Çarpıcı tabut portrelerinden cesur erotik heykellere, Roma ve Yunan sanatı bizlere onların nasıl yaşadıkları, öldükleri ve sevdikleri konusunda ilginç hikayeler anlatır.

Eski Atina’da Kerameikos veya “çömlekçilerin semti”, tamamen farklı iki insan bedeni tasvirinin – ve bu tasvirlerin tamamen farklı iki işlevinin birbirine zıt düştüğü bir yerdi. Çömlek boyama, içki takımından mutfağa kadar Atinalıların günlük hayatının bilinen temel uğraşı, şehrin ana mezarlıklarından birinin gölgesinde, geçmişteki Atinalılar’ın hatıralarının ve ölüler için yapılmış mermer anıtların yanında ortaya çıktı.

Tasvirler Atinalıların birbirlerinin yanında yaşamalarına yardım ettiği kadar, ölülerin yaşayanların yanında tutulmasına yardım etmiştir. Eski heykellerin – modern heykellerin yanı sıra–en göze çarpan özelliklerinden biri, ölüme ve kayba bir tür çare olmalarıydı.

Hiçbir heykel bunu, Atina’nın yakınlarında kırsal bir bölgede 1970lerde ortaya çıkarılan mermer bir genç kadın anıtından daha etkili gösteremez. Altındaki kayıtta yazdığına göre adı Phrasikleia’dır – ve bu  “kendi şöhretinin farkında” gibi bir anlama gelir. M.Ö. 550 yıllarında oyulan anıt, eski Yunan dünyasına ait varlığını sürdüren en çarpıcı mezar işaretlerindendir. Sonsuzluk için en güzel şekilde giydirilmiş muhteşem desenli bir elbisesi vardır. Hala var olan kırmızı boya kalıntıları, çoğu Yunan heykelinin bol bol, hatta aşırı, boyandığının güzel bir göstergesidir; ve o garip gülümsemeyi taşımak erken dönem Yunan heykelciliğinde oldukça yaygındır, anıtta bir tür “gerçek yaşam” sunuyor gibidir. Çünkü tüm dünyada gerçekten gülümseyen, sadece yaşayan insanlardır.

Ölümden sonra yaşam: Phrasikleia’nın anıtı. Fotoğraf: Ulusal Arkeoloji Müzesi, Atina, Yunanistan

Phrasikleia’da bu kadar etkileyici olan, bizi izleyici olarak şimdi bile kendine çekmesidir. Çekinmeden bakar ve bizi de kendine bakmaya davet eder, elinde bir çiçek tutar – çiçeği kendisi için mi tuttuğu yoksa bize mi sunacağı açık değildir. Alttaki kayıt, bu anıtın onun mezar anıtı olduğunu söyler ve neredeyse onu bizimle kendi sesiyle konuşturur: “Her zaman bakire olarak anılacağım çünkü bu ismi evlilik yerine tanrılardan aldım.” Bu demektir ki: “Düğün günümden önce öldüm.” Nasıl görünüyorum? Duyularımıza meydan okur ve duyularımızı kışkırtır. Burada Phrasikleia ve izleyicileri arasında canlı bir karşılaşma vardır ve bunu, eğer denersek, hala paylaşabiliriz.

Phrasikleia, unutulmayı kararlılıkla reddederek ölümle en doğrudan şekilde yüzleşir. Fakat bir insanın tasviri, onun kaybını gerçekten unutturur mu veya bir dakikalığına bile reddeder mi? Phrasikleia’dan yüzyıllar sonra, Eski Mısır’dan bazı unutulmaz yüzler tam olarak buna kalkışmış gibi görünüyorlar. Şaşırtıcı bir şekilde neredeyse moderndirler ve – iklim şartlarının tahtaya ve boyaya yüzyıllarca iyi davrandığı birkaç yer haricinde (Mısır en başta gelir) neredeyse tüm izleri bizim için kayıp olmasına rağmen – bir zamanlar klasik dünyada boyalı portrelerde temel bir gelenek olması muhtemel bir şeye imada bulunurlar. İnsan yüzünün modern tasviri ile ilişkilendirdiğimiz birçok hileyi içermeleri dikkat çekicidir: ışıkta ve gölgede modelleme ve şu ustaca göz parlatmalar. İlk bakışta duvara asabileceğiniz türden portreler gibidirler (ve birçoğu modern müzelerde ve galerilerde tam olarak böyle yerlerde asılıdır). Fakat gerçek oldukça farklıdır. Bu portreler aslında tabutlara aitti. Birçoğu orijinal gövdelerinden ayrıldı ama birkaçı bozulmadan kaldı.

Bunlardan bir tanesi, merkez Mısır Hawara’da çıkarılan M.S. ikinci yüzyıl başlarında ölmüş Artemidoros adında genç bir adamın tabutudur. Boyalı yüzünde ve onunla uyum sağlayan kelimelerde ve imgelerde gördüğümüzden fazla neredeyse hakkında hiçbir şey bilmiyoruz (röntgenle ortaya çıkarılan kafatasındaki çatlakların ölümünden önce mi yoksa sonra mı oluştuğu net değildir). Fakat özenle hazırlanmış tabut, varlıklı bir aileyi akla getirir ve abartılı süsleme kozmopolit bir ölüm – ve yaşam – şeklini açığa çıkarır. Mumyası Mısır, Yunanistan ve Roma geleneğinin harika bir karışımı ve eski Akdeniz’in kültürel karışımının muhteşem bir örneğidir. Gövdede tipik Mısır manzaraları vardır: bir sedire yatırılmış bir mumya ve şu karakteristik hayvan kafalı Mısır tanrıları. Adı Yunancadır ve ön tarafında Yunanca olarak yazılıdır. “Artemidoros, elveda” yazar (“elveda” kelimesinde dikkatsizce bir yazım hatasıyla da olsa). Yüzü Roma dönemi portresidir.

M.S. ikinci yüzyıl başlarında ölen Artemidoros adında genç bir adam. Fotoğraf: Britanya Müzesi vekilleri

Diğer birçok kültür, elbette, insan yüzünü daha önce tasvir etmişlerdir fakat bu tür kişisel benzerliğin sahibi büyük ölçüde Romalılardır. Roma sanatı, sıklıkla Yunan tasvir tarzlarıyla ilişki içinde olan – ve gelişen – karışık ve yaratıcı bir oluşumdu. Ancak portreleme Roma geleneklerine, özellikle de ölüm törenlerine, sıkı sıkıya gömülüydü. Başkente doğru yolları hizalayan mezarlar ziyaretçiyi ölülerin yüzleriyle karşılardı. Daha da dikkat çekici olan, ölünün atalarını simgeleyen maskeler takan (her birinin ayırt edici kıyafetini giymelerinin yanı sıra) seçkin aile üyelerinin cenaze törenleri ve zengin Roma evlerinin ana salonu ölü ataların tasvirleriyle dolu neredeyse bir galeriydi. Aslında Romalılar portreleme dürtüsünün nereden geldiğini düşündüklerinde anlattıkları hikayelerden biri bir kayıp hikayesiydi: bu defa bir ölümün değil ama başka türden dokunaklı bir yokluğun.

Bize ulaşan bir hikayedir çünkü M.S. 79’da Pompeii’yi yerle bir eden, ve günümüze getiren, Vezüv patlamasına çok yaklaşmaya çalışırken ölen Pliny “İhtiyar Olan” (onu “Genç Olan”dan ayırmak için bu isim verilmiştir) adındaki takıntılı bir Romalı bilge tarafından derlenen geniş bir ansiklopedide yer verilmiştir. Farklı sanat biçimlerinin kökeni tartışmasında, en eski portrelerden birinin arkasındaki yaratıcı dahi olan genç bir kadına başrol vermiştir. Söylendiğine göre sevgilisi uzun bir yolculuğa çıkıyordu ve o gitmeden önce, bir lamba aldı, gölgesini duvara fırlattı ve siluetini yaratmak için etrafında dolaştı.

Kaybın görünümü: İki mumya portresi. Fotoğraflar: Britanya Müzesi vekilleri

Bu hikayede her türlü karmaşıklık vardır. Hikaye nerede ve ne zaman başladı, bilmiyoruz (aslında erken dönem Yunan şehri Corinth’te geçmektedir); ve genç kadın başrolde olmasına rağmen kimliği bilinmez, sadece babasının adıyla “Boutades’in kızı” olarak bilinir. Boudates, siluetteki adamın kalıcı bir seramik modelini – o zamana kadar yapılan ilk 3-D portre olduğu söylenen – yapmaya başlayan bir çömlekçiydi. Fakat kesin arka planı ne olursa olsun, bazı Romalılar bu hikayeyi anlatarak en azından portrelemenin ta başlangıcından beri sadece bir insanı hatırlama veya anma yolu değil, aslında aynı zamanda varlığını dünyamızda tutma yolu olduğunu düşünüyorlardı.

Buna benzer bir şey Artemidoros’un yüzü için de geçerlidir. Bu tabutlardan bazılarının iç kısmındaki yıpranma ve aşınma, hatta bazen birtakım çocuk karalamaları, tabutların en azından bir süreliğine yaşayanların bölgesinde bulunduklarını gösterir. Nihayetinde toprağa gömülmeden önce belki de aile evinde bir yerleri vardı. Bu portreler bu durumda sadece anıt değildi. Ölüyü yaşayanların arasında tutma ve bu dünyayla diğeri arasındaki sınırı bulandırma çabalarıydı.

Eski Mısır’dan bir mumya portresi (muhtemelen bir rahibe ait). Fotoğraf: Britanya Müzesi vekilleri

Yunan ve Romalı yazarlar, en güzel sanat biçiminin gerçeğin mükemmel bir yanılsaması olduğu veya başka bir şekilde söylemek gerekirse, imge ve modeli arasında hiçbir belirgin farklılığın olmaması gereken sanatsal başarının zirvesi olduğu fikri üzerinde tekrar tekrar durmuşlardır.

Bu eksen üzerindeki en ünlü anekdot, hangisinin daha yetenekli olduğuna karar vermek için bir yarışma düzenleyen M.Ö. beşinci yüzyıl sonlarından iki rakip ressamla, Zeuxis ve Parrhasios, ile ilgiliydi. Zeuxis öyle gerçekçi bir salkım üzüm resmetmiştir ki kuşlar onları yemek için uçarak gelmişlerdir. Bu, yanılsamanın yarışmayı kazanmasını garantileyen zaferiydi. Diğer bir taraftan Parrhasios, zafer sarhoşluğu içinde olan Zeuxis’in alttaki resmin ortaya çıkması için ondan kenara çekilmesini istediği bir perde resmetmiştir. Olayı ansiklopedisinde anlatan Pliny’e göre, Zeuxis hatasını hemen fark etmiştir ve “Ben sadece kuşları kandırdım, Parrhasios beni kandırdı” sözleriyle zaferi teslim etmiştir.

Eğer anekdot dışında gerçekten var oldularsa da bu tarz herhangi bir resmin izi yoktur. Fakat benzer bir hikayenin öznesi olan mermer bir heykelin – çok daha rahatsız edici olsa da – izlerine sahibiz. Bu, M.Ö. yaklaşık 330 yılında sanatçı Praxiteles tarafından yapılan, şimdilerde genellikle, ilk evi olan Türkiye’nin batı kıyılarındaki Yunan kasabasının adıyla, “Knidos Afroditi” olarak bilinen heykeldir. Phrasikleia gibi kadın heykellerinin giyinik tasvir edildiği yüzyıllar sonrasında ilk gerçek boyutlu çıplak kadın figürü ( teknik olarak, bu durumda, insan formunda bir tanrıça) olduğu için antik dünyada sanatta bir mihenk taşı olarak göklere çıkarılırdı. Praxiteles’in orijinali uzun zamandır kayıptır; hikayelerden biri en son, M.S. beşinci yüzyılda bir yangında kül olduğu Konstantinopolis’e götürüldüğüdür. Ancak o kadar ünlüydü ki antik dünyada gerçek boyutlu ve minyatür ve hatta madeni paralarda motif olarak yüzlerce modeli ve kopyası yapıldı. Bu modellerin birçoğu varlığını sürdürmektedir.

Günümüzde bu tarz çıplak kadın tasvirlerinin farklı farklı yerlerde bulunduklarını düşünmek ve bunun, kadın teninin halka açık sergilenmesine şüphesiz ki alışkın olmayan M.Ö. dördüncü yüzyıldaki ilk izleyiciler (Yunan dünyasının bazı bölgelerinde yaşayan kadınlar, en azından üst tabaka arasından, örtülü dolaşırdı) için ne kadar cesurca ve tehlikeli olabileceğini tasavvur etmek zordur. “İlk çıplak kadın” ifadesi bile bunun, bir şekilde gerçekleşmeyi bekleyen estetik veya biçimsel bir gelişme olduğunu ima ederek etkinin hakkını veremez. Aslında, Praxiteles’in deneyini (nedenlerini tam olarak anlayamadığımız bir devrimdir) yönlendiren her neyse, o tıpkı Marcel Duchamp ve Tracy Emin’in bu zamana kadar yaptığı gibi sanat ve cinsiyetle ilgili geleneksel varsayımları yok ediyordu: bu, Duchamp durumundaki veya Emin’in “Yattığım herkes” başlıklı çadırı gibi, bir helayı bir sanat eserine dönüştürmek olsa da.

Sanatçının yeni Afrodit’ini – Türk kıyılarındaki bir ada olan Yunan kasabası Kos’ta – sunduğu ilk müşterinin “Teşekkür ederim” demesi ve bunun yerine tedbirli giydirilmiş bir modeli seçmesi muhtemelen şaşırtıcı değildi.

Roma dönemine ait Knidos’un Afroditi modeli. Orijinali ilk gerçek boyutlu çıplak kadın heykeliydi. Fotoğraf: Eric Vandeville/ AKG-images

Fakat basit çıplaklık onun sadece bir bölümüydü. Bu Afrodit, tamamen erotik haliyle farklıydı. Burada eller tek başına bir göstergedir. Onu alçak gönüllülükle örtmeye mi çalışıyorlar? İzleyicinin en çok görmek istediği şeyin yönünü mü işaret ediyorlar? Yoksa sadece alay mı? Cevap ne olursa olsun, Praxiteles, bir kadın heykeliyle Avrupa sanat tarihinde hiçbir zaman ortadan kalkmamış erkek olduğu varsayılan izleyici – bazı eski Yunan izleyicinin de bilincinde olduğu – arasındaki şu gergin ilişkiyi kurmuştur. Çünkü heykelin, bu mermerden yapılmış ünlü tanrıçaya sanki etten kemikten bir kadınmış gibi davranan bir adamın unutulmaz hikayesinde dramatize edilen bir özelliğiydi. Hikaye, M.Ö. yaklaşık 300 yılında yazılan ilginç bir makalede baştan sona anlatılmaktadır.

Yazar, eğer varsa hangi tür seksin en iyisi olduğu konusunda uzun ve alengirli bir tartışmaya giren üç adam – bir bakir, bir heteroseksüel ve bir homoseksüel –  arasındaki hayali olduğu neredeyse kesin olan bir tartışma anlatır. Tartışma sırasında Knidos’a ulaşırlar ve kasabadaki en büyük cazibe merkezinin, tapınağındaki meşhur Afrodit anıtının yolunu tutarlar. Heteroseksüel yüzüne ve ön tarafına ve erkeklerle aşk yaşamayı tercih eden adam arka tarafına yan yan bakarken mermerde anıtın kalçasının en üstünde, kaba etlerinin yanında iç tarafta küçük bir iz fark ederler.

Sanat uzmanı gibi bir şey olan bakir, bu kadar göze çarpmayan bir yerde mermerde ortaya çıkmış olabilecek lekeyi saklamayı başaran Praxiteles methiyelerini söyler – fakat tapınağın kadın muhafızı izin arkasında çok daha kötü bir şeyin yattığını söylemek için araya girer. Bir zamanlar genç bir adamın anıta tutkuyla aşık olduğunu ve bütün gece onunla kilitli kalmayı başardığını açıklar; ve o küçük leke onun şehvetinin yaşayan tek izidir.

Heteroseksüel ve homoseksüel neşeyle bunun anlatmak istediklerini kanıtladığını iddia ederler (biri, bir taştaki bir kadının bile şehvet uyandırabileceğini; diğeri de lekenin yerinin, bir erkek gibi arka taraftan yaklaşıldığını gösterdiğini söyleyerek). Fakat muhafız, trajik sonda ısrarcıdır: genç adam delirdi ve kendini bir kayalıktan aşağı attı.

Bu hikayeden çıkarılabilecek birçok rahatsız edici ders vardır.  Yunanlıların “natüralizm”in bu türüne bağlılıklarının olduğu imalarının bazılarının ne kadar rahatsız edici, gerçeğe benzer mermerle gerçek vücut arasındaki sınırı bulanıklaştırmanın ne kadar tahrik edici ve aynı zamanda tehlikeli ve aptalca olabileceğinin bir hatırlatıcısıdır. Bir kadın heykelinin bir adamı nasıl deliye döndürebileceğini ama aynı zamanda sanatın – haydi şununla yüzleşelim – tecavüz denen şey için nasıl bir mazeret görevi görebileceğini gösterir. Unutmayın, Afrodit hiçbir zaman razı olmadı.

Mary Beard’ın yazdığı “Medeniyetler: Nasıl Görünüyoruz/İnancın Gözü” Profile Books tarafından, BBC TV dizisi “Medeniyetler” beraberinde 1 Mart’ta yayımlanmıştır

Yazan: Mary Beard
Çeviren: Ayça Sofu
Kaynak: newstatesman

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.