Orta Çağ Avrupa’sında aydınlar, Katolik kilisenin zulmünden kaçmak için Vatikan içinde gizli yapılar inşa edip, oralarda teşkilatlanmışlardır. Bilim yapmak, büyü yapmaktan beter sayılmış, bu insanlar acımasızca öldürülmüştür. Oysaki onlara bir dönüp bakıldığında, tüm çalışmalarının bugün onurla yâd edildiği görülmektedir. Fakat ateşi bulan ilk insanın, o ateşte yakılması gibi, insansoyu kendisine çağ atlatan beyinleri önce öldürüp, sonra sevgisini sunmasıyla maruftur. Rönesans hareketinin ortaya çıkışı da bu otoritelerin tahakkümüne karşı takınılan hümanist, bireyci başkaldırının adı olmuştur. Dönemin hazırlayıcısı, Dante, Petrarca gibi öncü isimler, eserlerinde insanın topluluktan ayrık olarak, bireysel nitelikleriyle de ele alınması gerektiğini savunmuşlardır. Her insanın sahip olduğu kendine özgü nitelikleri; modern bir yaşam görüşüyle işleyerek, insanlık tanımının belirsizleştirdiği çizgilerinin yeniden üzerinden geçmişlerdir. Kilisenin birey ile savaşımının temelinde de, bu bilincin kazanılmasının özgücünü azaltacağı kaygısı bulunmaktadır. Yani, gücünü kaybetmek istemeyen erk ile gücünü keşfetmeye başlayan bireyin mücadelesidir.

Ha keza Ortadoğu coğrafyasında da durum farklı değildir. Sümerlerden itibaren medeniyetin beşiği olarak tarihe ilk elden tanıklık eden; yazının bulunduğu, dinlerin tebliğ edildiği ve görkemli devletlerin cenk ettiği bu topraklar: İslam’ın yayılma süreciyle başlayan bir Batı-Doğu sentezine de vesile olmuştur. Mamafih Antik Yunan eserlerinin çevirisiyle başlayan felsefî ve bilimsel üretimle birlikte, yine çeşitli siyasî-dinî otorite müdahaleleri ile sekteye uğramıştır. İbn Rüşd, İbn Sina, İbn Haldun gibi düşünürlerin eserleri hak ettikleri değeri görememiştir. İbn Rüşd, Aristoteles’in eserlerini Arapçaya çevirmiş, kendi eserlerinde de onun düşünceleri etrafında geliştirdiği yorumları vermiştir. Rönesans öncesi kilise çevresinde gelişen felsefe hareketlerde bile İbn Rüşd görülmektedir bundan ötürü. Çünkü Aristoteles’in dünya merkezli evren teorisi gibi birçok fikir İncil’e uyduğundan, kilise faydalanmaktan kaçınmamıştır. Fakat ayrımlar da ortaya çıkmıştır. İbn Rüşd’ün aktardığı bilgilerde Aristoteles evrenin sonsuz olduğu ve sonsuza değin var olacağı fikrini öne sürmektedir. Lâkin İncil’e bakıldığında evren yaratılmış ve sonsuza dayanmıştır: çünkü başlangıç noktası ortadadır.

Diğer yandan kilise, okula dayanan bir eğitim vermekteydi sanılanın aksine. Bilhassa skolâstik kelimesi okulda edinilen eğitime dayanmaktadır (1). Mamafih okul programları bilinçli nesiller yetiştirmekten ziyade ezberci kalabalıklar devşirmeyi amaçlamaktaydı. Belirli sınırlar içerisinde, güvenli sözler söylenilmesiydi istenilen. Rönesans aydınlarının yaptığı da bu putu yıkmak olmuştur. Yalnızca din dışı alanlarda da güç kaybetmemiştir otorite. 31 Ekim 1517 günü Katolik Kilisesi’ne karşı 95 maddeden oluşan bir protesto bildirisini Wittenberg Şatosu Kilisesi’nin kapısına asan Martin Luther, dinî vesayeti de ortadan kaldıran hareketin öncüsü oluvermiştir. 95 maddelik bildirisinin 92. maddesinde şöyle seslenmiştir: “O zaman şu [yalancı] peygamberlere lanet olsun ki, Hıristiyanlara “Barış, Barış” derler de aslında barış değildir” (2). Reform hareketiyle birlikte millî dillere çevrilen İncil, dinî otoriteyi iyiden iyiye zayıflatır. Devamında seküler fikirler, düşünürler aracılığıyla ortaya çıkar ve Avrupa üzerindeki ölü toprağını silkelemeye başlar.

Peki, Ortadoğu coğrafyasında neden Rönesans yaşanmamıştır? Bu soru haklı olarak herkes tarafından sorulan; bireyin sahip olduğu bilgiye, tecrübeye, siyasî-sosyal kimliğine ve dinî inanışlarına göre de cevaplandırdığı müzmin bir acziyetin sorgusudur. Aslına bakılırsa yaşanmıştır. Fakat sürekliliğinin olmaması hususu, başlatılan hareketin inşaat hâlinde bir harabeye dönüşmesine sebep olmuştur. Yine de bilinmelidir ki: Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının inkılâp hareketleri, Ortadoğu coğrafyası için bir meşale yakmıştır ve Rönesans’ı başlatmıştır. Nasıl mı? Osmanlı İmparatorluğu özellikle son 20 yıllık döneminde iyiden iyiye kontrolü kaybetmiş durumdadır. İç-dış siyasette yenilgilerle boğuşan, basiretsiz liderler elinde çözülen, vergisini dahi kene gibi şah damarına yapışmış batılı güçlere kaptıran Osmanlı İmparatorluğu: İstanbul’dan uzak eyaletlere, yalnızca vergi tahsili için uğrayan fakat bunun haricinde ilgi göstermeyen bir hükümranlık konumundadır. Bilhassa Anadolu topraklarının perişan hali, Ahmet Haşim’in 3 Eylül 1919 tarihinde Manisa milletvekili Refik Şevket Bey’e yazıp gönderdiği mektupta açıkça görülmektedir.

Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icadından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır(…) Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hâsıl olmuştur(…) Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir(…)  Anadolu, hemen bir uçtan bir uca firengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder” (3).

Trablusgarp’tan Kurtuluş Savaşı’nın son gününe değin cepheden cepheye sürülen, zor şartlarda kazandığı parasını hatta canını bir hiç uğruna kaybeden Anadolu insanının bu hal-i pürmelâline tanıklık eden Mustafa Kemal’in dikkat çektiği en önemli noktalar da: çözüm amaçlı yapılacak reformlar ve reformların tahkimini gerçekleştirecek bireylerin yetkin eğitimleri olmuştur. Bu amaçla ilk kez Tevhid-i Tedrisat Kanunu çerçevesinde 29 Ekim 1924’te Maarif Vekâleti’nin açtığı Avrupa sınavıyla 22 genç Avrupa’da öğrenim görme hakkını kazanmıştır. Bu gençler çoğunluğu Almanya’da olmak üzere, Avrupa’nın birkaç ülkesinde alanlarında yetkin kişiler olmak üzere eğitim görmüşlerdir. Yurtta ise hâlihazırda yetişmiş kadrolarla başlatılan bir reform, inkılâp hareketi başlamıştır. Evvela pozitif bilimlerden uzaklaşmış medreseler kapanmış (1924), ve aynı sene Tevhid-i Tedrisat kanunu ile eğitim ve öğretim müfredatı tek bir çatı altında toplanmıştır. (3 Mart 1924) Sonrasında müfredat ve tüzük hususunda yaşanılan sorunlar hasebiyle, Maarif Teşkilatı yani, Milli Eğitim Bakanlığı hakkında kanun çıkartılır (1926). İlkokul, ortaokul, lise düzeyinde kademeli eğitimin tanziminin ardından, ihmal edilen Anadolu insanına: en temelde okuma-yazma, devamında ise tarih, coğrafya ve matematik gibi temel bilim alanlarında eğitim imkânı sunulmuştur. Böylece, çevresinden bihaber, biçare yaşayan insanların, dünya ve ilerleyişine tanık olma şansı ortaya çıkmıştır. Derslik imkânı ve için müşterek çalışma içinde, Millet Mektepleri kurulmuş, insanların katılması teşvik edilmiştir (1928). Yine aynı sene, İstanbul ile Anadolu arasında oluşan yazı dili farkının düzenlenmesi mevzuu masaya yatırılır. Farsça-Arapça kelimelerin eklenmesiyle ortaya çıkarılan yazı dili Osmanlı Türkçesi’nin yerine Latin harfleriyle tanzim edilmiş, Öz Türkçe kelimelerin kullanılmasına karar verilir. Özellikle resmi yazışmalar ve tutanaklarda köklü değişikliğe sebep olan bu değişikliğin amacı, kurulan ulus devletin kültürel programını şekillendirmektir. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulması (1932) zeminini hazırlayan adımlardır tüm bunlar ve Üniversite Reformu (1933) ile de tamamına erer.

Atatürk’ün ve kurucu ideolojinin mefkûresine işte bu adımlarla ulaşılmıştır. Akılcı bir sistemle eğitim görmüş, dünyayı tanıyan ve analitik düşünme-sorgulama yetisine sahip, yetkin bireyleri yetiştirmenin önünü açan bu yeniliklerle; Türk münevverini yetiştirmek ve çalışma imkânı yaratmak: böylece, evvela Türkiye’nin, ardından da diğer ülkelerin mücadele azmi ateşlemek ve modern birey bilincini uyandırmaktır. Atatürk’ün Samsun’a çıktığında, silah arkadaşlarıyla uğruna ölümüne mücadele ettiği temennisi buydu; bu temenninin başarıya ulaştığı gerçeğini de, o öğrencilerden biri olan Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak şöyle dile getirmektedir.

(…) Sonra gel zaman, git zaman 1923 de, benim İstanbul Üniversitesi’nde talebe bulunduğum sırada bir ilân görüyoruz: “Avrupa’ya talebe gönderilecektir”. Allah! Allah! Daha Lozan yapılmış ama tasdik olmamış… Memleket her köşesinden, bucağından kanıyor… Harabe içinde… Yunan tahrip etmiş. Birinci Cihan Harbi’nin tahribatı devam ediyor… Tam bu sırada lüks gibi gelmesi düşünülebilen bir şey, Avrupa’ya talebe… Gidelim bari kaderimizi deneyelim… İşte Necip Fazıl, Burhan Ümit’lerle beraber, o yüz elli kişi arasından on bir kişi seçilmişiz. Nereye gideceğimizi bize sordukları zaman, dedik ki: ‘Hükümet nereyi isterse!’ Bilhassa Atatürk acaba bir şey ister mi? Benim, naçizane adımın kenarına, ‘Berlin Üniversitesi’ne gitsin’ diye yazmış. Artık başka yer hatıra gelebilir mi? Yola çıkacağım. O zaman uçak filan yok… Trene binmek üzere Sirkeci’ye gittim. Bir müvezzi benim adımı ‘Mahmut Sadi’yi filân arıyor.

Bir telgraf…

Atatürk’ten bir telgraf:

‘Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum; alevler olarak geri dönmelisiniz!’

Şimdi gel de haylazlık et, bakalım! (…)(3)

Dipnotlar
(1) Fr. Scolastique, “1. okullu, okula ait, 2. Ortaçağda üniversitelerde gelişen düşünce sistematiğine ait” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince scholasticus “okullu, okula ait, bir okula mensup olan” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca sχolastik ósσχολαστικός  “alim, sohbet erbabı” sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Eski Yunanca sχolázō σχολάζω  “1. vaktini özgürce kullanmak, 2. ilim ve sohbetle vakit geçirmek” fiilinden türetilmiştir. Yunanca fiil Eski Yunanca sχolē σχολή  “(çalışmaya mecbur olmamak anlamında) serbestlik, leisure” sözcüğünden +ikos sonekiyle türetilmiştir.
(2) <Wenn daher der Ablass dem Geiste und der Auffassung des Papstes gemäß gepredigt würde, lösten sich diese (Einwände) alle ohne weiteres auf, ja es gäbe sie überhaupt nicht.>  Martin Luther: Die 95 Thesen.
(3) Güzel Yazılar – Mektuplar, Türk Dil Kurumu Yayınları, Aralık 1997, s.67–72.
(4) 1983’te Atatürk’ü Anma Günü’nde yaptığı konuşmadan.

Kaynakça:
LIBERA, Alain De, Ortaçağ Felsefesi, Çev. Ayşe Meral, Litera Yayıncılık, Mart 2016.
CEVİZCİ, Ahmet, Ortaçağ Felsefesi, Say Yayınları, Ekim 2017.
https://www.etimolojiturkce.com
CEVİZCİ, Ahmet, Aydınlanma Felsefesi, Say Yayınları, Ocak 2017.
BLOCH, Ernst, Rönesans Felsefesi, Çev. Hüsen Portakal, Cem Yayınevi, Ocak 2008.
BURKE, Peter, Avrupa’da Rönesans – Merkezler ve Çeperler, Çev. Uygar Abacı, Literatür Yayınları, Aralık 2016
RÜŞD, İbn, Aristoteles Metafizik Büyük Şerhi 1-2, Çev. Muhittin Macit, Litera Yayıncılık,  İstanbul.
SARIOĞLU, Hüseyin, İslam Filozofu İbn Rüşd, İSAM/İslam Araştırmaları Merkezi, Ocak 2018.
Güzel Yazılar – Mektuplar, Türk Dil Kurumu Yayınları, Aralık 1997, İstanbul.
GÖKBERK, Macit, Aydınlanma Felsefesi/Devrimler ve Atatürk, Kırmızı Kedi Yayınevi, Ekim 2018.

Yazar: Emre Bozkuş

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.