Felsefe tarihinin büyük bir bölümünü oluşturan tartışmalar 20. yüzyılda, analitik felsefe geleneğinin kendini göstermesi ile anlamını yitirmeye başladı. Çoğunlukla metafizik problemleri içeren bu tartışmalar, Viyana Çevresi filozofları da denen mantıksal pozitivistlerin metafiziği yadsıması ile  içi boş bir tartışma hâlini aldı. Bu dönemde felsefede belli bir ayıklama sürecine girildi. Bu ayıklama sonucunda hem felsefenin işlevi belirlenecek hem de günlük dilde karşılaştığımız kimi anlam kargaşaları çözümlenecekti. Bu çözümlemenin tek yolu, mantığın ve matematiğin günlük dile uyarlanmasıydı. Bu sayede hangi önermelerin gerçek ve hangilerinin sahte olduğu görülebilecekti. Sahte ve gerçek önerme arasındaki ayrım ise doğrulanabilirlik ilkesi sayesinde yapılıyordu. Doğrulanabilen önermeler gerçek ve anlamlı önermeyken, doğrulanma imkânı olmayan önermeler anlamsız ve sahte önermelerdi ve  anlamsız önermeler, metafiziğin önermeleriydi.

Bu makalede, öncelikle Russell ve Frege’den başlayarak analitik felsefenin genel hatlarından bahsedilecek, daha sonra bu iki filozoftan oldukça etkilenen ve mantıksal pozitivistleri de oldukça etkileyen Wittgenstein’ın felsefesi hakkında bilgi verilecek, ve nihayet Viyana Çevresi filozoflarının öğretisi ve bu topluluğun önemli isimlerinden olan Carnap ve Ayer’in felsefeleri açıklanmaya çalışılacaktır.

1-) Topluluğun Tarihsel Arka Planı ve Amacı

20.yüzyılda, Moritz Schick kuruculuğunda, üyelerinin çoğunun bilim insanı ve matematikçi olduğu bir topluluk meydana geldi. Topluluğun üyeleri, düzenledikleri seminerler sayesinde Viyana Çevresi filozofları olarak tanındı. Özellikle Mach ve Avenarius’un pozitivizminden etkilenen bu topluluğun amacı, modern mantık ve matematiğin kesinliğini felsefeye taşımak ve bu sayede felsefenin sınırlarını belirlemektir. Çevre üyeleri olarak, Moritz Schlick, Rudolp Carnap, Otto Nevrath, Waisman, Philip Frank, felsefesinin ilk döneminde Ludwig Wittgenstein, Hans Reichenbach, Hempel, Ayer ve son olarak Quine gibi isimler sayılabilir.

Viyana Çevresi filozofları, 1929 yılında, Bilimsel Dünya Görüşü: Viyana Çevresi adıyla yayınladıkları bildiride amaçlarını açıkça dile getirdiler (Çelebi, 2016, s.78). Bildiride şu ifadelere yer verilmektedir: “Amacımız, tek bir bilimin, yani insanlığın edinebileceği tüm bilgileri; fizik ya da psikoloji, doğa bilimleri ve edebiyat, felsefe ve özel bilimler gibi birbirinden tamamen ayrı disiplinlere ayırmaksızın içinde toplayan bir bilimin yaratılmasıdır. Bu amaca ulaşmanın yolu Frege ve Russell’ın geliştirmiş oldukları mantıksal çözümleme yönteminin kullanılmasıdır. Bu yöntem, bilimi metafizik sorunlardan ve anlamsız önermelerden arındırmak ve bilimin anlamını, kavramlarını ve önermelerini açıklığa kavuşturmaktır.’” (Alıntılayan, Çelebi, 2016, s.79, aktaran Joergensen, 1951, s.4). Bu bildirinin ve topluluğun amacının daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle Frege ve Russell’in felsefelerini kısaca açıklamakta fayda vardır.

2-) Russell ve Frege’nin Dil Felsefesine Genel Bir Bakış

Analitik felsefe geleneğinin ilk döneminde tartışılan konulardan biri, mantıksal anlam kuramıdır. Bu kuram, dil-dünya ilişkisi ve anlam problemini dilsel çözümleme ve mantıksal analiz üzerinden değerlendirmektedir (Çelebi, 2016, s.70). Mantıksal anlam  kuramı başlığı altında ilk olarak Russell’ın mantıksal atomculuk görüşünü ele almak gerekir. Russell mantığın 20. yüzyılda felsefe sahnesine çıkmasında önemli bir etken olmuştur ve onun mantığa verdiği önem matematiğe bakışını da şekillendirmiştir. Russell’a göre matematik, mantıksal temellere dayanırsa daha sağlam olacak, kesinlik kazanacaktır. Russell bir adım daha ileri giderek düşüncesini duyulara dayalı bilgimize uygulamıştır ve mantıksal atomculuk olarak tanımlanan görüşünü ortaya koymuştur (Çelebi, 2016, s.72).

Russell’a göre dilin yapısı ve dünyanın yapısı arasında bir uygunluk söz konusudur. Dilin yapısı ise mantıksal bir yapıdadır ve hâliyle dünya da mantıksal bir yapıda olmak durumundadır.  Eğer bu böyleyse, dili çözümleyerek dünya hakkında bir çok şey öğrenilebilir. “…itiraf ediyorum ki, bileşenlerinin sayısı sonsuz olabilir olmasına rağmen, karmaşık olanın yalınlardan oluşması bana açık gelmektedir. Yalınlardan söz ederken, deneyimlenmeyen ama yalnızca çözümlemenin sınırı olarak çıkarılarak bilinen bir şey hakkında konuştuğumu açıklamalıyım. Nesneleri yalın olmasa bile belirli türdeki nesnelere karşılık gelen yalın simgeleri varsa, böyle bir mantıksal dil hataya yol açmayacaktır” (Russell, 2013, s.175). Russell dildeki mantıksal atomların, dünyadaki atomsal olgulara karşılık geldiğini ve bunun önermenin anlamlılık koşulu olduğunu söylemektedir. Bir önermedeki mantıksal atomlar dış dünyada bir mantıksal olguyu karşılıyorsa o önerme anlamlıdır.

Russell, atomsal olgular ve atomsal önermeler arasında bir ayrım yapar. Bir atomsal önermenin doğru veya yanlış olduğunu, atomsal olgular belirler. Atomsal olgular ise doğrudan kavranabilir ve duyusal algıya aittirler. Russell, dünyayı tek tek şeyler olarak değil, tikellerin birbirleri içindeki bağıntıları ile kavrar. Wittgenstein’ın da dediği gibi “Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil” (Wittgenstein, 2016, s.15). Olguları adlar değil, önermeler ifade eder ve anlamlılık adlarda değil, önermelerde aranmalıdır. Çünkü adın referansı nesne iken önermenin referansı olgulardır (Çelebi, 2016, s.73). Russell’a göre atomsal bir önerme ”ve”, ”veya”, ”bazı”, ”bütün” gibi ifadeleri içinde barındırmaz ve atomsal önermeler kendinden başka hiçbir önermeye indirgenme ihtiyacının olmadığı kompleks olmayan önermelerdir. Bu önermelerin doğruluğu veya yanlışlığı kendisine karşılık gelen olguya bakılarak anlaşılabilir. Yani önermenin doğruluğu veya yanlışlığı onun göndermede bulunduğu nesnenin ya da olgunun denetlenmesi ile belirlenir. Dil dış dünya ile eş biçimli olmalıdır. Dildeki her birim, gösterdiği şeyi tam olarak karşılamalıdır ve bu dil Russell için matematik dilidir. Bu dilin en önemli özelliği ise belirsizlikten uzak olmasıdır.

Anlamlılık ve doğruluk konusunda değineceğimiz bir diğer isim olan Frege, bir önermenin anlamlılığını, onun gerçeklikte bir nesne ya da olguyu bildirmesinde arar. Bir önermenin anlamını bilmek, ona bir doğruluk değeri verebilmektir. Bir önermeye doğru veya yanlış diyebilmek için o önermenin referansının dış dünyada bir gerçeklik olması gerekmektedir. Frege, ”Über Sinn und Bedeutung” (Anlam ve Gönderge Üzerine) adlı makalesinde bir cümlenin anlamını onun göndergesi olarak açıklamaya kendisini götüren şeyin doğruluk olduğunu vurgular (Altınörs, 2003, s.65).

Frege’nin özgün yanı, anlam ve gönderge arasında ayrım yapmasıdır. Önermenin anlamı bir düşünceye işaret ederken, göndergenin işaret ettiği şey bir doğruluk değeridir. Frege ”Akşam Yıldızı” ve ”Sabah Yıldızı” örneğinde bunu açıkça gösterir. Örnek şöyledir: “Frege, a=a ve a=b gibi iki özdeş önermeyi ele alır ve bunların farklı iki özdeş önerme olduklarını göstermeye çalışır. Bunu ‘Sabah Yıldızı, Akşam Yıldızıdır’ önermesine uygular. Gerçekte astronomik olarak böyle tek bir yıldız vardır. Bu yıldız sabah görüldüğünde ”Sabah Yıldızı” akşam görüldüğünde Akşam Yıldızı” adını alır. ‘Akşam Yıldızı, Sabah Yıldızıdır’, a=b önermesine, ‘Akşam Yıldızı, Akşam Yıldızıdır’ ise a=a önermesine karşılık gelmektedir. Bu önermeler anlam bakımından aynıdırlar fakat gönderme ya da referans bakımından farklıdırlar. Frege’ye göre, ‘Akşam Yıldızı’ ile ‘Sabah Yıldızı’ aynı şeye yani Venüs gezegenine göndermede bulunur ama bu adların Venüs gezegenini gösterme biçimleri farklıdır (Frege,1989 s.8). Frege, anlamı nesne ile uyuşmaya indirgeyen yaklaşımlardan farklı bir açılım sergiler. Anlam, göndergesi olan nesne ile eşitlenemez ve nesnenin kendini gösterme biçimi olarak değerlendirilir. Bu durumda sözcük veya özel ad açısından anlam ve gönderge ayrımı söz konusuyken, önerme dikkate alındığında anlam ve doğruluk ilişkisi esastır” (Çelebi, 2016, s.77).

Bu bilgiler bağlamında Russell ve Frege, görüşleri ile mantıksal pozitivistleri oldukça etkilemiş, onlara yön vermiştir. Özellikte Wittgenstein’ın ilk döneminin önemli bir eseri olan Tractatus bu iki filozofun izlerini açıkça taşımaktadır. Bu bilgiler ışığında aşağıda mantıksal pozitivistlerin görüşleri açıklanacak, metafiziğin yadsınması hakkında konuşulacak ve felsefenin işlevi belirlenecektir.

3-) Mantıksal Pozitivizm, Metafiziğin Elenmesi ve Felsefenin İşlevi

Mantıksal pozitivizmin amacı olan matematiğin ve mantığın kesinliğini felsefeye getirmenin gerçekleşmesi için atılması gereken ilk adım, metafiziğin elenmesiydi. Metafizik, felsefe tarihinin neredeyse tamamını oluşturan köklü bir konudur. Filozofların metafizik problemlere değinmediği  pek azdır. Evrenin başlangıcı, Tanrının varlığı, töz, hiçlik gibi problemler felsefenin adeta iskeletini oluşturur. Metafiziğin felsefeyi bu denli belirlemesi, mantıksal pozitivistler için büyük bir problemdir çünkü bu durum, felsefenin işlevini kaybetmesine sebep olmaktadır. Metafizik, vaat ettiği aşkın bir gerçekliği verememiş ve bilimsel gelişmelerin gerisinde kalmıştır. Bu bakımdan, metafiziğin önermelerinin anlamsız olduğunu kabul etmek gerekir.

Immanuel Kant, metafiziği eleştirdiği Bir Bilicinin Düşleri adlı kitabında, büyücü Swedenborg’un Arcana Coelestia adlı eserini okuduktan sonra, kendisinin o zamana kadar üstünde çalıştığı metafizik ile büyücü Swedenborg’un mucizeleri arasında bir benzerlik gördü. Kant’a göre, felsefesini kısmen deneyden elde edilen verilerle ama daha çok salt kavram verileriyle oluşturan, havaya çeşitli düşünce evrenleri inşa etmiş mimarlar olan filozoflar ile hayaller aleminde yaşayan bir büyücü arasında pek bir ayrım yoktu. Her iki sistem de form olarak birbirine benziyordu. Buraya kadar olan Kant’ın metafiziğe bakış açısı, mantıksal pozitivistlerin metafiziğe bakışını yansıtır. Mantıksal pozitivistler, metafizik önermelerden bahseden filozofları bir büyücünün hiç bir dayanak olmaksızın söylenip durmasına benzetirler.

Metafiziği eleştiren filozofların başında gelen David Hume İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma adlı kitabını: “Soyut bilimlerin araştırma nesneleri nicelik ve sayıdan başka bir şey değildir. Empirik bilimlerin konuları ise, olgu sorunlarına ve varoluşa ilişkindir. Bu ikincilere ilişkin kanıtlama yapılamaz. Bu ilke doğrultusunda kitaplıkları gözden geçirelim. Elimize ilhaiyatın veya okul metafiziğinin bir cildini alırsak, şunları soralım: Bu kitap nicelik ve sayıyla ilgili soyut akıl yürütmeler içeriyor mu? Hayır. Olgu sorunu veya varoluşla ilgili deneysel akıl yürütmeler içriyor mu? Hayır. O zaman, atın onu ateşe; çünkü içinde safsata ve kuruntudan başka bir şey olamaz” (Hume, 2010, s.485) sözleriyle bitirir.

20.yüzyılda mantıksal pozitivistler metafiziğe yapılan eleştirilerin şiddetini arttırdı. Mantıksal pozitivistlerin etkilendiği, 19. yüzyılın önemli pozitivistlerinden olan Ernst Mach’a göre, nesne diye bir şey yoktur sadece duyumlar vardır. Gördüğümüz rüya ile uyanık halimiz aslında duyum bakımından ortaktır. Ayrılan nokta, süreklilik ve düzenliliktir. Bu yaklaşım bağlamında mantıksal önermeler ve metafiziksel önermeler arasında ayrım yapan Viyana Çevresi filozofları, metafizik önermelerin doğruluğunun bir duyum bile belirlenememesinden dolayı onları anlamsız olarak nitelendirir. Mantıksal önermelerin doğruluğu ile bir duyum ile belirlenebilir, onlar doğrulanabilir önermelerdir. Bu önermeler, sadece dışa vurma özelliğine sahiptir, temsil işlevleri yoktur. Carnap bunu şöyle dile getiriyor: “Metafizik, yaşama yönelik bir tutumun ifadesi olarak açığa çıkar. Diğer bir deyişle, metafizikçi içinde yaşadığı hayatın acı, sevinç ve kederlerini teorik bir çerçevede sunmaya çalışır. Fakat bu tutumu, metafizikçilerden ziyade şairler ve sanatçılar daha iyi ifade eder” (Carnap, 2017, s.67).

Söz gelimi iki metafizik önermeyi savunan iki filozof arasındaki tartışmanın birinin diğerini yanlışlayacak hiçbir empirik verisi yoktur. Empirik kanıtlanabilirlik açısından ”Varlık hiçliktir” ve ”Varlık hiçlik değildir” önermelerinin biri diğerinden daha iyi bir durumda değildir.  İkisi de ”Aranızdaki sorunu hangi mümkün deneyim çözebilir?” sorusuna cevapsız kalacaktır. Savunulan önermeler farz edelim ki realizme ve solipsizme ait olsun, bu önermelerin empirik açıdan deneyimlenebildiği nokta tartışmanın son noktasıdır. O noktadan sonrası, metafizik bir tartışmaya girer ve bu tartışmayı yapmak anlamsızdır. Olgu bağlamına sahip bir önermein, referans ettiği olguya bakılarak doğrulanabilir veya yanlışlanabilir olduğu söylenebiliyorsa o önerme anlamlıdır. Metafizik önermeler olgu bağlamından yoksundurlar ve onların doğrulanmaları veya yanlışlanmaları mümkün olmadığından bu önermeler anlamsızdır.

Mantıksal pozitivistler bilimi, metafizik ve felsefeden arındırmaya girişirler. Bir ayıklama süreci olan bu dönem felsefenin işlevini de belirlemiştir. Çevre üyelerinin önemli bir ismi olan Ayer, Dil Doğruluk Mantık kitabında felsefenin işlevinin tanım yapmak olduğunu söyler (Ayer, 1998, s.37). Felsefe, mantığın bir parçasıdır. Felsefenin yapabileceği en çok şey, bir kimsenin inançlarında tutarlılık bulunup bulunmadığına bakmanın dışında, belli bir önermenin doğruluğunu veya yanlışlığını belirlemede kullanacak ölçütlerin ne olduğunu göstermektir (Ayer, 1998, s.26).

4-) Doğrulanabilirlik İlkesi Bağlamında Wittgenstein, Carnap, Ayer

Mantıksal bir önermeyi sahte önermeden ayırt etmenin tek yolu onun doğrulanabilir olmasıdır. Bir önermenin anlamı onun doğrulanma yöntemidir (Delueze, 1993, s.72). İlke, ilk kez Waisman tarafından açıkça tanımlanmıştır. İlk olarak, doğrulanabilirlik ilkesini, çevreyi oldukça etkileyen Wittgenstein’ın Tractatus adlı kitabından yola çıkarak incelemeye başlamakta yarar vardır.

Wittgenstein’ın resim kuramı, dil-dış dünya arasında tam bir karşılıklılık hâlini anlatır. Dünya ve dil mantıksal bir yapıdadır. O yüzden, dil ile dünya resmedilebilir. Eğer, bir cümle resmettiği dünyada karşılığını buluyorsa o cümle anlamlıdır. Wittgenstein’e göre Russell’da da bahsedildiği gibi “Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil”’ (Wittgenstein, 2016, s.15). Olgusal durumu belirten bir cümle dünyanın doğru resmediyor demektir. Önermeler olgulara ve olaylara ilişkindir ve bu önermeler ancak ait oldukları olgu durumlarıyla doğrulanabilir. Metafizik önermeler olgu bağlamından yoksun oldukları için onların deney ve gözlem yoluyla referanslarına ulaşmak mümkün değildir bu yüzden metafizik önermeler felsefeden ve dilden ayıklanmalıdır. Wittgenstein “Üzerine konuşulamayan şey hakkında susmalıdır” derken bunu kasteder. Dil, dünyanın sınırını aştığında anlamsız olmakta, olgusal bir alana sahip olmayan alanlar söz konusu olduğunda susmak gerekmektedir. Çünkü dilin sınırı, dünyanın sınırıdır. Bundan dolayı din, ahlak, estetik, metafizik alana ait cümlelerin hepsi anlamsızdır (Çelebi, 2016, s.78). Anlamlı önermeler şeylere ilişkin doğru bildirimde bulunan önermelerdir.

Daha önce de bahsedildiği gibi Viyana Çevresi’nin amacı metafiziği felsefeden ve bilimden elemektir. Carnap ve diğer mantıkçı pozitivistler, doğal dillerde sık sık anlam bulanıklığının bulunduğunu ve bu kusurları gidermek için ideal bir dil olması gerektiğini savunurlar. Carnap, metafiziği doğrulanabilirlik ilkesi ile reddeder. Eğer bir önerme olgular durumunu açıklıyorsa, o zaman ne olursa olsun, o önerme anlamlıdır; eğer bu olgular varsa önerme doğru, olgular yoksa önerme yanlıştır (Bozkurt, 2003, s.232).

Carnap dilde yapılacak mantıksal çözümlemeler yoluyla, sahte önermelerin açığa çıkarılacağını ve bu önermelerin ayıklanabileceğini savunur. ”Aranızdaki sorunu hangi mümkün deneyim çözebilir?” sorusuna cevap verebilen önerme anlamlı bir önermedir. Bir cümlenin anlamını bilmek onun hangi durumlarda doğru olup olmadığını bilmek demektir (Çelebi, 2016, s.79). Anlam, uygulanma ölçütü ile belirlendiğinden, ölçüt sınırlandığında farazi söylemlerden kurtulmuş olunur. Deney, ölçütün sınırlandırılmasıdır ve metafizik önermeler bu ölçüte uymamaktadır. Carnap önermelerin verili olanlar hakkında olması gerektiğinden bahseder. Yani, önermelerin nesnesi olmalıdır. Metafizik anlam ile belirtilen empirik anlam ile karşıtlık içinde kullanılması gereken sözcük kesinlikle var olmayan bir şeydir. Yani sözcük ancak boş bir kabuktur (Rossi, 2001, s.125).

Carnap’tan sonra Viyana Çevresi filozoflarından Ayer, Dil, Doğruluk, Mantık kitabı ile çevre üyelerinin öğretilerini özetlemiştir. Buradan sonra Ayer’in dil felsefesine ilişkin görüşlerine yer verilecektir. Ayer, mantık ve matematiğin ilkelerini analitik olarak nitelendirir. Ayer’e göre, anlamlı bir önerme empirik ya da analitik olarak doğrulanır dolayısıyla analitik ve sentetik önermeler anlamlı önermelerdir. Burada belirtmek gerekir ki Ayer analitik önermelerde bir olgu bağlamının olmadığını kabul eder fakat bu kabul analitik önermeleri metafizikle eş değer hâle getirmez. Çünkü, analitik önermeler herhangi bir biçimde bize deneysel bir bilgi vermese bile kimi simgeleri nasıl kullandığımızı göstererek bizi aydınlatırlar (Ayer, 1998, s.56). Metafiizk önermelerin anlamsız olması, diğer çevre üyelerinin dediği gibi onların sadece olgusal bağlamdan yoksun olmalarından kaynaklanmaz, bu önermelerin anlamsızlığı aynı zamanda onların a priori olmayışlarından kaynaklanır. ”Varlık hiçliktir.’ önermesi a priori bir önerme değildir ve empirik yolla da doğrulanamaz, olgusal bir bağlamı yoktur. Bir önermenin doğrulanmasına imkan sağlayan kanıt yoksa o önerme sahte bir önermedir. Bu bakımdan metafizik önermeler herhangi bir duyu verisi ile kanıtlanamadığından sahte önermelerdir. Ayer, bu noktada duyu verilerini gerçek dışı olarak nitelendiren idealizmi de eleştirir. Matematiksel ve mantıksal ilkeler doğruca bizim onları hiçbir zaman başka türlü kabul etmeyişimiz yüzünden evrensel olarak doğrudurlar. Bunun sebebi de, kendimizle çelişki içine girmeden, dilin kullanımını yöneten kurallara aykırı düşmeden ve böylece söylemlerimizi kendilerini çürütür duruma getirmeden onları bir yana atamayışımızdır (Ayer, 1998, s.54). Ayer, bu kanıtlamayı yaparak usçuluğun temellerini yıktığını söyler. Çünkü usçuluğun ilkesi, düşüncenin bağımsız bir bilgi kaynağı, üstelik deneyden daha inandırıcı bir bilgi kaynağı olduğudur.

Son olarak Ayer, diğer filozoflardan farklı olarak, doğrulanabilirlik ilkesini güçlü ve zayıf olmak üzere ikiye ayırır. İlkenin güçlü biçimine göre, bir önerme eğer doğruluğu deneyle kesin olarak saptanabilirse doğrulanabilirdir. Zayıf biçim ise, eğer deney bir önermeyi olabilir kılıyorsa o önerme doğrulanabilirdir. Fakat burada görülür ki, empirik önermeler güçlü doğrulanma ilkesine uygun gözükmemektedir. Empirik önermeler mantığın ve matematiğin a priori doğrularından farklı olarak, doğruluğuna kesin olarak ulaşılamayan önermelerdir. Bir empirik önerme hakkında hipotez ne kadar kuvvetli olursa olsun, gelecekte bir zamanda deneyin sonucu hipotezi çürütebilir. Yani gelecek her zaman geçmişe benzemeyebilir. Bu bakımdan empirik önermeler kesin olarak doğrulanabilen önermeler değildir. Elimizde kalan biçim zayıf doğrulama biçimidir fakat bu biçimde de ”olabilir” kelimesi çok rastlantısal kalacaktır. Ayer, ”Bir deneysel önermenin geçerliliğini sınamanın ölçütü nedir?” sorusuna yanıt olarak: ”Bir deneysel varsayımın geçerliliğine, onun yerine getirmek üzere kurulduğu işlevi gerçekten yerine getirip getirmediğini görerek karar vereceğimizi” söyler (Ayer, 1998, s.76).

Kaynakça:
ALTUĞ, T. (2004).  Modern Felsefede Metafiziğin Elenmesi, Etik Yayınları: İstanbul
ALTINÖRS, A. (2003). Dil Felsefesine Giriş, İnkilap Kitabevi: İstanbul
AYER, A.J. (1988). Dil, Doğruluk, Mantık, (çev. Hacıkadiroğlu, V.), Metis Yayınları: İstanbul
ÇELEBİ, V. (2016). ”Çağdaş Mantıkçı Anlam Kuramında Dil-Dünya İlişkisi ve Metafiziğin Yadsınması”, Uludağ Üniversitesi, Kaygı Dergisi, Sayı.26: Bursa
ÖZLEM, D. (2003).  Bilim Felsefesi, İnkılap Yayınevi: İstanbul
RUSSELL, B. (2007). ”Belirsizlik”, (çev. Yüksel, Y.), Felsefe Arkivi Dergisi, Sayı.31: İstanbul
SOYKAN, Ö.N. (2006). Felsefe ve Dil: Wittgenstein Üzerine Bir Araştırma, MVT Yayınları: İstanbul
WITTGENSTEIN, L. (1996) Tractatus Logico- Philosophicus, (çev. Aruoba, O.)

Yazar: Merve Karacan

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.