Yaşam ne demekti? Her gün doğan güneşi izlemek mi, geçen her saniyeyi harcamak mı hesapsızca? En güzel günlerin gelmesini beklemek mi yoksa her anın kıymetini bilmek mi? Sahi çok kötü zamanlar da olmuştu. Çaresiz anlar… Ölüm gibi. Yitirilen geri dönmemişti. Anılarda görmek, duymak mıydı; koklamak, gülmek, öğrenmek miydi yaşam? Yoksa bunların hiçbiri mi demekti?

Umut değil miydi her günü anlamlı kılan? Umutla dolu anların gelmesini beklemek bu anlar için çalışmak. Bugünden, şimdiden vazgeçmek. Yarın için güzel yarınlar için. Gelip gelmeyeceğini bilmeksizin. Gelmeyeceğini bilseydi insan bu kadar sımsıkı sarılır mıydı acaba zamana? Hedefleri, planları olur muydu? Yoksa yaşam sadece bir olasılıktan mı ibaret?

Lev Tolstoy’a göre yaşam ince bir cam gibidir, beklenmedik bir anda kırılabilir. O kırılma anının geldiğini bilse insan acaba nasıl tanımlardı yaşamı? Her günkü gibi mi bakardı gökyüzüne, yoksa umursamaz bir tavır mı takınırdı? Bilinmezlikler ve devam edeceğine inanarak sonraki her anın geleceğini hesaplamak! Belki de yaşam bu demektir, kim bilir.

Düşmek kimi zaman hiç beklemediğin anda. Tüm hayal ettiklerinin, olsun diye beklediklerinin, çabalarının, umutlarının elinden alınması. Tepetaklak olmak ve yok olduğunu hissetmek. Yine de mücadeleye devam etmek mi silkelenerek, yoksa yerinde saymak mı? Veya tüm bu olanları dışarıdan sessizce izlemek miydi yaşamın kendisi?

Zaman denilen kavramın içinde tanımlanmış bir dilimdir var olduğumuzu sandığımız yaşam denilen olgu. Başlangıcının farkında olmasak da bitişini bile bile devam ederiz bu yolun. Hızlı geçen dönemleri vardır unuttuğumuz, unutmak istediğiniz bazı dönemleri de olduğu gibi. Bir an gelir dolu dolu geçmesi gerektiğini kavrar, ona göre rotamızı çizmeye karar veririz. Uymak için çabalarız bu duruma, uyamayız kimi zaman. Umutsuzluk sarar etrafımızı. Çırpınır kurtulmaya çalışırız veya boşveririz. Akışına bırakırız her şeyi. Dönüp bakarız ki yetişememişiz, yakalayamamışız, kayıp gitmiş ellerimizden aylar, yıllar… Bomboş geçmiş amaçsızca. Yitirilmiş onca an. Amaçsız, faydasız ve mutsuz.

Bambaşka bakanlar da vardır bu koskocaman zaman dilimine. Koskocamandır gerçekten de onlar için her saniye bile. Hızla akıp giden seneler bile çok uzun onlardır, yirmilerdir… Dolu dolu geçmiştir, felaketler bile uzun sürmez zihinlerinde. Olanı kabul eden bir nevi başkaldıran bir teslimiyet, gereğinin yapılmışlığının verdiği o müthiş huzur, yaşanması gereken bir deneyimdir onlara göre… Mutluluklar birse bindir, büyür keyif verir, kahkahalar attırır. Çünkü kavranan mutsuz yaşanmışlıkların, geriye dönüşü olmayacakların yerine yenilerinin inşa edilmesi gerektiğini çok iyi öğrenmişlerdir. Yine en iyi öğretmen olmuştur onlara yaşam. Mücadele yeni doğan güneşle başlar, güneşin batışı ile sona ermez, gece de maratonun başlangıç noktası gibidir. Hiç bitmeyecek bu maratonun… Ölüm de son değildir ölümden sonra ardından bırakacakları çok önem arz eder. Bu amaç uğruna yaşarlar, yaşam bu anlama gelmektedir. Ne hoş bir güzelliği vardır dünyadan hafif adımlarla gülümseyerek geçenlerin…

Yazar: Ayten Nahide Korkmaz 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.