1977 yılında Jorge Luis Borges, Nisan ayında yapılacak AMP Kongresi’nin (*) düzenleneceği şehir Buenos Aires, Coliseo Tiyatrosu’ndaki “Kâbus” (1) başlıklı bir konuşmasında Boethius’tan başlayıp Dante ve Sir Thomas Browne’a kadar uzanan referanslar kullanarak rüyaların doğası üzerinde durmuştu. Ardından konferansta, rüyaların, rüya sahibinin belleğinden besleniyor olduğunu ve rüya araştırmacılarının bununla ilgili herhangi bir şey söyleyemedikleri gerçeğine dikkat çekmişti. Borges’in düşüncesine göre rüya, uyanma anında uydurulmaya devam edilen, daha sonra başkasına aktarılan kurgusal bir üründür. Borges’in ilk sözleri şudur: “Rüyalar cins, kabuslar ise türdür.” (2)

Borges’in rüyalar hakkındaki görüşü ve düşünce tarzı, Freud’a bir göndermede bulunmasa da sanki onun Rüyaların Yorumu’nun (Die Traumdeutung) bir bölümüyle karşı karşıyızdır. Borges’in ayrıntılara olan düşkünlüğünü kendi yeğeniyle ilgili verdiği cazip örnekten anlıyoruz. O, çocukların, uyku ile uyanıklık arasında bir fark gözetmediğini, iki durumda da olan biten her şeyi, sanki aynı düzlemdeymiş gibi algıladıklarını gözlemler ve çocuktan başlayıp mistiklere ve hatta şairlere kadar uzanan bir kitleyi içine alan bir hat çizer –o şairler ki, Calderon de la Barca’nın “yaşam bir rüyadır” deyişindeki gibi, uyanıklığın rüya oluşumunu olanaksız kılmadığını düşünenlerdir. Anekdot şöyledir: Borges’in beş yaşındaki yeğeni, her sabah rüyasını ona anlatmayı alışkanlık haline getirmiş. Bir sabah Borges ona rüyasında ne gördüğünü sormuş. Amcasının rüyalarına olan yakın ilgisinden cesaretle çocuk: “Rüyamda bir ormanda kaybolmuştum; korkmuştum ama sonra ormanın içinde ağaçların olmadığı bir yere geldim; orada beyaz bir tahta ev ve evin etrafını boydan boya dolaşan koridor gibi bir merdiven vardı ve bir de kapı. Kapıdan çıkan sendin,” diye anlatır ve birden susar, sonra: “Söylesene, o ufacık evde ne yapıyordun?” diye sorar. Çocuklar ve şairler sağ olsun, aslında gerçekte sadece bir kişinin rüya gördüğünü ve onun da ayrı ayrı benlikler olarak aslında her birimiz olduğunu varsayabiliriz. Avusturyalı şair Walter von der Vogelweide’nin harikulade dizesinde dediği gibi: Ist es mein Leben getraümt oder ist es wahr? (Yaşamımı ben mi düşledim, yoksa o zaten bir rüya mıydı?)

Konuşmasının sonuna doğru Borges, ilgiyi biraz daha karanlık bir yere kaydırır: Kabuslara. “Kâbus” kelimesinin farklı dillerdeki etimolojik değişimlerinden yola çıkması onu, şeytani bir varlığın kabusa neden olduğu gerçeğine götürür. Örneğin, Almancada “kâbus” için kullanılan kelime; alp, “cin” anlamına gelir; kâbusu uyandırabilecek şey, cindir. Yunancada efialter terimi daha güçlü bir anlamı ifade eder: O, şeytanın ta kendisidir. Latinceye gelirsek, incubus, uykudayken insanın kalbine basarak ona zulmeden bir ifrittir ve kabusların neredeyse ilham kaynağıdır. İngilizce en ılımlısı gibi görünüyor: “Kâbus” (nightmare) kelimesi hiç olmazsa Shakespeare‘de birkaç defa şöyle geçer: “I met the night mare” ve “the nightmare and her nine foals.” (**)

Her ne kadar rüyalar sanatsal bir çalışma alanı olsa da Borges, kabuslarda korku türüne has bir özellik olduğunu söyler. Ölüsü görünen bir kişi veya bizi yüz üstü bırakan biri, gördüğümüz şeyi bizim için gerçek bir kâbus haline getiren unsurlar değildir. Bunun tekil bir korkusu vardır ve Borges onu, kâbusun lezzeti diye adlandırdığı bir şeyle açıklar. Bu lezzetin tadına varmamız için Borges bize, De Quincey tarafından hayli övgüyle bahsedilen William Wordsworth’ün The Fifth Books of Prelude’ündeki kâbus şiirini örnek gösterir. (***) Borges, Wordsworth’ün, bir zamanlar, Bilimi ve Sanatı sona erdirecek bir tür kozmik felaketten endişe duyduğunu anlatır. Onun düşünde kâbusun tüm unsurları mevcuttur: Fiziksel rahatsızlık, işkence ve doğaüstü korku unsuru. Wordsworth, denize nazır bir mağaradaydı, güneş tepedeydi ve Don Quixote okuyordu. Borges Wordsworth’ün dizelerini aktarır: “Kitabımı bıraktım, düşünmeye başladım; tam olarak Bilim ve Sanat meselesi hakkında düşündüm ve ardından vakit geldi: Uyku beni esir aldı ve rüyaya daldım.”

Wordsworth’ü, bir plajın altın sarısı kumları arasındaki, denize nazır bir mağarada uykuya dalmış yakalarız. Düşünde, bu kumlar çevresini sarar. Çölün ortasındadır (çölde olan biri her zaman çölün ortasındadır, der Borges) ve buradan nasıl kurtulacağını bilemez bir halde korkmuşken, aniden yanında bir adam belirir. Çok enteresan, bu bir deveye binmiş, sağ elinde bir mızrak tutan bir bedevidir. Sol kolunun altına bir taş, sağ elinde de bir deniz kabuğu vardır. Bedevi, Bilimi ve Sanatı kurtarmakla görevli olduğunu söyler; deniz kabuğunu şairin kulağına dayar; bu, içinden harika sesler duyulan bir deniz kabuğudur. Wordsworth bize, deniz kabuğundan, dilini bilmediği ama anlayabildiği bir kehanet işittiğinden bahseder: Dünya’nın Tanrı’nın gazabıyla bir tufan tarafından mahvedileceğiyle ilgili kehanetin fısıldandığı tutkulu bir vahiydir bu. Ardından Bedevi, duyduklarının doğru olduğunu ve tufanın geliyor olduğunu söyler. Onun bir görevi vardır: Sanatı ve Bilimi kurtarmak. Ona taşı gösterir; taş, ne hikmetse, Öklid’in Geometri‘sidir. Derken Bedevi deniz kabuğunu getirir ve kabuk aniden bir kitaba dönüştür: Korkunç şeylerin haberini veren kitaptır. Deniz kabuğu aynı zamanda dünyanın tüm şiirleridir. Bedevi, “İkisini de kurtarmalıyım, taşı da deniz kabuğunu da; onların her ikisi de birer kitap,” der. Arkasına bakar, ve o an Wordsworth, Bedevi’nin yüzünün değiştiğini, korkuyla kaplandığını fark eder. Dönüp bakar ki büyük bir ışık, çölün yarısını bir sel gibi içine almıştır. İşte bu, dünyayı yerle bir edecek tufandır. Bedevi uzaklaşır ve Wordsworth onun Don Quixote olduğunu anlar ama bir yandan değildir de. Bu ikilik, rüyadaki korku haline benzer. Tam o anda şair çığlık çığlığa uyanır, çünkü sel suları ona kadar ulaşmıştır, bu rüyanın sonudur.

Borges’e göre Wordsworth’ün kâbusu sıradan bir şiir değildir; edebiyat tarihinin en güzel kabuslarından biridir. Lacan, Kaygı isimli çalışmasında, araştırmacıların kâbus konusuna görece ilgisizliklerini şaşkınlıkla karşıladığını söyler. “Tecrübe ettiğimiz en ağır deneyime vurgu yapmak istiyorum; asla tekrar edilemeyen ve çok çok eskiden beri tanıdık olduğumuz bir deneyime; bizi, kaçıp kurtulmak istediğimiz eski zamanların karanlığına geri fırlatan, o kadim zamanlarla oluşması gereken bağımızı kuran, etkisi halihazırda kaybolmadan sürmesine karşın, ne hikmetse, hakkında neredeyse hiç konuşmadığımız bir deneyime -kâbus deneyimine.” (3)

  • Borges J.L., “Siete Noches”, Obras Completas, Emecé, Buenos Aires, 1989
  • p. 221
  • Lacan J., The Seminar of Jacques Lacan, Kitap, Kaygı, çev. A. R. Price, Polity Yay., Cambridge/Malden, 2014, s.61.

(*) 12. Dünya Psikanaliz Derneği Kongresi, 13-17 Nisan 2020, Buenos Aires. (ç.n)

(**) Shakespeare burada, “nightmare” yani kâbus kelimesini iki ayrı kelimeye böler ve kavramı bir tamlama olarak “night mare” şeklinde, yani “gece kısrağı, gece ortaya çıkan kısrak” anlamında kullanır. İkinci cümlede ise yine “gece kısrağı” ve onun dokuz yavrusundan bahseder. (ç.n)

(***) Jorge Luis Borges, Everything and Nothing kitabında bundan bahseder. (e.n)

©® Düşünbil Dergisi 2020

Yazar: Oriol Cobacho
Çeviren: Sertaç Bayraktar
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: thelacanianreviews.com

Please complete the required fields.