Yeni göçmen karşıtı popülizm ile sorunu olan herkes 10 bölümden oluşan bir belgesel olan Europa – Son Savaş (Tobias Bratt, İsveç 2017)’ı izlemeli. Seri, Avrupa tarihinin son yüz yılının neo-Nazi versiyonunu etraflıca sunuyor. Seriye göre bu tarih, tüm finans sistemimizi kontrol eden Yahudi bankacılar tarafından yönetilmekteydi; başından beri Yahudilik, Komünizmin arkasında durmuş ve varlıklı Yahudiler, Hristiyanlığın sadık savunucusu olan Rusya’ya öldürücü bir darbe vurmak amacıyla Ekim Devrimi’ni doğrudan finanse etmişti; uysal bir Alman vatansever olan Hitler, demokratik bir seçim sonucu başa geldikten sonra Yahudiler tarafından kontrol edilen uluslararası bankacılığı bırakarak Almanya’yı harap bir kara parçasından dünyanın en iyi hayat şartlarına sahip refah dolu bir ülkeye dönüştürmüştü; barış için mücadele etmesine rağmen uluslararası Yahudi halk, Hitler’e karşı savaş ilan etmişti; 1920’li yıllarda Avrupa Komünist devrimlerinin başarısızlığının ardından Komünist merkez, öncelikle yapılması gerekenin Batının ahlaki temellerini (din, etnik kimlik, aile değerleri) yıkmak olduğunu anlamış, amacı aile ve otoriteyi egemenliğin marazi araçları olarak ilan etmek ve her türlü etnik kimliği baskıcı sıfatıyla baltalamak olan Frankfurt Okulu’nu kurmuştu.

Günümüzde Europa’daki tartışmalar devam ederken Fraknfurt Okulu’nun çabaları Kültürel Marksizm’in farklı formlarının kisvesi altında sonuç veriyor; halklarımız sözde günahlarının sonsuz suçluluğu altında dizginlenemeyen göçmen akınına açık olmakla beraber boş bir hazcı bireycilik ve vatanseverlik yoksunluğu içinde kaybolmuş durumda. Bu yozlaşma, Soros gibi Yahudiler tarafından gizlice kontrol ediliyor. Yalnızca Hitler gibi vatanseverlik gururumuzu uyandıracak yeni bir figür bizi kurtarabilir. Bu perspektiften bakan biri, yazarların ortalama ırkçı popülistlerden çok daha ileri gittiği ve Europa’da, hepsinin eğilimli olduğu ve birleşeceği toplulukçu popülist hareketlerin eksik bir merkezini görüyor.

Bu eğilim hakkındaki eleştirimde Avrupa’nın yüzleştiği en büyük tehdidin popülist/ırkçı savunucular olduğunu söylediğimde bu iddianın belirgin abesliği üzerine azar işittim: Avrupa’yı savunmak isteyenlerin ona karşı bir tehdit oluşturması nasıl mümkün olabilirdi? Prensipte cevap çok basit: bu savunucuların kurtarmaya çalıştığı Avrupa (sabit etnik kimliklerin neo-kabilesel Avrupa’sı), Avrupa mirasının en önemli unsurlarının bir inkarı. İddiama gelen en belirgin avrosantrik karşıtı sitem, global sömürgeci hakimiyetin temsilcisi olan Avrupa’nın ideolojik temellerini ırkçılık karşıtı bir silah olarak öne süremeyeceğini savunuyor. Bunun haklı bir yanı var: Avrupa’nın en radikal “savunucuları” nın Hristiyanlığa ve pagan (Keltik, Nordik) ruhçuluğuna güvensizlik ile yaklaştığına dair bir şüphe yok. Problemin neyden kaynaklandığı ise aşikar- Orban yakın zamanda Macaristan’da göçmen krizini izleyen süreçte özgürlükleri ve Hristiyan kültürünü savunma konusunda başarısız olduğu gerekçesiyle “liberal demokrasi”nin sonunun geldiğini ilan etti. Aynı zamanda Avrupa Birliği emirlerine karşı koyan bir “Hristiyan Demokrasi” kuracağına dair söz verdi. Orban, “Liberal demokrasi devri sona ermiştir. İnsanlık onurunu korumaya elverişsiz, özgürlük sağlamada kabul edilemez, fiziksel güvenlik konusunda garantisiz ve Hristiyan kültürünü devam ettirme konusunda yetersizdir.” diye belirtti.

Fakat bu ifadelerin Galatyalılar 3:28’deki gibi ifadelerle uyum sağlaması oldukça zor görünüyor: “Artık ne Yahudi ne Grek, ne köle ne özgür, ne erkek ne dişi ayrımı var. Hepiniz Mesih İsa’da birsiniz.” Veya ailenin Hristiyan savunucuları Matta 12:46-50’daki bu pasajla nasıl baş ederdi: “İsa daha halka konuşurken, annesiyle kardeşleri geldi. Dışarıda durmuş, O’nunla konuşmak istiyorlardı.  Birisi İsa’ya, ‘Bak, annenle kardeşlerin dışarıda duruyor, seninle görüşmek istiyorlar’ dedi. İsa, kendisiyle konuşana, ‘Kimdir annem, kimdir kardeşlerim?’ karşılığını verdi.  Eliyle öğrencilerini göstererek, ‘İşte annem, işte kardeşlerim!’ dedi. ‘Göklerdeki Babam’ın isteğini kim yerine getirirse, kardeşim, kız kardeşim ve annem odur.’”?

Fakat göçmenlere karşı ortaya konulan daha üst seviye bir karşı argüman daha var: yaşam biçimlerindeki sorun bizden farklı olmaları değil, farklılıkla ilgili sorunları olması (farklı yaşam biçimlerinin bir arada var oluşu). Bunun bir örneği, 2002 Mayıs’ının başında, oyların beşte birini almasının beklendiği seçimlerden seçimlerden iki hafta önce öldürülen Hollandalı sağcı popülist politikacı Pim Fortuyn. Fortuyn, kişisel özellikleri ve düşünceleri politik olarak tamamıyla doğru olan popülist bir sağcıydı: ironik bir şekilde birçok göçmenle iyi ilişkileri olan bir eşcinseldi. Kısaca, esas politik görüşü dışında iyi ve hoşgörülü bir liberaldi: homoseksüellik ve kadın haklarına duydukları nefret nedeniyle aşırı tutucu göçmenlere karşı koydu.

Yanıt elbette bu tartışmanın üst ırkçılığa, diğer kimse üzerindeki üstünlüğün diğer kimseyi ırkçı olarak nitelendirerek kurulduğu daha derin bir ırkçılık formuna, dayanıyor. Fakat burada baş etmemiz gereken daha temel bir problem var. Açık sözlülük ve kimliklerin akıcılığı yeterli olmamakla beraber, insanları popülist etnik kimliğin taraftarlarına iten bu ögelerin belirsizliğidir. Bu sebeple sorulacak zor soru şu: radikal bir solcu için ne tür bir kimlik kabul edilebilir?

Claude Levi-Strauss, Yapısal Antropoloji adlı eserinin ikinci cildinde yer verdiği denemelerde etnik kimliğin ve başkaları üzerindeki üstünlüğünün güçlü bir şekilde öne sürülmesinin her zaman ırkçılık anlamına gelmeyeceğini iddia ediyor. Bu bağlamda Levi-Strauss’a göre soyut evrenselcilik işe yaramıyor. Kendilerini “insan” olarak adlandıran (bu özelliği reddeden başka kabilelere nazaran) ve “insan” kelimesinin aynı zamanda “kabileye ait olan” anlamını taşıdığı bir dile sahip kabileleri örnek olarak gösteriyor. Bu kabileler hakaret edici seviyede ırkçı olarak algılansa da yakından incelendiğinde görüşlerinin çok daha alçak gönüllü olduğunu görmek mümkün. Görüşleri, dolaylı olarak kendi hayat biçimlerine fazlasıyla kapılmış olduklarını belirtiyor: “biz neysek oyuz. İnsan olmak bizim için bu anlama geliyor. Kendimizi ve başkalarını yargılamak için kendi dünyamızın dışına çıkamayız; bu sebeple başkalarının da kendileri olmasına izin veriyoruz.” Kısaca, kendi öz kimlikleri hakkındaki görüşleri başkaları tarafından kıskanç ve negatif anlamda değerlendirilmiyor.

Popülist kimlik, kendi uyuşmazlıklarını maskelemek üzere başkalarını ötekileştirme üzerine kurulu: Yahudi ve Nazi, Avrupalı ve göçmen tehdidi, vb. Fakat Siyasi Doğruluk aynı zamanda cinsiyetçi/ırkçı “yanlış” ötekilere dayanan olumsuz bir temele sahip. Bu sebeple Siyasi Doğruluk subjektifliği sonsuz bir suçluluk (cinsiyetçilik ve ırkçılığın kalıntılarını kendinde arama) ve kibir (suçlu kimselerin sürekli azarlanması ve yargılanması) karışımından oluşuyor. Popülist tutuculukla ilgili problem aşırı kimlikçi (karşısında her kimliğin olasılığını ve akıcılığını savunmamız gereken bir özellik) olmasından kaynaklanmıyor. Aksine, kimlik yoksunluğundan ve kendisini teşkil eden ötekinin inkarına dayanan bir kimliği benimsemesinden kaynaklanıyor.

Sözde tutucu kesimler, Hristiyan veya Müslüman, kelimenin gerçek anlamıyla tutucu mu? Gerçekten inanıyorlar mı? Eksiklikleri, Tibetli Budistler ve Birleşik Devletler’deki Amişler gibi her otantik tutucuda kolayca fark edilen bir özellik: hınç ve kıskançlıktan arınmışlık, inanmayanların yaşam tarzına karşı derin bir ilgisizlik. Eğer günümüzdeki sözde tutucular gerçeğe giden yolu bulduklarına inanıyorsa neden inanmayanları bir tehdit olarak algılıyor? İnanmayanları neden çekemiyorlar? Bir Budist, batılı bir hedonist ile karşılaştığında onu ayıplamıyor, yalnızca yardımsever bir tavırla hedonistin mutluluk arayışının kendi kendini engelleyici yönünü fark ediyor. Gerçek tutucuların aksine sözde tutucular inanmayanların günahkar yaşam tarzı karşısında dehşete düşüyor. Sözde tutucuların günahkar başkalarıyla olan mücadelesinde, aslında kendi baştan çıkarılma eğilimleri ile savaştığı açıkça görülebilir. Tam da bu yüzden sözde Hristiyan ve Müslüman tutucular, gerçek tutuculuk için bir utanç kaynağı.

Peki ya kimlik politikalarındaki marjinal kimlik iddialarına ne dersiniz? Kimlik politikaları, belirli grup kimliklerinin özgün deneyimlerini hiçbir evrenselci yöntemle çözünemeyecek nihai gerçekler olarak nitelendirdiğinde doruk noktasına (veya, tersine, dip noktasına) erişiyor: “yalnızca bir kadın/lezbiyen/trans/Siyahi/Çinli, bu kimliklere sahip olmanın ne anlama geldiğini bilebilir.” Bu ifade önemsiz bir seviyede doğru olsa da politikayla hiçbir alakası olamaz. Bu konuda herkes, eski Aydınlanma önermesine başı dik bir şekilde bağlı kalmalı: çaba gösterildiği sürece her kültür ve kimlik anlaşılabilir. Kimlik politikasında beyaz/erkek/hetero pozisyonu evrensel bir norm; herkes bunun ne anlama geldiğini bildiğinden kimlik politikasının kör noktası, dolayısıyla öne süremeyeceği tek kimlik niteliğinde.

Eninde sonunda bastırılmış olanın geri dönüşüyle karşılaşıyoruz: beyaz/erkek/hetero kimliği patlak veriyor ve aynı kartı oynuyor: “kimse bizi anlamıyor. Birinin bizi anlaması için beyaz/erkek/hetero olması gerek.” Bu tersinimler, evrenselcilikten kolayca kurtulamayacağımızı kanıtlıyor. Nötr evrenselciliğin olmadığını, kendini nötr olarak niteleyen her evrenselciliğin ayrıcalıkları gizlediğini savunan eski Marksist söylem, bizi evrenselcilikten vazgeçirmemeli. Bunu yaparsak sahte evrenselcilik karşısındaki savunmamızın gerçek evrenselciliği temsil ettiği gerçeğini zedelemiş oluruz (sosyal haklardan yoksun insanların pozisyonunu adaletsiz olarak değerlendirmemizi sağlayan gerçek). Çelişkili bir biçimde, beyaz/erkek/hetero kimliği sahiplerini evrensellikten mahrum bırakıyor ve diğerlerinden farklı olduklarını kabul etmek zorunda bırakıyor.

Yazan: Slavoj Žižek
Çeviren: Göksu Nur Kayacılar
Kaynak: thephilosophicalsalon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.