Jean Paul Sartre, (1905-1980), Fransız varoluşçu filozof, oyun, roman ve biyografi yazarı, senarist, siyasal aktivist ve edebiyat eleştirmeniydi. 20. Yüzyıl Fransız felsefesinde, bilhassa Marksizm’de önde gelen isimlerden, edebi ve felsefi varoluşçuluğun da en önemli figürlerinden biriydi. Sartre, feminist yazar ve sosyal teorisyen Simone de Beauvoir ile yaşadığı uzun ilişkisiyle de bilinmekteydi. 1964 Nobel Edebiyat Ödülü‘ne layık görülmüştür fakat ödülü reddetmiştir.

Ünlü konferansı “Varoluşçuluk bir Hümanizmdir” (1946) ile Sartre, varoluşçu felsefesinin temel fikirlerini ve bunların hayatın anlamı sorusuyla ilişkisini ortaya koydu. Konferansa, komünistlerin onun varoluşçu felsefesini burjuva olarak eleştirdiklerini belirterek başladı; Hıristiyanlar onu ahlaki olarak reddetmişti ve diğerleri de onun felsefesini, güzelliğin öznel, kirli ve değersiz hali olarak tanımlamıştı. Sartre buna karşılık olarak varoluşçuluğun “varoluş özden önce gelir” ilkesine dayandığını, yani somut öznel varoluşumuzun, geliştirdiğimiz özden önce geldiğini açıklar.

Bu fikri anlayabilmemize yardımcı olmak için Sartre, mektup açacağı gibi insan yapımı bir objeyi ele alır. Bu durumda objenin özü, yani mektupları açmak, varlığından önce gelir. Çünkü onu yapan usta, mektup açacağı var olmadan önce bu özü göz önünde bulundurur. Tanrı’yı insanoğlunun yaratıcısı olarak düşündüğümüzde, yukarıdaki örneğe benzer bir şekilde muhakeme ederiz. Tanrı’nın aklında ilk önce özümüz vardı. Daha sonra bizi, insanın doğasına uygun bir şekilde yarattı. Sartre’ın ateist varoluşçuluğu ise bunun tersini ima eder. İnsanoğlu olarak varoluşumuz özümüzden önce gelir, çünkü bize bir öz verecek bir Tanrı yoktur ve ne olacağımızı özgürce seçeriz. Sandalye ve masalardan farklı olarak kendi kendimizi yapmak zorundayız ve bunu yaparken yarattığımız özden tek başımıza sorumluyuz.

Bu sorumluluğun yanında, kararlarımıza keder eşlik eder. Hangi eylemi gerçekleştireceğimizi asla bilemeyiz, ama mutlaka gerçekleştiririz. Ayrıca, hiçbir tanrı ya da nesnel ahlaki kural olmadığı için, tercihlerimizden sorumlu olmayı seçmeli ve bu seçimin getirdiği kederi kabul etmeliyiz. ‘‘Özgürlüğümüzden kaçamayız…’’ der Sartre. ‘‘…ve onlar için mazeret sunmamalıyız.’’. Sartre’ın örneğinde, annemizle kalmak ya da gidip Nazilerle savaşmak arasında karar verirken, insan doğasının ya da nesnel ahlaki değerlerin bize yardım etmeyeceğini söyler. Sadece özgürlüğümüzü kullanmalı, seçmeli ve beraberinde gelen sorumluluğu ve kederi kabul etmeliyiz.

Varoluşsal bir görüşün yararları ilk önce, bireysel bilinçle başlar, herhangi bir felsefe için belirli bir başlangıçtır; ve ikincisi, insanları manipüle nesneler yapmak yerine insanlara varlık olarak saygı duyduğu için insan onuru ile uyumludur. Bireyler, sanat ya da yaşayan ahlaki hayatlar yaratmada onlara rehberlik edecek önyargı kurallarına sahip olmayan, sanatçılar ya da ahlaki ajanlardır. Ayrıca, bir doktrinin ve inancın ardına saklanmadığı sürece başkalarını da seçimleri için yargılamamalıyız. Bunu yapmak, bireyin özgürlüğünü reddetmektir.

Sonuçta insan, tam olarak, değerlerin ve anlamların yegane kanun koyucusu olarak kendini tanımak demektir ki bu Sartre için onun ateist pozisyonunun mantıklı bir sonucudur. Fakat tanrılar olsa bile, bu hiçbir fark yaratmaz. İnsanların yaşamlarının değerli ve anlamlı olması için yine de kendi değerlerini ve anlamlarını oluşturmaları gerekir.

Özetle insanlar, önceden var olan bir öze sahip, yapılmış objeler değildir; kendi anlamlarını yaratmayı özgürce seçmeleri gereken varlıklardır.

Yazar: John G. Messerly
Çevirmen: Özlem Zeytin
Kaynak: Reason and Meaning

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.