Yazının 1. bölümü için tıklayınız.

Liberal ve çok kültürlü bir toplumda hayatın anlamının ne olduğunu devlet söyleyemez.

Beck’ten önce psikoterapi delilleri esasen terapistlerin vaka çalışmalarından oluşuyordu. Psikoterapinin şöhreti, örneğin, Freud tarafından yazılmış, bir avuç dolusu kabul edilmiş, “Kurt Adam”, “Dora” ve “Anna O.” gibi vaka çalışmaları üzerine kuruluydu. Bu yaklaşımdaki sorun, delillerin belli bir olaya ilişkin ve yinelenemez olması, terapistin hastanın gelişimine dair şahsi açıklamalarına dayalı olmasıydı. 1895 yılında Freud’un Anna O. vakasında muhtemelen yapmış olduğu gibi, terapistlerin kendi tedavilerinin başarılarını abartma ihtimalleri de vardı.

Beck’in radikal yeniliği, hastalardan kendilerini nasıl hissettiklerini dört dereceli bir ölçek üzerinde belirtmesini isteyen bir anket geliştirmesiydi. 1961 yılında ise 21 soruyla hastanın inançlarını ve duygusal durumunu ölçen Beck Depresyon Envanteri’ni (Beck Depression Inventory, BDI) geliştirdi. Envanter aşağıdaki gibi sorulardan oluşmaktadır:

0 Kendimi başarısız hissetmiyorum.
1 Kendimi ortalama bir insandan daha başarısız hissediyorum.
2 Hayatıma geri dönüp baktığımda, birçok başarısızlıkla karşılaşıyorum.
3 Kendimi tamamen bir başarısızlık örneği olarak görüyorum.

Beck, insanların olumsuz inanç ve duygularının yoğunluğunu ölçerek, duyguları nicelik olarak değerlendirip veri haline dönüştürmenin bir yolunu keşfetti. Envanterini, yani BDI’yı kullanarak kişinin BDT süreci öncesinde ve sonrasında nasıl hissettiğini niceliksel olarak ölçebildi. BDI’ya göre 10 ila 20 haftalık BDT sürecinin ardından, depresyonla baş eden kişilerin yaklaşık yarısının majör depresyonun tanı ölçütü olan semptomları göstermedikleri görüldü. Elbette en önemlisi şuydu ki bu sonuç başka terapistler tarafından da rastgele seçilmiş kontrol grupları üzerinde yinelenebildi. BDT ile sosyal kaygı bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğu gibi duygu durum bozuklukları için benzer iyileşme oranları görüldü.

Beck delil temelli terapi çağını başlatan kişiydi. Ancak böylece hem kendine hem de Ellis’e ilham olmuş antik felsefeye kökten değişiklikler yapmış oldu. Bilimsel yollarla ölçülemeyecek tanrısal veya logos gibi, erdem veya ahlaksızlık gibi, iyi toplum veya diğer insanlara karşı olan etik yükümlülükler gibi her şeyi çalışmalarından eledi. Bir keresinde Beck’e Platon’un birtakım toplumsal formların insanları belirli duygusal bozukluklara ittiği konusundaki fikrine katılıp katılmadığını sordum. Bana şöyle cevap verdi: “Deneysel dayanağı olmayan bir düşünceyi yok saymakta pek istekli değilim.” BDT’nin cevaplarının yetersiz kaldığı çok şey var. İnsana kendini nasıl yönlendirmesi gerektiğini öğretiyor; ama hangi yöne gitmemiz gerektiğini veya hangi tür toplumsal yapının bizleri geliştirip ilerleteceğini söylemiyor.

Birleşik Krallık’taki IAPT gibi BDT’ye hükümetin sponsor olması sadece psikoterapi tarihinde değil, felsefe tarihinde de ilginç bir momenti bünyesinde barındırıyor. Bu bir nevi Stoacı kendini yönetebilme tekniklerini milyonlarca insana öğretiyor. Bu da sağlık hizmeti olmasının yanı sıra, bir yetişkin eğitimi uygulaması oluyor. Bugün gelinen boyut ise Atina’da sokak köşelerinde öğretim yapan Stoacıların hayalinin çok ötesinde. İlk Stoacılar politik eserler vermiş olsalar da eserleri eskiyip yok oldu ve sonrasında Romalı Stoacılar Stoacılığı elitlere yönelik kişisel gelişim olarak algıladılar. Romalı Stoacı imparator Marcus Aurelius, dilerse Stoacılığı bütün imparatorluğa yayabilecek bir konumdaydı; ama onun politikanın sınırları konusundaki algısı kötümser yöndeydi. Meditationsadlı eserinde şöyle yazıyordu: “Platon’un ideal refah seviyesine ulaşmayı ümit etmeyin. Zira kim bir kişinin sanılarını değiştirmeyi ümit edebilir? Ve sanılarda bir değişiklik olmadan da ortada kindar bir itaat ve sahte bir rızadan başka ne bulunabilir?”

Duygulara yönelik Stoacılık terapisinin kitlelere devlet tarafından öğretilebileceğini çok az kişi öngörmüştü. İskoç filozof David Hume, “The Sceptic” (Şüpheci, 1742) başlıklı makalesinde “insanların büyük çoğunluğu etkili bir şekilde, felsefe üzerinde her tür hak iddiasından ve o çok övülen zihnin ilacından dışlanmışlardır… Felsefenin hükümdarlığı birkaç kişiyi kapsıyor, bunlara binaen felsefenin yetkinliği çok zayıf ve kısıtlı durumda.” diye yazmıştır.

Birleşik Krallık’taki IAPT programının en az iki tedavi seansı esas alınarak elde edilen ilk sonuçları %42 iyileşme oranıyla Hume’un tahminlerinden çok daha iyi. Şimdiyse IAPT; çocuklara yönelik hizmetler, duygu kökenli kronik fiziksel durumların tedavisi, Kronik Yorgunluk Sendromu veya ME gibi sebebi açıklanmamış durumların tedavisi gibi farklı alanlarda da sosyal yardım hizmetleri sunuyor. IAPT tarzı bir programın Norveç’te de pilot uygulaması yapılıyor.

Şimdiye kadar birtakım uygulamaya ilişkin sorunlarla da karşılaşıldı. Görevliler bazen yetkin olmadıkları alanın dışına çıkıyor ve kendilerini eğitim almadıkları ciddi bir hastalığı tedavi ederken bulabiliyorlar. Başarıyı ölçmek ise başlı başına karmaşık bir eylem zira akla, başarının salt iyileşme oranları ölçüt alınarak mı hesaplanması gerektiği sorusu geliyor ki bu da kurumları kolay vakaları almaya böylece iyileşme oranlarını ve maddi desteklerini güvende tutmaya sevk edebilir.

BDT’ye gelen en yoğun eleştiri; BDT’nin kişinin fakirlik, işsizlik gibi olumsuz çevresel sorunlarla karşı karşıya olabileceğinden ziyade, kişinin düşünce hatalarına fazla odaklanıyor olması. Stoacılık da benzer şekilde, politikayı göz ardı edip kişilerin kendi zihinlerinin sığınağındaki mutluluğu bulma kapasiteleriyle ilgilenmişti. BDT ve Stoacılık politik anlamda sessiz olma eğilimi gösteriyor. Stoacılık antik Roma’da, Hıristiyanlığın aksine, kitle felsefesi olmayı başaramayabilirdi zira birbirine yakın ve sevgi dolu toplulukların ehemmiyetini asla anlayamamıştır. BDT, özellikle bir terapistin olmadığı ve kişinin sadece bir bilgisayarla etkileşim içine girdiği bilgisayarlaştırılmış BDT, kesinlikle atomcu sayılabilir (ilginçtir ki bu yöntem birçok insanda işe yarıyor gibi görünüyor).

Seligman, tıpkı 15. yüzyılda Medici’nin servetini Platoncu felsefenin Floransa kültüründe yayılması için harcadığı gibi hükümetin de vatandaşların gelişmeleri için bu bilimi yaymaya maddi destekte bulunması gerektiğine inanıyor.

Profesör Clark IAPT’nin toplumsal bir boyutu olduğu konusunda ısrar ediyor: IAPT sadece düşünce ve duyguları değiştirmeye yoğunlaşmıyor, aynı zamanda borç danışmanlığı, istihdam önerileri gibi sosyal hizmetleri de bünyesinde barındırıyor. “Biz ya şunu ya da bunu yapıyoruz diye bir şey yok. Toplumsal sorunlarla ilgili elimizden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışıyoruz; aynı zamanda insanlara bu sorunlarla baş edebilmeleri için zihinsel beceriler kazandırmaya çalışıyoruz.” diye açıklamıştı bana. Bende ise 2001 yılında katıldığım BDT’nin uygulandığı grup deneyimi özellikle etkili oldu. IAPT başlangıçta grup terapisine ağırlık vermiyordu fakat bazı IAPT merkezleri daha çok grup çalışmasına yer verme yoluna gitti. Güney Londra ve Maudsley IAPT’de terapist Kate Hannay şöyle söylüyor: “Depresyon terapi grubumuz oldukça popüler. İnsanlar aksatmadan grup terapisine katılıyor ve terapiyi sevdikleri kadar orada sosyalleşmeyi de çok seviyorlar.” IAPT aynı zamanda toplumsal destek gruplarıyla bağlantı kurmayı öğreniyor ve bu da BDT’nin göz ardı ettiği müzik, dans, spor, aktivizm ve inanç alanlarındaki boşlukları doldurmaya yardımcı oluyor.

Yaralı bir ruhu iyileştirmek ayrı bir şey ama mutluluk için milli teşvik ne kadar ileriye gitmelidir? Platon ve Aristoteles gibi antik Yunan filozofları, devletin vatandaşlarına “eudaimonia” (saadet) durumuna veya gelişmeye doğru aktif rehberlik sunması gerektiğini düşünüyorlardı. Eudaimonia’nın uzmanlarca (yani kendileri) keşfedilebileceğine ve vatandaşlara (en azından zengin ve erkek vatandaşlara) öğretilebileceğine inanıyorlardı. BDT o kadar ileriye gitmiyor. Neticede bir din veya bir ideoloji değil. Örtülü ahlaki erdemler içeriyor (kendini bilmek ve öz disiplin gibi Sokratik erdemler) ama iyi yaşam ya da iyi toplum gibi açık dogmalara sahip değil. BDT’nin erdem açısından bir boşluğu ya da anlam eksikliği olduğunu söyleyebilirsiniz ama size şunu rahatça savunabilirim ki liberal ve çok kültürlü bir toplumda devletin bizlere hayatın anlamının ne olduğunu söylemeye hakkı yoktur.

BDT insanlara nasıl yaşamaları gerektiğine dair reçete sunmakta temkinli olabilir. Fakat BDT’nin bulgularından yararlanan ve Abraham Maslow gibi psikologların hümanist yaklaşımlarıyla BDT’yi bir araya getiren Pozitif Psikoloji ise daha az çekingen davranıyor. Pozitif Psikoloji, Aaron Beck’in Pennsylvania Üniversitesi’nden genç meslektaşı Martin Seligman tarafından geliştirildi. 1998 yılında Seligman psikolojinin “bireyleri, aileleri ve toplumları iyileştirip geliştirme”ye yardımcı olabilmesi gerektiğini yazmıştı. Pozitif Psikoloji, BDT tarzı teknikleri kişilerin duygusal bozukluklarını alt etmelerine yardımcı olmanın yanı sıra, herkesin daha da iyiye gitmesine destek olmak için de kullanıyor. Seligman iyi olmak ve gelişmekteki beş temeli şu şekilde tanımlıyor: olumlu duygu, meşguliyet veya akış, ilişkiler, anlamlılık ve başarı. Seligman, bunların hepsinin Beck Depresyon Envanterine benzer anketlerle bilimsel olarak ölçülebileceğini savunuyor.

Seligman, tıpkı 15. yüzyılda Medici’nin servetini Platonik felsefenin Floransa kültürüne yayılması için harcadığı gibi hükûmetin de vatandaşların gelişmeleri için bu bilimi yaymaya maddi destek olması gerektiğine inanıyor. Seligman fazlaca başarı da elde etti. 2010 yılında Birleşik Devletler Ordusu, Seligman’ın tasarladığı “toparlanma eğitimi” programına 125 milyon dolar harcadı. Artık her bir Amerikan askeri duygusal ve ruhsal sağlamlıklarını ölçen bir dizi psikometrik teste tabi tutuluyor. Aynı zamanda Avrupa’da 2011 yılı Aralık ayında Avrupa Konseyi başkanı Herman Van Rompuy, 200 tane dünya liderine Leo Bormans tarafından yazılmış olan The World Book of Happiness(Dünyanın Mutluluk Kitabı) kitabını gönderip “bu bilginin sokaktaki erkek ve kadınlar için ulaşılır olmasının vakti geldi” diyerek liderlerden Pozitif Psikolojiyi kamu politikalarının mihenk taşı haline getirmelerini istedi.

İşte bu noktada biraz gerildim. BDT’nin sonuç ölçümüne odaklanmasını hoş karşılıyorum zira geçmişten günümüze gördüğümüz üzere, terapide kanıt eksikliği gerçekten çok kötü fikirlerin insan hayatına zarar vermesine sebep olmuştur. Lakin deneye dayalı olarak neyin ölçülebileceğine dair sınırlarımız var. Pozitif Psikolojinin, samimi olmayan yanı kişinin gelişme derecesinin bilimsel olarak ölçümünün yapılabileceğini savunması ki aslında her şey gelişmeyi nasıl tanımladığınıza bağlı. Gelişmenin her bir tanımı anketlerle ölçülemez; mesela bir anket nasıl olur da kişinin erdem ve başarılarını, hayatının anlamlılığını ya da Tanrı’ya olan yakınlıklarını ölçebilir?

Liberal bir birey olarak, şahsen devletin BDT sağlamasını iki sebepten ötürü olumlu buluyorum. Birincisi, hayatın anlamının ne olduğu sorusunu ucu açık bırakıyor ve ikincisi, gayet etkili bir yöntem ve insanlardan çokça talep görüyor (Bu arada, daha çok çeşitli kanıt temelli terapinin mevcut olması gerektiğini düşünüyorum). Devletin iyi bir hayatın ne olduğunu işaret eden kapsamlı bir teoriyi vatandaşlarına rızaları dışında dayatması ise tamamen farklı bir konu. Hükümetlerin sözde bilim kullanarak ahlaki paternalizmi gizliden içeri sokmaları konusunda ihtiyatlı bir tavır takınıyorum. Pozitif Psikolojiye bağlılığımıza göre niteliğimizin belirlendiği bir toplum Orta Çağ’a geri dönmüş demektir.

İşte bu sebeplerden, felsefenin temel taşlarının yeni oluşmakta olan “refah politikası”nda önemli bir role sahip olduğu kanısındayım. Eğer hükümet gelişmemize yardımcı olmak istiyorsa, hepimizin gelişmenin anlamına göre karar verebileceğimiz yerler ve yollar hâlihazırla bulundurulmalı. Psikoloji kişisel gelişim tekniklerinin etkililiğini ölçebiliyorken, felsefe bu tekniklerin uygun son ve amaçları üzerinde düşünebilmeyi öğretiyor. Yani felsefe bize anketlerle kolayca ölçülemeyecek bir şeyi öğretiyor: Kendimiz için düşünebilme kapasitesini.

2013 yılı Mayıs ayıydı. Sekiz kişi daire şeklinde oturuyorduk. Güney Londra’da bulunan, insanların gelip yeni hünerler öğrendiği ve ufuklarını genişlettiği “iyileşme okulu”ndaydık. Buradaki insanlar en geniş anlamıyla iyileşme sürecindeler, kimi bağımlılıktan, kimi zihinsel hastalıktan, kimi de evsizlikten, yani hayatın en büyük zorluklarından kurtulmaya çalışıyordu. Bense BDT’nin nasıl antik felsefeden fikir ve teknik edindiğini açıklayan bir atölye yürütüyordum. Orada Sokrates, Epiktetos, Diyojen ile ilgili konuşuyorduk. Yunan filozoflarının iyi yaşam nedir sorunsalına nasıl da çeşitli ve birbiriyle yarışan tanımlamalar yaptığı üzerine sohbet ediyorduk ve ben de grubumuza sizin tanımlarınız nelerdir diye sordum. 20’li yaşlarının başında ve önceden evsiz olan bir kız şöyle söyledi: “Kinik Diyojen ile aynı fikirdeyim. İçsel uyumu sokaklarda yaşamak gibi zor durumlarda bile bulabiliyorum. Birçok insan için bu bir facia olabilirken benim için sadece geçici bir terslik.” OKB’den kurtulma sürecinde olan başka bir kadın ise iyi bir hayatın, başının üzerindeki çatı ve içindeki huzur olduğunu sessizce dile getirdi.

Son yanıt ise grubun en konuşkan üyesi, Kenya West’inkiler gibi güneş gözlüğü takmış kıpır kıpır siyahî bir genç olan Ronnie’den geldi. Ronnie başlarda Stoacı felsefe ve geleneksel kültürün zehirli etkisine direnme fikirlerine çok hevesliydi. O yüzden ona “Eee Ronnie, senin için iyi yaşam felsefesi nedir?” diye sordum. Biraz düşündükten sonra “Deliler gibi para, deliler gibi etiket ve bir sürü kadın” deyip biraz daha düşününce şu cevabı da eklemeden duramadı: “Biliyorum ki beynim yıkanmış, biliyorum ki bu düşüncem MTV Cribs(Ç.N. MTV’de ünlü ve zenginlerin evinin gösterildiği program) tarafından oluşturulmuş. Ama yine de hoşuma gidiyor. Beyni yıkanmış olmayı ben seçiyorum.”

Ve uzmanlar ne derse desin, bu Ronnie’nin hakkı.

Yazan: Jules Evans
Çeviren: Merve Erdoğdu
Kaynak: Aeon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.