Öyle görünüyor ki her gün, güvenilirlikleri onaylanmış bir takım bilgili kişiler, bizlere bilincin ne olduğunu bilmediğimizi söylüyor. Onlara göre, bilincin doğası müthiş bir gizem. Nihai bir bilmece. Güncel Wikipedia tanımı ise son derece tipik: Bilinç, “hayatlarımızın en gizemli yanıdır”; filozoflar “ bilincin doğasını anlamak için büyük çaba sarf ettiler.”

Ben bütün bunları tuhaf buluyorum; çünkü bilincin ne olduğunu tam olarak biliyoruz—ki, bilinç derken, bu tartışmada birçok insanın kast ettiği şeyden bahsediyorum: Her nevi deneyim-ne olursa. Bu bizlerin en aşina olduğu durumdur. Bilinç; deneyim, duygu, ağrı ya da birinin ne söylediğini, ne gördüğünü, ne duyduğunu, neye dokunduğunu, neyi tattığını veya ne hissettiğini anlamak da olsa, evrende nihai içsel doğasını tanıdığımızı iddia edebileceğimiz tek şeydir. Tamamen anlaşılırdır.

Bunun aksine, fiziksel şeyler son derece gizemlidir ve fizik, zaman geçtikçe daha da bilinmez bir hale bürünmektedir. (Richard Feynman’ın kuantum teorisi hakkındaki yorumu—“Huzurla, kimsenin kuantum mekaniğini anlamadığını söyleyebilirim” — her zaman olduğundan daha gerçek görünüyor.) Ya da bundan ziyade, daha dikkatli şekilde yorumlarsak: Fiziksel şeylerin doğası, bilincin kendisinin fiziksel bir form olduğu durumlar dışında gizemlidir. Bu nokta, 1950’lerde Bertrand Russell tarafından “Mind and Matter” adlı makalede açıklandığı gibi, son derece şaşırtıcıdır: “Fiziksel olayların gerçek niteliği hakkına hiçbir şey bilmiyoruz; bunlar, direkt olarak deneyimlediğimiz zihinsel olaylar olmadıkça.” Russell, bilinçli bir deneyim yaşarken, fiziksel şeylerin gerçek doğası hakkında bir şeyler öğrendiğimizi iddia eder. Ki, ona göre, bilinçli deneyimin kendisi de fiziksel bir formdur.

Ben Russell’ın haklı olduğunu düşünüyorum: İnsan bilinci, bütünüyle vücutta ve özellikle beyindeki fiziksel aktivitenin sonucudur. Fakat, Russell’in, bunlar direkt olarak deneyimlediğimiz zihinsel olaylar olmadıkça, fiziksel olayların gerçek niteliği hakkında hiçbir şey bilmiyoruz gibi bir çıkarımda bulunmasının sebebi neydi? Abartıyor muydu? Hiç sanmıyorum ki bunu da açıklamaya çalışacağım. İlk olarak, bilinçli deneyimin ne olduğunu bildiğimizden şüphe eden kişilere (muhtemelen düşünürlerdir) cevap vermeye çalışacağım.

Cevap basit. Bilinçli deneyimin ne olduğunu biliyoruz; çünkü deneyimlemek bilmektir: Bilinçli deneyim yaşamak onun ne olduğunu bilmektir. Bunun hakkında düşünmeniz gerekmez (gerçekten de bu konuda düşünmemek en iyisi). Sadece yaşamak (deneyimlemek) zorundasınız. İnsanların bir deneyim yaşarken her çeşit hata yapıyor olduğu doğrudur; fakat bunların hiçbiri, deneyimin ne olduğunun onu yaşamakta yattığını bildiğimize dair temel algımızı tehdit etmiyor.
Evet, ama nedir o?” Bu noktada düşünürler örnek vermeyi seviyorlar: sarımsağı koklamak, acıyı deneyimlemek, orgazm yaşamak. Russell “bir kurbağanın soğukluğunu hissetmeye (canlı bir kurbağa)” değiniyor; Locke ise (1689’da) ananasın tadını göz önünde bulunduruyor. Eğer biri onun (bilinçli deneyim) ne olduğunu sormaya devam ederse, (Wittgenstein onaylamadıysa bile) ”onun neye benzediğini kendi deneyiminizden biliyorsunuz,” iyi bir cevap olacaktır. Ned Block, bu soruyu, söylentiye göre Louis Armstrong’un kendisine cazın ne olduğunu soran birine verdiği cevabı duruma uyarlayarak yanıtlar: “Eğer soruyorsan, asla bilemeyeceksin.”

Bu durumda hepimiz bilincin ne olduğunu biliyoruz. Bunda hemfikirsek, ilerlemeye devam edebiliriz, ki bilinç elbette nihai bir bilmece yaratır. Problem, bizim bilinci, tamamen fiziksel olaylarla ilgili olarak kabul etmemizden, ancak nasıl olduğunu görememizden kaynaklanır. Günümüzde beyni çok daha ayrıntılı şekilde inceleyebiliyoruz; fMRI gibi giderek daha güçlü hale gelen teknikler kullanıyoruz. Ve son derece karmaşık nöro-elektrokimyasal olayları gözlemliyoruz; fakat bu olayların nasıl bilinçli deneyimler olabileceklerini (ya da onlara yol açabileceklerini) anlamaya başlayamadık bile.

Alman düşünür Gottfried Wilhelm Leibniz 1714’de bu konuya canlı bir açıklama getirdi. Ona göre, algılama ya da bilinç, “mekanik ilkelerle izah edilemez, örneğin şekillerle ve hareketlerle. Eğer yapısının kendisini düşünmeye, hissetmeye ve bilinçli olmaya yönelttiği bir makine hayal edersek, onu bir değirmen gibi içine girebileceğimiz şekilde genişlemiş olarak da tasavvur edebiliriz.” — 1966 yapımı Esrarengiz Yolculuk filmini düşünün ya da mükemmel beyin tarayıcıyı. Leibniz şöyle devam etti: “Yaptığımızı farz edin: içine girdiğimizde, sadece birbirini iten parçalar bulacağız; başka hiçbir şey değil — asla bilinçlilik halini açıklayabilecek bir şey bulamayacağız.”

Modern fizik ve nöro-psikolojinin beyne dair algımızı hayli karmaşık hale getirdiği doğrudur; fakat Leibniz’in temel vurgusu baki kalmıştır.

Onun hatası daha da ileri giderek, fiziksel olayların muhtemelen bilinçli olaylar olamayacağı sonucuna varmaktır. Bugün, birçok kişi aynı hataya düşüyor—Bu “Çok Büyük Hata” (Winnie The Pooh’nun söyleyebileceği gibi) fiziksel şeylerin doğası hakkında, bilinçli deneyimin fiziksel olamayacağını bilebilecek kadar çok bilgi sahibi olduğumuzu düşünmemizdir. Ama öyle değil. Fiziksel şeylerin gerçek doğasını, —yine Russell — basitçe bilinçli bir deneyim vasıtasıyla öğrenmedikçe bilemeyiz.

Bu düşünceyi oldukça zorlayıcı bulabiliriz çünkü fiziksel olaylar hakkında gerçekte bildiğimizden daha fazla şey bildiğimiz inancına ve bilhassa, bilinçliliğin fiziksel olamayacağını bilecek kadar çok şey bildiğimiz düşüncesine derinden bağlıyız. Nihai bilmecenin bilincin ne olduğu sorusunda değil, fizikselin ne olduğu sorusunda yattığını göremiyoruz.

Fiziğin bunu çözümlediğini düşünebiliriz ve fiziğin muhteşem olduğu bir gerçek. Fizik bizlere, fiziksel gerçekliğin matematiksel olarak tanımlanabilir yapısı hakkındaki, sayılar ve denklemlerle açıkladığı birçok muazzam olguyu (e = mc2, yerçekiminin ters kare yasası, periyodik cetvel ve daha fazlası) gösterir; bizler de bunları hayret verici aletler yapmak için kullanabiliriz. Bütün bunlar doğru ancak, fizik bizlere bu yapı içinde ayrıntılanan şeyin gerçek doğası hakkında hiçbir şey söylemez. Fizik, bu soru karşısında sessizdir -tamamen ve sonsuza dek sessizdir.

Bu nokta bir yüzyıl önce olağandı; fakat bilinçliliğe dair son tartışmada kayboldu. Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi‘nde bunu oldukça dramatik bir şekilde yapıyor. Fizik, diyor Hawking, “ Bir dizi kural ve denklemdir.” Asıl soru şu: “Denklemlere hayat veren ve onlar için tanımlanabilecek bir evren yaratan nedir?” Fiziksel gerçekliğin temel maddesi nedir? Fiziğin ortaya çıkardığı şekilde yapılanan şey nedir? Cevap, tekrar şu: Bu şey, bilinçli deneyim şeklini almadıkça bilmiyoruz.

Bunun denklemlere hayat üfleyen enerji olduğunu söyleyebiliriz; enerji kelimesini, Heisenberg’ün “bütün parçacıklar aynı maddeden yapılmıştır: enerji” çıkarımında kullandığı anlamda değerlendirmeliyiz; fakat yine de, temel soru yeniden ortaya çıkıyor —“Bu enerjinin, bu enerji olayının gerçek doğası nedir?” Ve cevap yine, bilmiyoruz ve fizik bize bunu söyleyemez; bu onun işi değil. Bu noktada, fiziğin bize açıklayabileceklerinin sınırı sarsılmazdır. Ve bu, bizler fiziğin bünyesinde baş gösteren, “karanlık madde” veya “karanlık enerji” ye ilişkin derin kavrayış problemlerini göz önüne almaya veya kuantum mekaniği ve genel görecelik teorisini uzlaştırmaya başlamadan önce meydana çıkıyor.

Fizikselin doğası hakkında bildiklerimizin, bilincin fiziksel olamayacağı sonucuna varmamız için yeterli olduğunu düşünerek Büyük Hata’ya imza atanlar iki gruba ayrılma eğilimindedir. Birinci grubun üyeleri, bilincin var olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdırlar ve fiziksel olmayan şeylerin de olması gerektiği sonucuna varırlar. Bunlar düalist olma eğilimindedir. İkinci grup ise, her şeyin fiziksel olduğu fikrine tutkuyla sadıktır. İnsan düşünce tarihinin en olağanüstü hamlesini yaparak bilincin varlığını reddederler: Bunlar da “eliminativistlerdir”.

Bu muhteşem fenomeni (bilincin varlığının inkârı) başka bir zaman tartışalım. Güncel konu— birçok kez tekrar etmeye değerdir—kimse bu şekilde tepki vermek zorunda değildir. Tek yapmaları gereken, fiziğin bizlere sunduğu bütün verilere rağmen, fiziksel şeylerin gerçek doğasını bilmediğimize dair temel hususu anlamaktır. Bilhassa fiziksel hakkında hiçbir şey bilmiyor olmamız, bizlere bilincin bütün olarak fiziksel olamayacağını düşünmemiz için geçerli bir neden veriyor. Bir kimsenin, Russell’ın bilinçli deneyim yaşamakla fiziksel gerçekliğin hakiki doğası hakkında bir şeyler öğrendiğimiz fikrine katılmasa bile, bunu tamamen kabul edebileceğini eklemek de ilginç olacaktır.

Bu nedenle, nihai bilmece, bir madde sorunudur (genel olarak fiziksel bir olgudur). Eğer fizik, bilinçli deneyimimizin beyin aktivitesi olduğu gerçeğiyle bağdaştırılamayan bir iddia ortaya atmış olsaydı; bu iddianın yanlış olacağına inanıyorum. Fakat fizik, böyle bir şey yapmıyor. Problem, fiziğin madde tasavvuru değil; problem, maddenin gündelik görünümüdür. Bilincin (her şeyin fiziksel olduğunu ve bilincin muhtemelen fiziksel olamayacağını ileri sürerek) varlığını büyük ihtimalle reddedecek ya da ona şüpheyle yaklaşacak insanların bilimin üstünlüğü konusunda en ısrarcı olan kişiler olmaları ironiktir. Ki, bunun nedeni, bilimin anahtar noktayı aydınlatan yegâne şey olmasıdır: Evrendeki maddelerin nihai ve gerçek doğalarının bizler için bilinmez olduğuna ilişkin temel bir husus olduğu gerçeğini.

Galen Strawson Texas Austin Üniversitesi’nde felsefe profesörü ve yazar. Yakın zamanda, Locke on Personal Identity: Consciousness and Concernment adlı bir kitabı yayınlandı.

Yazar: Galen Strawson
Çeviri: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: The New York Times 

Please complete the required fields.