Eğer mümkünse –ve ‘eğer mümkünse’ daha çılgını yoktur– ıstıraptan kurtulmak istersiniz; peki ya biz? – onu arttırmayı, hatta olduğundan daha kötü hale getirmeyi tercih ederiz gibi geliyor!

–Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde

Görsel: Christ Healing the Blind, El Greco (Domenikos Theotokopoulos), 1570

Friedrich Nietzsche’nin Lüteriyen bir papaz olacağı kaderinde yazılıydı, tıpkı babası ve büyükbabası gibi. Hristiyan bir çevreye doğarak hayatının ilk anlarından itibaren İncil’i ve Protestan teologların çalışmalarını okuması konusunda onu yönlendiren dindar bir kadının evinde büyümüştür. Hatta, o çok belirgin dindarlığı nedeniyle “küçük papaz” lakabını edinmiştir. Bu dindar genç adamın büyüyüp Hristiyanlığın en gaddar düşmanı olacağını ve kışkırtıcı başlıklı Deccal (Der Antichrist) kitabının yazarı olacağını kim tahmin edebilirdi?

Nietzsche’nin tükenmek bilmeyen bilgi arayışı, onu dindar geçmişinden koparırken, dini reddetmesinin altında yatan ana neden filozof Arthur Schopenhauer’ın (1788-1860) yazılarıyla rastlaşmasıdır. 1865 sonbaharında Leipzig Üniversitesi’nde öğrenci iken Schopenhauer’ın Akıl Zayıflığı kitabının bir kopyasını ikinci el kitap satan bir kitapçıdan alır. “‘Bu kitabı eve götür’ diye hangi kötü ruhun kulağıma fısıldadığını bilmiyorum” diye yazar yıllar sonra Nietzsche. Fakat, bu kitap onun hayatını değiştirmiştir. “Eve geldikten sonra yeni hazinemle kendimi koltuğun bir kenarına bıraktım ve o dinamik, kasvetli yaratıcılığın üzerimde çalışmasına izin verdim.” diye ekler. Nietzsche’nin karşılaştığı şey bu zaman kadar hiç düşünmediği bir dünya görüşüdür –tümüyle ateist bir dünya görüşü. Aslında Nietzsche, Schopenhauer’ı modern felsefenin ilk samimi ateisti kabul eder. 

Schopenhauer, beş yıl önce hayatını kaybetmişti (Nietzsche’nin şansına, çünkü bu yaşlı adam müritlerini desteklemediği ve ona yazılan övgü mektuplarını kendine has olan aşağılayıcı ve alaycı tavırlarla cevap vermekteydi) ama Almanya’da Nietzsche ile aynı yüksek saygıyı paylaşan pek çok hayran mevcuttu. Bunlardan en önemlisi de her gece çalışmalarını okuduğu bu genç adamın felsefeye olan ilgisine hayran kalan tartışmalı besteci Richard Wagner’dir (1813-1883). Schopenhauer’a kendi bestelerinden birini gönderen Wagner, onlar için saygı beslemediğini bilmediği için şanslıydı. Mesela, Wagner’in notalarda “perde kapanır” diye yazdığı bir noktaya Schopenhauer “ve sonunda” diye not düşmüştür.

Dinlenmez Nietzsche, Schopenhauer’ın takipçisi ya da Wagner’in arkadaşı olarak kalmadı. 1876 yılında bestecinin karısı Cosima Wagner’i Schopenhauer’ın öğretilerini reddettiğini dile getirdiği bir mektupla şaşırttı. Özellikle, Wagnerler için oldukça ilham verici olan Schopenhauer’ın felsefesinin bir yönünü –şefkati vurgulayan– reddetti. 

Schopenhauer’ın akılcı kurallar ya da tanrının emirlerinden daha çok ahlakın temeli olarak nitelendirdiği şey şefkat ya da mitleid (halden anlama) idi. Ahlaki davranış, hepimizin yaşama isteğinin dışavurumun sezgisel onaylamasından oluşmaktadır. İnsanların kabul ettiği tüm dinler, bu metafiziksel gerçekliğini açığa vurma çabasıdır. Fakat, bitmek bilmeyen dogmatik anlaşmazlıklar nedeniyle bu görüyü kaybetmişlerdir. Bizi birleştiren şey, hayatın hiçbir şekilde bizi tatmin etmeyen amaçlara ulaşmaya çalışırken yaşadığımız tükenmez dertten ibaret olmasını fark etmemizdir. Bu arayış, kaçınılmaz bir şekilde anlamsız bir ölümle son bulur. 

Schopenhauer, hiç yaşamamanın daha iyi olacağını dile getirmiştir. Fakat, şu an hayatta olduğumuz için (türlerin devamı için kör arzunun duraksamaz isteği nedeniyle) en azından acıyı arttırmamak gibi bir ahlaki zorunluluğumuz vardır. Sabırlı ve anlayışlı olmalıyız ve diğer acı çeken dostlarımız için merhamet göstermeliyiz. Bu tavır, rakiplerini yazılarıyla şişlemekten zevk alan, onunla tüm iletişimini koparan annesiyle şiddetli bir şekilde tartışan ve ev sahibesini merdivenlerden itmekle suçlanan bir adamın hareketleriyle oldukça tutarsızlık göstermektedir. Yine de Schopenhauer belirtmektedir ki kişi, uygulayanın hatalarına göre değerlere göre bir teoriyi yargılamalıdır. 

Nietzsche, Schopenhauer’ı “tek ciddi ahlakçı” olarak nitelendirirken şefkat öğretilerinden uzaklaşmaktadır. Bu öğretiyi, çileciliğin kabul edilemez bir formu olarak görmektedir. Tüm var oluşu vurgulayan bir yaşama arzusunun varlığını konusunda hemfikirdir (buna “güç istenci” demeyi tercih eder). Fakat, Schopenhauer’ın aksine bundan kaçınmaz. Nietzsche, şefkati bir zayıflık olarak görür; geliştirilecek bir erdem olarak değil. 

Nietzsche için acımanın aşılması gereklidir. Başkalarına acıma duyma onları aşağılamadır. Bunun yerine, insanları karşılarına çıkan zorluklarla ve güçlüklerle ellerinden gelen en iyi şekilde savaşmaları için cesaretlendirmek gereklidir. Nietzsche’nin görüşüne göre Hristiyanlık, özellikle kanayan ve acı çeken bir ilahın görüntüsü üzerine kurulu bir acıma dinidir. Hristiyanlığı, eski Yunan ve Roma’nın pagan dinleri ve onların aşklarla ve savaşlarla yaşamaktan zevk alan destansı tanrılarıyla karşılaştırmıştır. 

Nietzsche’nin acıma olarak adlandırdığı şey ile Schopenhauer’ın şefkat dediği şey kesinlikle aynı değildir ve bakış açılarını birleştirmek için pek çok girişim yapılmıştır. Fakat, Nietzsche’nin felsefeci olma yolundaki gelişimine bakılacak olursa Schopenhauer’ın sağlıksız yaşam reddinden ve onun pesimist boyun eğmesi olan acı çekmenin şeytani olduğu kabulünden uzaklaşması bir gereklilikti. Nietzsche için (hastalıklı olması, toplum tarafından tanınmaması ve fakirliği kibirli, ünlü ve varlıklı Schopenhauer’dan daha çok kişisel kedere sahip olmasına sebep oldu) acı çekme, başarıya ulaşma çabasının kaçınılmaz bir sonucudur. 

Schopenhauer’a yaptığı acımasız eleştirilere rağmen (ki ad hominem saldırı sanatının ilk kullanıcısı olan Schopenhauer, bu eleştirileri takdir ederdi) Nietzsche, onun için “büyük öğretici” sıfatını kullanmaktan çekinmezdi. Bu temiz bakış açılı ateistin onun teolojiden uzaklaşmasına yardım ettiği ve bilgiyi aramak için başka yolların da var olduğunu gösterdiği için Schopenhauer’a minnet duyardı. Nietzsche, bu huysuz adama beslediği saygıyı kendi başyapıtı olan Böyle Buyurdu Zerdüşt’te (1883–1885) dolambaçlı bir şekilde dile getirmiştir. Bilge Zerdüşt, takipçilerini kendi tapınağından ayrılmaları ve kendi yollarını bulmaları, hatta öğretilerini sorgulamaları konularında cesaretlendirmiştir. Zerdüşt der ki “Öğrenci olarak kalan kişi hocasına olan borcunu en kötü şekilde öder”. Nietzsche, büyük öğreticisi Schopenhauer’ı onun bakış açısına meydan okuyarak ve kendi felsefi yolunu çizerek onurlandırmıştır.

Yazan: Timothy J. Mason
Çeviren: Cansu Balku
Kaynak: Philosophy Now

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.