Sanat, diğer kültürlere açılan bir pencere sunmak için dillerin ve metinlerin sınırlarının dışına uzanır. Sanatsal güzellik ve estetik, zaman ve mekânın ötesine seyahat edebilirken kültürel ve etnik sınırları aşabilir ama aynı zamanda sanat, belirli bir zaman ve mekanda ifade edilen belirli bir kültürün değerlerini ve ideallerini yansıtabilir. Bu makale özellikle İslami sanatlar üzerinde durarak, güzellik ile kutsal arasındaki, kişinin karakteri ve arzusu arasındaki güzellik ve naiflik arayışı ve doğa ile vahiy arasındaki yakın ilişkiyi araştırıyor.


“Bu çadır nedir? İnci dolu bir okyanus mu? Süslü bir kasenin içindeki çok parlak on bin tane mum mu?” [Nasir Khusraw – 11. yüzyıl]

Bu şiirde, Nasir Khusraw yaratılışın güzelliğinden öncesinin derin huşu hissini ifade eder. Kuran’ın “Onlara işaretlerimizi hem âlemin ufuklarında, hem de kendi ufuklarında göstereceğiz” ayetini şiirin merkezine alır. (41:53). Doğa kitabına, yaratanın varlığını besleyen sembollerle dolu bir olgu olarak bakar. Şairin elindeki kelimelerin bir boya fırçası gibi, Khusraw, gece gördüğümüz gökyüzünün hareketli tarifini yıldızların parlaklığını, incilerin yumuşak hissi ve mumların ılık ışıltısıyla karşılaştırarak yapar. Aynı zamanda, yıldızlarla aydınlanmış gökyüzü imajını, okyanus boyutunda bir çadır, parlayan kocaman cam bir kase olarak verirken, evrenin inanılmaz büyüklüğünden haz duyar.

Sanat, başka kültürlere açılan bir pencere sunmak için dilin ve metinlerin kısıtlamalarının üstesinden gelir. Kulağa ve göze hitap ederek, tanıdık olmayan dünyalara bir tanesini daha ekler. Çoğu zaman, görsel sanatlar ve sahne sanatları aracılığıyla başka bir kültürü tanımak, sadece yazı ve gelenekleriyle tanımaktan daha derin ve hareketlidir.Bu, birbirinden uzak ve ticarete dayalı hiçbir bağlantı kurmayan insanlar arasında bir köprü oluşturabilen bir şeydir. Sanatın güzelliği ve estetiği zaman ve mekânda seyahat edebilir, kültürel ve etnik sınırları aşabilir. Ayrıca, ortak bir dine veya ırka sahip olmayanlar arasında ortak bir ahlak anlayışı yaratabilir. Örneğin Endülüs’te Mudejar sanatlar (Endülüs Emevi Devletinin yıkılmasından sonra İspanya’da kalan yerli Müslüman Arapların (müdejar) yarattıkları, hem Gotik hem İslami özellikler taşıyan mimarlık ve bezeme biçimi.) sadece Müslümanlar tarafından değil Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından da takdir edildi ve geliştirildi. Özellikle tekstil, seramik, halı, fayans, metal eşya, çeşme, kemer ve bahçelerin süslemelerinde ve tasarımında bulunan dekoratif sanatlar, toplumda kendilerine daha geniş bir kullanım alanı yaratırlar.

Aynı zamanda, sanatsal ifadenin cazibesi kültürleri aşarken, sanat belirli bir kültürün değerlerini de yansıtır. İslam sanatı, belirli bir yer ve zamanda ifade edilen İslam’ın zamansız ideallerini yansıtmaktadır. Hem kalıcı manevi değerleri hem de yerel estetik ve işçilik kavramlarını sergilerler. İslam Sanat’ı, bir ve çok kavramı üzerinde çalışır: birçoğunun lütufkar kaynağı ve birçoğunun bir’e geri dönüşü. Bu eserler, insanları Tanrı’nın yakınlığına, gizemine ve duyuların aracılık ettiği estetik deneyimlere, yaratılışın harikasını yansıtan deneyimler yoluyla yönlendirirler. İslam kültürlerinde, sanatın sadece sanat uğruna değil, Tanrı’nın varlığının güzelliğini sürekli olarak hatırlatmak için var olduğu söylenir. Her iki tabiat (Tanrı’nın yaratımı) ve sanat (insan yaratımları) İlahi merhametin bir parçası olarak anlaşılmaktadır.

İslam sanatında güzellik ve kutsal arasında bir bağlantı vardır. Kur’an, Tanrı’nın yaratıcılığının sonsuz mucizelerine tanıklık etmek için insanlara ilham veren ayetler ile doludur. ”Ayaf” kelimesi sadece Kur’an’ın vahiy ayetlerine değil, aynı zamanda yaratılışa da gönderme yapar. İlahi yaratıcılık ve bilgelik ayette ifade edildiği gibi tüketilemezdir: “Yeryüzünde bulunan ağaçlar kalem olsa, denizler de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha gelip ona yardım etse ve Tanrı’nın kelimeleri yazılsa, yine bunlar tükenir, Tanrı’nın kelimeleri tükenmez.” (31). : 27). Tanrının yaratma gücü sadece devamlı ve sınırsız değil aynı zamanda da bir amaç uğrunadır: De ki: Bütün bunları boş yere yaratmadın (3: 191). İslami sanatlar, yaratılışın, yaratıcılığın ve yaratanın düşüncesini ve hatırlanmasını (dhikr) içerir.

Sanatçı, peygambere sadakat vaat eden ve Tanrı tarafından yönlendirilenlerle birlikte Tanrı’nın Elindeki kalem gibi olmayı amaçlamaktadır: “Tanrı’nın Elleri, onların ellerinin üzerindedir” (48:10). Hattatın duası, kusursuz teslimiyet, konsantrasyon ve bağlılık yoluyla Tanrı’nın Elinde bir araç olmaktır. Yaratıcılığın ve aklın bir simgesi olarak, Hz. Muhammed’e bildirilen ilk ayette kalemden söz edilir: “Dinle! Tanrı’nın en çok bağışladığı kişi, kalem ile insanlığa bilmediklerini öğretir.” (96: 3). İslam sanatının en ayırt edici ve işlenmiş hali olan Hat, ruhun geometrisi olarak tanımlanmıştır. Hat sanatının kurucusu ve Kufi üslubunun mucidi olarak bilinen Hz. Ali, “Kur’ân’ın tamamı Fatiha’da yani Kuran’ın açılışındadır” der. Sınırsız bir çizgi, şekil ve anlam çeşitliliği çizen tek bir noktadan yola çıkarak, kaligrafi mükemmel kontrol, denge ve orantı gerektirir. En güzel hat, bu yüzden arınmanın bir işaretidir ve el, zihin ve ruh disiplinini işaret eder. Her insan hayatı, mecazi olarak, devam eden bir senaryo ya da sanat eseridir; Her insan ise kendi hayatını yazan bir kalemdir. Sanatta olduğu gibi, hayatta, bireyin, tekrarlanan teslim anları İslam aracılığıyla, kendisi tarafından Tanrı’nın elinin rehberliğiyle yazılır.

İslam’da, güzellik arayışı ile doğanın iyileştirilmesi arasında yakın bir ilişki vardır. Güzelliğin estetik arayışı, sanatçı evrenin içkin karmaşıklığını ve karışıklığını içsel olarak sezen ve algılayan dünyada var olma yolunu geliştirdiği için etik bir dürtüye sahiptir.. Bu bakımdan sanatçı, içsel niteliklerini takdir etmek için bir şeylere çok önem veren bilim insanının mizacını paylaşır. Hem güzellik arayışı hem de buna verilen yanıt, ufukta ve kendiliğindeki ilahi gizemlerin belirtilerine dikkat çeken belirli bir ruh halini ve disiplini besleyen bir eğilime dayanır. Ruh’un cennet bahçelerindeki dostlarını anlatan Kur’an ayetinde güzellik ve iyilik tek bir şey olarak ele alınır “iyi ve güzel bir arada bulunur” (55:70). Duyguların güzelliği algılamasındaki rolü çok önemlidir, dindarlık ve saflık bir arada bulunmalıdır. Güzelliğin peşinde koşmak, arzu ve karakterin kusursuzluğuna bağlıdır. İslami düşüncede bu, alt ruhun (nefsin) benliğin yüksek maneviyata (ruha) dönüşmesini teşkil eder.


Sempozyumunda Plato, güzelliğin algılanması için eğitimin, benliği evren içinde doğru bir yönelime götürdüğü ve insan yaşamını mükemmelleştirmek için vazgeçilmez olduğunu ısrarla savunur. Aslında, güzelliği algılamak için en yüksek yeteneğe sahip olanların ölümsüzlüğe dokunmaya en yakın olanlar olduğunu ileri sürer. Bu algı, ancak güzel nesnelerden alınan keyif değildir. Daha da önemlisi, güzelliğin düşünceler, duygular, eylemler ve toplumlar arasında ayırt edilmesine işaret eder. Plato için, güzelliği algılamak için bir insanı eğitmenin nihai amacı, gerçek erdemleri ortaya çıkarmaktır. Benzer şekilde, İslam estetiğinde güzelliğin algılanmasının ahlaki etkileri olduğu düşünülmektedir. Güzelliğe karşı duyarlılık aynı zamanda tüm güzelliğin kaynağına yani tanrıya şükran ifadesi olduğu için, ahlaki sorumluluk için gerekli olan bir cömertlik ruhaniyetine sahip olmaktır. Bunun nedeni, sonuçta, tüm sanatların cömertlik eylemlerinden kaynaklanmış olmasıdır, çünkü sanatçı, çoğu zaman sıradan insanın bakış açısının  ötesindeki gerçekliğe dair anlayışları paylaşır. Kitap okuyucularının entelektüel ufuklarını genişletmesi gibi, İslam sanatı da izleyicinin gözünü, görünürdeki görüşün ötesinde yaşam vizyonunu genişletmek için eğitir.

Sanatsal çaba, bu nedenle dünyaya katılmanın belirli bir yoludur. Sanatsal yaratımda, en sıradan nesnelerden ibadet en yüce olanlara (Elhamra) kadar her türlü çaba, bir şeyin, bir çiçek, tuğla, kaya kristali ya da kar tanesi gibi bir şeyin doğasının düşünülmesini gerektirir. Bir çiçeğin yanından geçerken, onun varlığına gerçekten ilgi duymaksızın, onu bilinçsizce görebiliriz. Ama aynı çiçeğin yanından geçen bir sanatçı ona farklı bakar. Güzellik ve yapıyı en sıradan bir şekilde algılamak için eğitilen sanatçı, çiçeğin güzel şeklini, yapraklarının yumuşak dokusunu, merkezinin etrafında dönme biçimini, renklerinin doygunluğu ve renk tonlarını ve lezzetini ve sakinleştiriciliğini fark eder. Çiçeğe bu şekilde dikkat ederek, sanatçı kendi içinde kendini kaybeder ve bu güzel anlarda kendisini çiçeğin güzelliğine teslim ederken, minnetle onun gizemini sindirir.

Doğanın algısal göze verdiği bu cömertlik, iç dünyasını değiştirir ve Tanrı’nın yaratılışıyla, çiçek de dahil olmak üzere içinde bulunan herşeyin nasıl tedavi edilmesi gerektiğini yöneten bir ilişki ortaya koyar. Böylelikle, vahiyin kutsal ayetleri kadar anlamıyla doymuş olan doğa sayfalarıyla çok şey öğrenilebilir. Dünyayı sadece bakmayı değil algılamayı sağlayan bir gözle öğrenmek, aynı zamanda derin bir alçakgönüllülüğe giden bir yoldur ve Adem’in ve onun soyundan gelenlerin (yani insanlık) Tanrı’nın yaratışına özen göstermesi için gerekli olan etik zorunluluğun altını çizer. İslam sanatlarının merkezi ahlakı, “Hangi yöne dönüyorsanız, Tanrı’nın yüzüdür” (2: 115) gibi yaşamaktır.

Yazar: Tazim Ft. Kassam
Çeviri: Rüveyde Müge Turhan
Kaynak: islamic-arts

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.