Ünlü komedyen Bob Monkhouse, ölümcül hastalığının son dönemlerine girdiğinde, ölmenin en kötü yanının bir sonraki gün insanın kendini “kaskatı” hissetmesi olduğunu söylüyordu. Hoş bir ukalalıkla yapılmış bu şaka şu soruyu soruyordu aslında: Neden hepimizin başına gelecek bir şeyi trajediye dönüştürelim ki? Ünlü filozof Spinoza’nın da önerdiği gibi, ölümü düşünmek yerine sadece hayat üzerine düşünseydik, belki de çok daha bilge kişiler olurduk. Bu tip bir bilgelik kapasitemizin ötesinde gözüküyor. Zira, insanın “ölümle meşguliyeti” hep olagelmiş, evrensel bir şey. Bu yüzden bütün toplumlar, ölümlülük gerçeğinin anımsattığı bu kaygıya bir deva bulmaya çalışmışlar.

Seküler inanışlar, unutulacak olmanın acı verici kesinliğini geçiştirmek için uluslar, siyasi projeler, insan türleri, evrenin evrimleşme süreci gibi daha geniş bir varlık sahası sunarak bir devamlılık ortaya koyarken; dinler, ölümden sonra yaşamı sunarlar. Kendi hayatlarında ise insanlar, dünyaya yansıtabilecekleri bir imaj yaratmak için çabalarlar. Mesela, kariyer ve aile, “kabirden muaf” bir benlik hissi oluşturur. Benzer şekilde, olağanüstü kahramanlıklar veya ölüme meydan okuyan ekstrem sporlar da yakın bir dürtüye hizmet eder. Böylece bizler, iz bırakarak kısa bir süre yaşayıp sonra unutulup giden faniler olmadığımızı hissedebiliriz.

Buna rağmen, tüm insanlık tarihi ölümü inkar etmekle geçen çabalardan ibaret olarak görülebilir. Bu sav, Stephen Cave’in incelikle yazılmış kitabı Immortality: the Quest to Live For Ever and How It Drives Civilisation’ın (2012) ana mesajını teşkil ediyordu. Yine ölümün inkarıyla alakalı, daha kişisel ve bir o kadar ilgi uyandırıcı bir kitap olan Smoke Gets in Your Eyes: and Other Lessons from the Crematorium’da (2015) yazar Caitlin Doughty, Kaliforniya’daki bir cenaze evinde çalıştığı süreçteki tecrübelerini aktarır. Yazar, oradaki gözlemlerine dayanarak, mevtanın görünümünün değiştirilmesinin ve böylece tıpkı canlıymış gibi gösterilmesinin ölüm gerçeğini hayatımızdan defetmeye hizmet eden bir uygulama olduğunu belirtir.

Cave ve Doughty’nin yazarı olduğu her iki kitap da, kültürel antropolog Ernest Becker’in In The Denial of Death (1973) kitabına atıfta bulunur. Bu kitabında Becker, ölümden kaçmanın medeniyetin itici gücü olduğunu öne sürer. İnsanlığın karnesindeki birçok başarıyı yahut birçok suçu, insanın ölümlülüğünü defetmek için bulunduğu girişimler olarak değerlendirir.

Becker’in bu çalışması, üç Amerikalı sosyal psikologun ortaklaşa yazdığı The Worm at the Core kitabına açıkça ilham kaynağı olmuş. Kitap şöyle bir hikayeyle başlıyor:

Aralık 1973’ün yağmurlu, gri bir gününde, Psychology Today için yazan filozof Sam Keen, Britanya Kolumbiyası, Burnaby’deki bir hastanenin merdivenlerinden aşağı indi. Doktorların sayılı günleri kaldığını söylediği, ölümcül bir kansere yakalanmış bir hastayla görüşecekti. Keen odaya girdiğinde, ölmekte olan adam ona istihzayla şöyle dedi: ‘Beni ölüm anımda buldun. Bu, ölüm üzerine yazdığım her şeyin bir imtihanı. Ve şimdi, biri nasıl ölür, bunu göstermek için bir şansım var…’

Orada ölmekte olan adam Ernest Becker’di. Keen ile konuşurken, şu anda diğerlerinin geliştirmekte olduğu teoriyi özetler Becker: “Kendimizi, kaçınılmaz olan ölümümüzden duyduğumuz dehşetin ve bunun altında yatan çaresizliğin farkında oluşumuzdan korumak için, karakterler ve kültürler inşa ederiz.”

Becker’in kariyeri hiçbir zaman kolay olmadı. 1924’te doğdu, on sekizinde orduya katıldı, Nazilerin ölüm kampından birini özgürleştiren bir piyade taburunda görev yaptı. Paris’teki Amerikan elçiliğindeki görevinden sonra antropolog olmaya karar verdi ve akademik hayata atıldı. Bir üniversiteden öbürüne sürüklendi, öğrencileri arasında çok sevilirken, öyle ki bir seferinde üniversiteyle sözleşmesi sona erdiğinde öğrencileri onun maaşını ödemeyi teklif etmişlerdi, meslektaşları üzerinde aynı etkiyi bırakamadı. Yine ironik bir şekilde, kitabı The Denial of Death, 1974’teki ölümünden iki ay sonra Pulitzer ödülü aldı.

Bu üç Amerikalı sosyal psikolog Sheldon Solomon, Jeff Greenberg ve Tom Pyszczynski, Becker’in düşünceleriyle 1980’lerin başında tanıştılar. Bu tanışmalarını şöyle ifade edeceklerdi: “Rosetta Stone gibi, o düşünceler bizim için bir aydınlanmaydı. Becker, ölüm korkusunun insan davranışını nasıl yönlendirdiğini açıklıyordu.” Bu üç genç psikolog büyük bir şevkle beraber düşüncelerini Society for Experimental Psychology’nin 1984’teki toplantısında paylaşmaya çalıştılar. Fakat, çalışmalarının psikanalizden ve varoluşcu felsefeden etkilendiğini söylediklerinde; Marx’a, Kierkegaard’a ve Freud’a atıfta bulunduklarında dinleyiciler dinlemeyi bırakmış, ünlü psikologlar konferans salonunun çıkışına hücum etmeye başlamışlardı. Yazarlar, sonrasında bir tez yazıp önde gelen akademik dergilerden birine yolladılar. Birkaç ay sonra tek satırlık bir cevap aldılar: “Bu tezin, yaşayan veya ölmüş, hiçbir psikolog tarafından ilgi çekeceğini sanmıyorum.”

Yazarlar 25 yıl boyunca yılmaksızın araştırmalarına devam ettiler. Varoluşcu düşünceyi sosyal bilimlerdeki deneysel bulgularıyla harmanladılar; ölüm kaygısının obsesif-kompulsif bozukluklardan benlik arayışına kadar birçok insan davranışını etkilediğini öne sürdüler. Bu noktada, The Worm at the Core, ölüm farkındalığını defetmenin insanlığın itici gücü olduğunu öne süren bugüne kadar yapılmış en kapsamlı ve en sağlam çalışma olan ünvanını hak ediyor. Kitap, akademinin bu yazarlara ilk başta verdiği reaksiyonun ne kadar bağnazca ve ürkekçe olduğunu göstermesi açısından da ayrıca önem taşıyor.

Aynı zamanda, diğer çalışmalar gibi, buna Becker’inki de dahil, The Worm at the Core, insanın ölüme karşı cevabında çelişen dürtüleri görmezden geliyor. Bu kitabın yazarları, insanın ölüm farkındalığının, insanı diğer hayvanlardan, en belirgin şekilde ayıran şey olduğunu iddia etmekte haklılar. İnsanın ölümü inkarının, insan hayatındaki en itici kuvvet olduğunda da haklılar. Hata yaptıkları nokta şu ki, çoğu insan da ölümlülüklerini, ondan kaçmadan, hoşça karşılıyor.

İlk olarak belirtilmeli ki dinler her zaman ölümsüzlük kültleri olmamışlardır. Ölümle meşguliyet evrensel olarak insana dair bir şey olduğu gibi, ondan kaçınmak da birçok kültür ve gelenekte görülür, yazarların işaret ettiği Çin simyasında olduğu gibi. Fakat sonsuz yaşama özlem en baskın olarak tek tanrılı inançlarda, özellikle de Hrıstiyanlık’ta görülür (Çoğu Musevi akımında ölüm sonrası yaşam inancı yoktur). Mesela, Antik Yunan çok tanrıcılığında, tanrıların insanların faniliklerine imrendiğine inanılırdı; zira sonsuz yaşam bir lanet olabilirdi; düşünsenize: ebedi bir can sıkıntısı… Hinduizm ve Budizm ise çoğu formunda, ölümlülüğün arayışını dile getirir; insanları, göç ve yeniden doğuş ile gelen sonsuz ruhtan azat etmekten bahsederler.

Hırıstiyanlık öncesi Avrupa’daki şair ve yazarlara gelince, onlar için ölüm katiyen kötü bir şey değildi. Romalı Stoacı Seneca, genç bir öğrenciye yazdığı mektupta, eğer hayatın çoğu zevkini tattıysa intiharı düşünmekte korkmasına gerek olmadığını yazarken pişmanlık duymuyordu. Daha cesurcası, Yunan şair Theognis, Nietzsche’nin de sonraları antik Yunan kültürünü analiz ederken kullanacağı şu dizeyi yazıyordu altıncı yüzyılda: “Faniler için en iyisi hiç doğmamış olmaktır.” Yine, Thomas Hardy’nin romanı Tess of the D’Urberville’de kadın kahraman, “Tess’s Lament” adlı şiirde benzer bir duyguyu seslendirir: “Hayatıma bir buyrukçasına devam edemem,/Hiç olmamış olsaydı hayatım;/Hafızam bir lekeye dönerdi/…Ve tüm izim gitti!” Kadın kahraman Tess’in tek istediği yaşamına son vermek değil, hiç var olmamış olmak, yani hiç doğmamış olmaktı. Hardy’nin bu karakteri, Freud’un, “insan yaşama arzusuyla olduğu kadar tükenme arzusuyla da hareket edebilir” içgörüsünü birebir yansıtıyor.

The Black Mirror‘da, tıp eğitimi almış ve ömrünün çoğunu geriatrik bölümünde uzman olarak geçirmiş biri olan Raymond Tallis’i bu sefer bir filozof olarak okurlarına hitap ederken görüyoruz. Tallis, yazarı olduğu bu garip, cesur ve korkusuz kitap için şöyle diyor: “Eğer filozof olmak gözlemci olmaksa, ölümü gözlemlemek için gereken bakış açısı felsefik bakış açısının mükemmeliyetidir: senden daha uzun yaşamış birinin zahirinden kendi ömrüne bak.” Tallis’in kitabı, Spinoza’nın, özgür insan sadece hayat üzerine düşünmelidir önerisine verilmiş yerinde bir cevap: “Hayata hazırlanan özgür adam (ve kadın) ölüm üzerine daha derinlemesine ve daha özgürce düşünebilir. Filozof gibi yaşamak için, filozof gibi ölmek gerekir, yani, bedence ölmeden önce düşüncede ve tahayyülde ölmek gerekir.”

Bu cümle, aslında, kitabın ana paradoksunu özetliyor. Gerçekten de, filozof gibi yaşamak için, kendini çoktan ölmüş gibi düşünmek gerekebilir. Fakat, Tallis’in de söylediği gibi, öldükten sonra ne olacağını kavrayabilmek imkansız, bu yüzden, düşüncede ölmek de aslında imkansız. Biz yokluğu nasıl tasavvur edebiliriz? Ölümü düşününce acı çekmemizin bir sebebi, ölmenin ne demek olduğunu hayal edemiyor olmamız. Felsefenin bu noktada bize nasıl yardımcı olacağını görmek biraz zor.

The Black Mirror’da Tallis, kendi öldükten sonra “kaybolacak” olan hayatı keşfediyor. Çoğu insan için birini kaybetmek kendi ölümünden daha kötü olsa da, Tallis “yas” kavramını kısa bir bölümde ele almayı tercih ediyor. Zira ona göre, onu en çok alakadar eden kendisinin ölümü. Bu kısımda kendisinden üçüncü şahıs olarak bahsediyor:

“Son olarak saygılarını gösteren ziyaretçiler onları RT’nin (Raymond Tallis) bedeninin merkezine doğru yönlendiriyorlardı, baş kısmına; uzunca süre yüz yüze, baş başa oldukları kısma. Diğer tüm kısımlardan daha çok, işte burası değişen dünyayla takışan onun değişimini meydana çıkarıyordu. Anlam dolu ön yüzeyi iletişim kurma görevinden muaftı: dudak, gözler, burun, alın, yanaklar, hepsinin bir sözü vardı.”

Bu üçüncü şahıs bakış açısı biçimsel bir işlevden daha fazlasına hizmet ediyor. Bu, birinin hayatına “o birinin dışında fakat başka biri olmayan bir noktadan” bakmaya çalışmak aslında. Fakat ilahi bir zihne inanılmadıkça, bu tür bir bakış açısının gerçekleşmesi mümkün değil. Tallis sıkı bir ateist, fakat o çok tanıdık, Dawkins tarafından tipikleştirilmiş, sürekli dindeki fenalıklardan atıp tutan değil; daha nadir rastladığımız, Tanrı düşüncesini boş ve tutarsız bulan bir ateist. Peki, eğer Tanrı düşüncesi anlamdan yoksunsa, o zaman, dünyanın ölmüş birinin bakış açısından görülebileceğini savunan düşünce de aynı şekilde anlamsızdır. Neticede, kim / neye bakıyor / ne görüyor?

Tallis bu bakış açısını benimsemeye çalıştı çünkü “felsefik bir biçimde yaşamak” istiyordu. Tahayyülde ölmüş olmanın onun hayata karşı sevgisini arttıracağını umuyordu. Ona göre The Black Mirror, sonuç olarak, övgünün ve şükranın eseriydi. Kitabın birçok güzellik ve keyif duası içerdiği doğruluk payı içeriyor: “parlaklıkla aralıklanmış koyu karanlık ve gri gökyüzüne çiziktirilmiş çıplak, alıçtan çitlerle çevrelenmiş topraklar”; işte bu, ruh hali biraz melankolik olsa da, sıkıcı bir Çarşamba gününün öğle vaktinde elde edilebilecek basit bir zevk gibi görünüyor. “Dünyayı daha iyi bir yer yapmak adına hayallerinin peşinden gitmek için, yazar, çiy taneleriyle ve kuş şakımalarıyla parıldayan bir nisan akşamına kayıtsız kalmaya izin veriyor kendine” Vakit geç oluyor: “Yaşla beraber yalnızlığını kaybetmişti ve tanımadıklarının gözünde ‘İhtiyar Adam’ ya da ‘Yaşlı Beyefendi’ olmuştu” Anlaşılan o ki, hayata, ölümün bakış açısından bakmak, başka deyişle “felsefik bakış açısından” bakmak, o umutla beklenen yeniden dirilişi sağlamıyor. Bir başka ifadeyle, “mevtacılık” oynarken, yani “düşüncede ve tahayyülde ölmeye çalışırken” sonunda aksi bir hayalet olup çıkmak mümkün.

Eğer bu dikkate değer eser, sağlamayı amaçladığı “yüceltmeyi” vermekte başarısız olursa, buradaki hata yazarın felsefeye bağladığı umutta aranmalıdır. Dünyadaki rasyonalistler gibi, Tallis de, uyumsuz dürtülerin bir yansıma süreci içerisinde uzlaştırılabileceğine inanmak istiyor. Fakat, insanın ölümlülüğe cevabı, doğası gereği, bir hayli çelişkili. Çünkü biz insanlar, ölüm ihtimalinden korkuyoruz ve buna karşılık titizlikle hazırlanmış savunmalar oluşturuyoruz, fakat aynı zamanda da ölümün getireceği akıl almaz dönüşümü görmek için can atıyoruz.

İnsanın bu konudaki bölünmüşlüğüne bir çözüm bulmasını sağlamak için felsefeye başvurmak pek makul görünmüyor. Bir dine veya başka bir şeye tutunup, bize verilmiş bu kısa, belirsiz hayatın tadını çıkarmak daha iyi gibi duruyor. Nihayetinde, ertesi gün “kaskatı” hissetmek çok da abartılacak bir şey değil.

Yazar: John Gray
Çevirmen: Emir Melek
Kaynak: NewStatesman

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.