Yakınlarda hem yazar hem de Scientific American’a ([1]) katkıda bulunan arkadaşım John Horgan ile oldukça keyifli görüntülü bir konuşma gerçekleştirdik. Bir saat 13 dakika boyunca bilim, felsefe ve Stoacılık üzerine geniş kapsamlı bir sohbetti bu…

Görüşmenin sonunda John kayıt dışı olarak, bir yaşam felsefesine sahip olma ve benimseme kavramının tamamını kendi yorumuyla şöyle dile getirdi: “Neden bir yaşam felsefesine ihtiyacım olsun ki? Ben sistemlere göre yaşamayı değil, hayatın akışına kendimi bırakmayı tercih ediyorum.” Ve işte bu yazı, benim, John’a ve kendini “hayatı akışına bırakmak” herkese cevabım olsun.

Son dönemde yayınlanan, Skye Cleary ve Dan Kaufman ile birlikte editörlüğüne soyunduğumuz How to Live a Good Life: A Guide to Choosing Your Personal Philosophy (İyi Bir Yaşam Nasıl Yaşanır: Kişisel Felsefenizi Seçme Kılavuzu) isimli kitapta yaşam felsefesini (ya da başlı başına özel bir vaka olarak gördüğümüz dini) aşağıdaki iki öğe üzerine kurulmuş bir düşünce sistemi olarak tanımladık:

  • Metafizik: Dünyanın nasıl her parçasının uyumlu biçimde “beraberce döndüğünü” açıklayan bir alandır. Bu açıklamalar, evreni yaratan her şeye kadir ve yüce gönüllü bir Tanrı’nın varlığına (Hristiyanlık), evreni akılla donatılmış canlı bir organizma gibi görmeye (antik Stoacılık) ya da basitçe bilim tarafından, kozmosun işleyişine dair üretilen en geçerli cevaplara (modern Stoacılık ve seküler hümanizm) dayanıyor olabilirler.
  • Etik: Dünya üzerinde nasıl yaşanması gerektiğini açıklayan bir alandır. Etik, sıkı sıkıya bağlı olmasa da metafiziksel bir arka planla ilişkilendirilebilir. Örneğin Hristiyanlar, Tanrı’nın mutlak iyi olduğuna, onları sevdiğine ve ölümden sonra kendilerini ödüllendireceğine inandıkları için tıpkı İsa gibi davranmaları, hatta düşmanlarını bile sevmeleri gerektiğini düşünürler. Modern Stoacılar, bilimden (özellikle de evrimsel biyolojiden) edindikleri fikirler sonucu, insanların doğaları gereği rasyonel düşünme yeteneğini olan sosyal hayvanlar olmalarından dolayı, akıllarını sosyal hayatlarını geliştirecek şekilde kullanmaları gerektiğini düşünürler.

Felsefe türleri ve dinler, her zaman değilse de çoğu zaman, birtakım edimlerle beraber hayatlarımıza dahil olurlar: Hristiyanlar için kutsal metinleri okuma ve dua etme, Budistler için farklı meditasyon şekilleri, Stoacılar içinse, birçok başka yükle beraber, gönüllü yoksunluk duygusuyla birlikte gelen günlük felsefi çalışmalar vs.

Neredeyse hepimiz halihazırda bizden önce var olan bir yaşam felsefesinin içine doğarız. Zira bu, kültürel çevremizden miras kalır bizlere. Mesela ben bir Katolik (Roman Catholic) olarak büyüdüm ve ömrümün ilk on senesini Hristiyan metafiziğini benimsediğim için, Hristiyan etiğine uygun davranmaya çalışarak; yani dua ederek ve ilahiler okuyarak geçirdim.

Kimilerimiz, hayatlarımızın belli noktalarında, miras aldığımız yaşam felsefesini artık yeterli görmeyiz ve alternatifler aramaya koyuluruz. Ben de hayatımın böyle bir noktasında, aşkın bir Tanrı’ya olan inancımı ciddi ölçüde yitirdim ve seküler hümanizmi benimsedim. On beş ila yirmi  yıl sonraysa (orta yaş krizinin patladığında) bir süreliğine Budizmi, Aristoculuğu ve Epikürcülüğü keşfe çıkmak için biraz zaman ayırıp nihayetinde Stoacılığa doğru iniş yaptım.

O halde John’a verilebilecek yanıtlardan biri, yaşam felsefesine sahip olmak istemese dahi bundan başka şansının olamayacağıdır. Öte yandan kendisi “hayatı akışına bırakmayı” “sistemlere” tepki olarak tercih etmişti. Her ne kadar kulağa güzel gelse de bu tip bir yaklaşımın sınırlamaları üzerine durup düşündüğümüzde ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor.

“Akış” yerel kültür tarafından belirlenir. Ama eğer sadece bu felsefeye uyarak yaşarsak -en iyi ihtimalle- epey başıboş bir hayatı, başkalarının sahip olduğu değerleri istemsizce ya da dolaylı yoldan kendimize mal ederek yaşarız. Oysa bu durum, kendi düşüncesine sahip çıkmaya çalışan herkes için sorunludur ki bu en iyi senaryo. En kötüsü, tıpkı İtalyanların ve Almanların 2. Dünya Savaşı döneminde ya da Amerikalıların günümüzde gösterdikleri gibi (en azından ülkenin belli bölgelerinde) oldukça nahoş bir dünya görüşü edinmek olurdu.

Fakat belki de John bunu söylerken aslında başka bir şeyi kastetmiştir. Belki de söylemeye çalıştığı şey, kendisini sarmalayan kültürün akışına kapılıp gitmek yerine her durumu kendi içinde değerlendirip bir karara varmaktır. Ancak üzülerek söylemeliyim ki bu da öncekinden çok daha iyi bir senaryo üretmiyor; zira bu, bir gemiyi elde herhangi bir harita olmadan veya hava hareketleriyle ilgili hiçbir şey bilmeden, “el yordamıyla” yüzdürmeye benziyor. Tehlikesiyse apaçık orada: Kaptan olası büyük bir fırtınaya ya da açık denizin öngörülemez başka zorluklarına fena halde hazırlıksız yakalanacak.

Fakat yine bir ihtimal, John bir çeşit eklektizmi kastediyor olabilir:  Öyle ki farklı sistemlerin küçük parçalarından kendine özgü bir yemek yapıyor olabilir: bir miktar Stoacılık, belki biraz Epikürcülük ve üstüne de baharat olarak bir tutam Budizm. Doğrusu bugüne kadar böyle düşünen birçok aşçıyla karşılaştım.

Bununla birlikte eklektizm ile ilgili iki sorun göze çarpıyor: İlk olarak, karşılaştırılması imkânsız felsefi yapıların unsurlarını, kendi metafizik ve genel etik bağlamlarından koparıp bir araya getirmek, tutarsızlık riskini doğurur. Örneğin, her ne kadar Epikürcülük ve Stoacılık erdem etiğine bağlı ve erdem pratiğine fazlasıyla önem veren iki düşünce sistemi olsalar da amaçları birbirlerinden oldukça farklıdır. Epikürcüler için nihai amaç, bir insanın mümkün olduğunca zihinsel ve fiziksel acıdan uzak bir yaşam sürebilmektir. Stoacıların nihai amacıysa akıl yürütme ve yargılama yetilerini (prohairesis) ([2]) kullanarak kozmopolise ([3]) faydalı olmaktır. O halde diyelim ki siz melez bir Stoacı-Epikürcü felsefeyi benimsediniz ve öyle bir duruma düştünüz ki ya kozmopolise faydalı bir şey yapmak ya da acıdan kaçmak durumundasınız. İşte bu noktada önünüzdeki iki yoldan birini seçmek zorundasınız: Ya Stoacı olacaksınız ya da Epikürcü, zira ikisi birden olamazsınız.

İkinci olarak, eğer yaşam felsefemizi birbiriyle alakasız parçalardan toparlamaya çalışırsak, kendimizi bahane uydurmaya yöneltmiş oluruz. Budizm’in ilkelerinden birini (diyelim ki vejetaryenlik) beğenmedin mi? Hiç sorun değil! Nasıl olsa sen aynı zamanda bir Stoacısın ve neticede Stoacılar bu konuda çok daha gevşek davranabilirler. İşlerin çığırından çıkmasının ne kadar kolay olduğunu siz de görüyorsunuz işte.

Yukarıda bütün söylenenlere rağmen elbette John’un da haklı olduğu bir nokta var: sistemler, insanların günlük hayatta karşılaştıkları problemleri çözemeyecek kadar esneklikten yoksun olabilirler.

Tabii bugüne kadar karşılaştığım her bir din veya yaşam felsefesi, temel şartların yerinden oynamasından ve biraz daha iyimser yaklaşırsam, aramızdan birkaç kişinin tarihten az da olsa bir şeyler öğrenerek eski hataları tekrarlamamalarından dolayı zamanla evrim geçirmiştir. 21. Yüzyıl başlarında hiçbir Hristiyan (en köktenci olmayanlar bile) İsa döneminin Hristiyanlarına benzemezler. Aynı durum Budizm, Stoacılık ve diğer bütün felsefeler için de geçerli.

Bir başka deyişle yaşam felsefeleri, tartışılabilir ve sürekli tartışılması da gereken sınırları içerisinde esnek ve dinamik sistemlerdir. Presokratik filozoflardan Heraklitos’un da dediği gibi Pantha rhei ([4]), yani, her şey değişir.

Dipnotlar

([1]) 170 seneyi aşkın süredir Amerika’da yayınlanan bilim dergisi. (ç.n.)

([2]) Epiktetos’tan alınan prohairesis İngilizceye genellikle “volition” olarak çevrilmiştir. Türkçesi için “irade” kelimesi kullanılabilir. Epiktetos bunu, her türlü karar alma sürecinin kişinin kendi kontrolünde olduğunu ve bu anlamda bir kişisel özgürlüğün tanımlanabileceğini belirtmek için kullanmıştır. (ç.n.)

([3]) Kozmopolis kelime anlamı olarak “dünya kenti” karşılığını bulur. Stoacıların kullanımı da dünyayı polis (şehir) sınırlarına bölmeden, insanların birbirleriyle ve doğayla oluşturdukları bütünü anlatmaya yöneliktir. (ç.n.)

([4]) Pantha rhei aslen “her şey akış içindedir” anlamına gelir ve yazıda da vurgulandığı gibi her şeyin değişim içinde olduğunu belirtmek için kullanılır. Yazarın bu çeviriden kaçınmasının temelinde “hayatın akışına bırakmak” kalıbıyla pantha rhei arasında benzerlik kurulmasını istememesi yatıyor olabilir. (ç.n.)

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Massimo Pigliucci
Çeviren: Onur Demir
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: medium.com

Please complete the required fields.