykümde Parnell’in düşüşünden ve onun ardından gelen siyasî şahsiyetlerin önemsizliğinden sonra siyasî umutların sönmesini anlatarak tarihi hüsran temasını siyasi açıdan ele aldım. Yarıştan Sonra adlı öykümde İrlandalı bir adam, kültürlü Avrupalıların çoğunlukta olduğu bir grupla oturduğu içkili bir kumar masasında tüm servetini kaybeder. Bu tür öyküler tipik Dublin öyküleridir. Hayatımda ve yazdıklarımda yaşadıklarımın büyük rolü oldu.”

“Kendinle aynı amaç içinde gördüğün yazarlar var mı?”

“Evet, Kafka ve Faulkner ile bazı önemli ortak noktalarımız var. Benimle birlikte üçümüzde egemenliğini ağır bir şekilde hissettiren bir iktidarın (Britanya, Habsburg, Yankee) kıyısında yer alan azınlık veya mağlup kültürlerin (İrlanda Katolik, Prag Yahudi’si ve Amerikan güneyi kültürleri) içinde yazmıştı (s. 77). Üçümüzün de egemenliğini sürdüren hâkim kültürle arası iyi değildi. Kafka ve benim için her şeyden önce dil meselesi vardı. Üçümüzde baskın olan bir dizi kültürel söylemsel yapıyı irdeledik, sorguladık ve dönüştürdük. Zamanla üçümüzün de sizin modernizm diye bildiğiniz hareket içinde hatırı sayılır bir rolümüz oldu. Ulysses’te ben büyük ve modern bir İrlanda ulusal destanını yarattım. ‘Benim destanım tarih boyunca boyunduruk altına alınmış bir kültürden doğduğu için sözgelimi İlyada, Aeneis, Yitik Cennet veya Gılgamış destanlarından ayrılır.’ Ben 1906 Temmuzu’nda imparatorluk başkentlerinin en eskisi ve en kalıcısı olan Roma’ya gitmek için bir süreliğine Trieste’den ayrıldım. Roma’yı sevmedim. Tekrar Trieste’ye döndüm. Oğlum Giorgio Temmuz 1905’te doğdu, kızım Lucia ise 1907’de. Mc Court’un belirttiğine göre ben bir Yahudi cemaatinin bütün siyasî ve kültürel karmaşıklığıyla ancak Trieste’de içli-dışlı oldum. Trieste’nin kültürel olarak bana sunacağı çok şey vardı. Bu da başyapıtımı ortaya koymak için bulunmaz bir nimetti. Ben özellikle Trieste’de güçlü olan İtalyan fütürist hareketine ve bu hareketin yeni teknolojiye olan merakına ilgi duydum. Şehirde bulduğum modern Avrupa kültürünü özümsemekle yetinmedim; bu kültürün İrlanda’ya taşınmasına aracılık ettim. Trieste’de birkaç sinema varken Dublin’de hâlâ sinema yoktu. Trieste modern dünyayı yakalıyorken Dublin bu konuda bakir kalmıştı. Trieste’deki iş adamların katkısıyla Dublin’deki ilk sinemanın kuruluşuna katıldım. Ben 1904’ten 1907’ye kadar kendimi sosyalist olarak lanse ettim. Ülkeme yurtdışından bakıyor olmak bana çok şey kazandırdı. Karmaşıklığı yurt algılamamak vazgeçemeyeceğim bir ilkem hâline gelmişti. Bu ilkem daha sonraları benim modernizmim olarak bilinecek olgunun esas temelini oluşturdu. Trieste’deki yazılarımda düşünmeden gösterilmiş tepkilere rastlayamazsınız. Yazdıklarımı ince eleyerek sık dokunarak yazdım. Trieste’de olmasaydım dinî ironiyle karışık bir şekilde taşlayan bir yazı yazamazdım. Trieste’de olmak bana İrlanda’ya tersten bakma olanağı verdi. Tersinden bakış benim konferanslarım ile gazeteciliğimi besledi. 1920 yazında Trieste’den temelli ayrıldım.”

“Sanatçı olarak gelişiminde İrlanda’nın rolünden söz eder misin?”

“Trieste yıllarım aynı zamanda benim Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ne dönüşecek olan otobiyografik romanımı yazdığım yıllardır. O günlerde iç dünyam ile dış dünyam arasındaki farklılığı değil, aynı zamanda bu dünyaların paradoksal bir biçimde birbirine bağlılığını da dile getirdim. Beni şekillendiren yıllara dönüp bakmam, yazma biçimimde oldukça etkili olmuştur. Yapıtlarım için bir yayıncı bulacağımdan emin değildim. Trieste’de yaşarken yazma yeteneğime güvendiğim kadar başarısız olacağımdan da korkuyordum. Bir ara yazarlığı tamamen bırakmayı düşündüğüm de oldu. Beni yazmaya iten kendi hayat hikâyemi anlatma isteğimden kaynaklanıyordu. Bu isteğimin altında kendimi gösterme veya buna benzer bir ego yatmıyordu. Benim benliğimi şekillendiren koşulları anlamaya ihtiyacım vardı. İçinde bulunduğum koşulları nasıl değiştiririm üzerinde kafa yoruyordum. Kendimle yaptığım muhasebelerin sayesinde benliğimi şekillendiren tarihsel güçlerin özgül karakterini anlamamı sağlıyordu. Bu yüzden keskin bir tarih bilincine sahiptim. Tarih bilincim Ulysses’i yazma imkânını verdi bana. Kendimi İrlandalı cumhuriyetçiler ile milliyetçilerden ayrı tuttum. Başka bir deyişle İrlanda beni ben yaptı. Trieste’den Zürih’e gittik. Zürih’e gitmek için Avusturya otoritelerine düşman tarafı desteklemeyeceğime dair söz vermiştim. Daha başından beri Britanya’nın savaşını büyük bir mesele olarak görmüyordum, bu konuda bağımsız bir İrlandalı gibi davranıyordum.”

Ulysses’i hangi dönemlerde yazdın?”

Ulysses’in on üçüncü ve on dördüncü bölümlerini Trieste’ye döndüğümde son dört bölümünü Paris’te yazdım. Yapıtın ana gövdesi Zürih’te şekillendi. Senin de tahmin edeceğin gibi giderek bölünen bir hayat yaşıyordum. Yazarlık hayatımın geri kalan kısmında da bu hayatıma devam ettim. Gittiğim her ülkede gündelik hayatın içindeydim. İnsanî sıcaklığın hissedildiği, bana çeşitli deneyimler sunan, zaman zaman da maceralı bir hayatım vardı. Yapıtlarım için yaşadığım hayattan çok şey öğrenmiştim. Yapıtlarım benim gibi seyyar olarak dolaşmadı, romanlarım ayrıldığım İrlanda’da sabit kaldı. Savaştan dolayı hem ben hem de Nora ciddi rahatsızlıklar geçirdi.  Şiddetli bir göz ağrısına yakalandım. Nora’nın da saçları dökülmeye başlamıştı. Ben sosyal, neşeli, içmeyi seven birisi olarak Zürih’te de öyle yaşadım. Bu arada iki flörtüm oldu. Nora’ya göre ben onu bana yazacak malzeme sunacağı için başka erkeklerle çıkmaya teşvik ediyordum. Sürekli olarak Ulysses’i düşünüyordum. Ulysses’i yazma sürecim zihinsel olarak 1911-1912’de devam etti. Ulysses’i yazma fikri Trieste’deyken aklıma koymuştum. Trieste’de on bir kişinin kaldığı küçük bir aile evinde iki yatak arasında mekik dokuyarak Ulysses’in en zor bölümlerinden ikisini bitirmiştim. Paris’te ise iki ayda en uzun bölümün altı taslağını yazdım. Son bölümleri oturarak, çantamı masa niyetine kullanarak yazdım. Yeni İrlanda’nın benim destanıma ihtiyacı olduğunu biliyordum. Dirilişçiler’in benim kendimi özdeşleştirdiğim İrlanda kültürüne ilgileri azdı. Onların kafasındaki İrlanda destanında benim halkım hiç geçmiyordu. Ben her şeyin ötesinde kendi epik niyetlerimi açığa vurmak amacıyla da Ulysses’te Homeros anıştırması yapmak istiyordum. Josephine Teyzem Ulysses’teki İrlanda materyalinin önemli bir kaynağıdır. Josephine Teyzeme Ulysses’i anlayabilmesi için Odysseia’yı okuması gerektiğini söyledim. Ben Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni bitirdikten sonra Ulysses’i yazmaya başladım. Her iki romanım da ustalık ürünleridir. Tek fark bu romanların kökten farklı üsluplarla yazılmış olmasından dolayı çok değişik amaçlara hizmet ediyor olarak görünmesidir. Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’nde baskın olarak dirikesimciliği, serinkanlı düşünsel mesafeliliği ile çoğu zaman umutsuzluğa varan bir melankoli arasında özenle dengeledim. Buna karşı Ulysses her şeyden öte bir güldürü romanıdır. Bastırılmaz bir kahkahayla köpürmektedir. Bu kahkaha yer yer alaycı iğneleyici, felsefî, siyasî, zındıkça dönüştürücü, insanî ve gayrî-insanî, sevecen ve soğuk, muzır ve hatta bazen aşırı muzır olabilmektedir.”

“Paris’e ne zaman vardın?”

“8 Temmuz 1920’de Paris’e geldim. O sıralarda Harriet Shaw Weaver da Londra’da bulunuyordu. Tam bir İngiliz hanımefendisiydi. Soylu ve oldukça ağırbaşlı bir aileden geliyordu. Kendisi feminist, komünist, avangard destekçisiydi. 1914’te Egoist dergisinin editörlüğünü yapıyordu. Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni New York’ta ilk yayımlanmasından sonra 1917’de ilk kez İngilizce tam metin olarak yayımlamıştı. Ayrıca Egoist’te yayımlamak için Ulysses’in bazı bölümlerini basmaya gönüllü Londralı bir matbaacı da bulmuştu. Aile olarak maddî açıdan bu bayana bel bağlamıştık. Weaver, hayatımın geri kalan kısmında da aileme yardım etmeyi sürdürdü. Benim cenaze masraflarımı da o karşıladı. Bana Londra’da ilgi vardı ama bu ilgi büyütülecek düzeyde değildi. İngiliz ve Anglo İrlandalı eleştirmenler beni çok farklı değerlendiriyorlardı. Onlar beni şu üç temel üzerinde okuyorlardı: Sınıf, ırk, cinsellik veya müstehcenlik. Virginia Woolf terbiyesiz diyordu bana. Başkaları ise benim dilimi küçük düşürmeye ve İngiliz geleneğini hedef aldığımı savunuyorlardı. Ailemle birlikte Passy’de üç odalı bir daireye yerleştik. Yazık ki Passy’de uzun süre kalmadık. Tekrar tekrar taşındık. Paris’teki dostlarım beni hafif muhafazakâr ve demode bir figür olarak algılıyorlardı. Paris bana iyi geldi. Company kitapevinin sahibi Sylvia Beach ile tanıştım. Ulysses’i yayımladı. Benim en önemli destekçilerimden biri oldu. Beni Valéry Larbaud ile tanıştırdı. Larbaud İngiliz Edebiyatı’nın Fransa’daki en önde gelen savunucularından biriydi. Fransız okurların haberdar olması için kitabıma dair bir konferans verdi. 1920’lerde Paris sadece avangard sanatçıların ve entelektüellerin şehri değildi. Dünyanın her yerinde farklı insanların yaşadığı bir şehirdi. Yakında Finnegans Wake üzerinde çalışmaya başlayacaktım. O dönemde yıldızım parladı.”

“Finnegans Wake hakkında neler söylersin?”

“Kitaba en başta Work in Progress adını koymuştum, kitap bitmek üzereyken Finnegans Wake adını aldı. Bu kitap benim eski kitaplarımdan daha farklı bir üsluba sahipti. Jolas’la Transittion Avangard adlı bir edebiyat dergisinin kurucusuydular. Finnegans Wake’in taslaklarıyla bazı kısımlarını 1927’de bu dergide tefrika etmeye karar verdim. Kitabın alımlanması açısından önemli sonuçlar doğuracaktı. Yapıt okuyucu tarafından ürkütücü kapalı ve zor olduğu kadar soyut ve modernist bir yetenek gösterisi olarak yorumlandı. İrlanda’yla bağlarımı çoğaltarak zenginleştirip derinleştirmekle kalmadım, aynı zamanda daha görünür hâle getirdim. İrlanda’da Trieste veya Zürih’te olduğumdan daha çok aranır hâle gelmiştim. Yasaklı Yazardan Yasaklı Şarkıcıya başlıklı methiye yazımda kendimi Sullivan’la bir tuttum. Yazıma Sullivan’ın İngiltere’de yasaklı veya hiç değilse tanınmıyor olmasından şikâyet ettiğimi belirttiğim bir giriş yazısıyla başladım. Ben bazen kuvvetli bazen de kırılgan ve heyecanlıydım. Gözlerim her zaman zayıftı. Gözümden ameliyat geçirsem de iris iltihabı sık sık nüksediyordu. Öyle ki ataklarımın birinin ağrısından kurtulmak için yüksek dozda kokain aldım. Eklem iltihabının yanı sıra ağzımda çekilmesi gereken bir sürü çürük diş vardı. Çayıma süt ve şekeri Nora’nın katması gerekiyordu gözlerimden dolayı. Yürüyüşe çıkamıyordum, baston taşımak zorundaydım. Wake üzerine yaptığım çalışmanın gerginliğinde kendimi bazen yorgunluktan ikiye katlanmış gibihissediyordum. Midemden yaşadığım sorun yetmiyormuş gibi kızımla da aramızda sorunlar vardı. Biz ailece Paris’e vardığımız zamandan beri Lucia büyük bir istekle dans eğitimi almış ama dansçılığı meslek olarak seçme gücünü kendinde görmemişti. 1920’lerin sonunda depresyon belirtileri kendini gösterdi. Benim ellinci doğum günümde annesine bir sandalye fırlattı. Daha sonra da katatonik bir epizod yaşadı. Yıllarca sürecek bir kriz dönemi ile hastanede yatma macerası başlamış oldu. Bir süreliğine Jung’un hastası oldu. Onun ömür boyu hastanede tedavi görmesine gönlüm razı olmadı. 1936’dan itibaren yaşamını hastanede geçirmesine mecburen razı oldum. 1938’de gelinim Helen da ruhsal bir çöküntü yaşadı. Artık yaşadıklarımdan dolayı kendimi acıların adamı olarak görüyordum. Tüm bu gelişmelere karşı tüm zamanımı yapıtımı tamamlamaya verdim. Bazen kendimi İrlandalı halk ozanının modern bir versiyonu olarak hayal ediyordum. Ulysses ve Wake yapıtlarımda geniş yer tutan hukuk, müzik, tarih alanlarında ilim tahsil ediyordum. Aynı zamanda iktidardakilerin korktuğu efsanevi yergicilerden biriydim. İrlanda’nın beni dinlemesi gerektiği konusunu tekrar tekrar dile getiriyordum. Wake’i mide kramplarıma rağmen 1938 sonlarında bitirdim. Roman 4 Mayıs 1939’da piyasaya çıktı. Dört ay sonra da savaş ilân edildi. Lucia,  Paris dışında bir akıl hastanesinde kalıyordu. Giorgio ve Helen ayrı yaşıyorlardı. Helen geçirdiği ruhsal sarsıntıdan dolayı hastaneye kaldırıldı. Ben ve Nora Paris’e gitmek üzere Lucia’dan ayrıldık. Üzgündüm. Kızımdan ayrıydım. Karın ağrısından yatamıyordum. Günlerim genellikle bitkinlikle geçiyordu. 1940 yılının Aralık ayında ailece oradan da taşındık, Lucia hariç. 13 Ocak 1941’de delinmiş ülserimden ve karın zarı iltihabından dolayı saat gece ikiyi çeyrek geçe öldüm. Benim ruhumu artık başkaları yaşatacaktı. Bir rahip Nora’ya Katolik cenaze merasimi isteyip istemediğini sorunca Nora da ‘bunu ona yapamam’ diye cevap verdi. Finnegans Wake benzersiz bir başarıdır. ‘Onunla başa çıkmayı denemiş insanları büsbütün afallatıp yılgınlığa sürüklemiştir. Ayrıca kendine özgü bir hayran kitlesini Wakeçiler’i yaratmıştır.’ Başlarda okuyucuyu korkutan yapıta özgü bir dille karşılaşıyor okuyucu. Bu dil altmıştan fazla yaşayan ölü dilin izlerini taşıyor. Wake’i yorumlayanlar Wake’in içinden bir öykü çıkarmaya epey zaman ve çaba harcamıştır. Yapıtla bütünleşmiş kahramanları ayrıntılı şekilde açıklamayı ihmâl etmemişler. Ne ki tüm bu çabalarla elde edilen veriler tartışmaya açıktır. Yapıtta ismi ve sembolik işlevi olan belli belirsiz figürlerin yer aldığı açıktır. Gerçekte figürlerin izlerini sürmek ve bu izlerden yola çıkarak belli sonuçlara ulaşmak en azından kayda değer bir kesinlikle birbirinden ayırmak zordur. Kaldı ki, yapıtın ilerleyen bir olay örgüsü de yoktur. Okuyucu yapıtı yılmadan okumaya devam ederse yapıtın belli bir modernist estetiğin, felsefî iddianın ya da dil kuramının enikonu ayrıntılandırması olduğu tezinin sadece okurların çabasının kifayetsiz bir tesellisi olmakla kalmayıp birçok tartışmaya da açık olduğu anlaşılacaktır. Yapıtıma dair arkadaşım Nino Frank şu saptamayı yaptı: ‘ İrlanda’nın anıttaş kültüründen (kromlekler, dolmenler, menhirler, geçit mezarlar)  habersiz olabilir ama Joyce öyle değildi. İrlanda’nın anıttaşları gibi Finnegans Wake de yoruma karşı koyan süslemelerle bezenmiş, oylumlu, garip ve gizemli bir yapıya sahiptir. Yer yer bir cenaze merasimi için yazıldığı düşünülebilir. Hem bir ansiklopedi veanıt, hem de halkın yaşamına ve tarihine müthiş bir tanıklık işlevi görmektedir.’ Bu saptanmaya karşı çıktığım taraflar oldu. Ben zaptedilmiş bir kültürü anmak istiyordum. Bir o kadar da onun tarihsel görünmezliğini de anma eyleminin içinde yazımla sezdirmek istiyordum. Wake’de karakterler, olaylar, sahneler, doğa manzaraları ve şehir manzaraları varsa bunlar özünde İrlandalıdır. Ayrıca Wake tarihsel bellekten çok daha fazlasını anlatmaktadır. Eğer yapıtım bir anıtsa sıra dışı bir anıttır. Yapıtım özellikle sömürge tarihiyle ilgili olduğu gerçeği kritik önem taşır. Bir sömürge tarihi anıtı, felaket, yenilgi ve umutsuzluk imgesini bir yere sabit kalma riskini taşır. Benim buna çözümüm İrlanda tarihini, İrlanda’daki fiili ve olası değişimle ilgili bir düşünceyle ve dünyaya açık bir İrlanda’yla birleştirmektir. Ulysses’in başındaki Stephen gibi Wake’te İrlanda tarihinin kâbusuna mütemadiyen geri döner. Wake, tarihsel kalıplardan kurtulma ve tekrar bu kalıplara saplanma meselelerinin etrafında dönüp dolanır. Wake İrlanda’nın özgürlüğe kavuştuktan sonraki sorunlarının bilincinde olduğu gibi tarihsel kökenlerinin de gayet ayırdındadır. 1980’de Beckett,  bana şu iltifatı yaptı: ‘Gitmeden önce, onun kahramanca eserleri ve kahramanca varlığı önünde bir kez daha yerlere kadar eğilme fırsatı bulmuş olmaktan kıvanç duyuyorum.’

“Ben de seninle dost olduğumdan dolayı kendimle kıvanç duyuyorum. Seni sevgiyle kucaklıyorum.”

“Ben de Bedriye aynı duygularla seni sevgiyle kucaklıyorum.”

Kaynak: ANDREW, Gibson. James Joyce. Çeviren: Orhan Düz. Yapı Kredi Yayınları.

Yazar: Bedriye Korkankorkmaz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.