Philip K. Dick’in kaleme aldığı “Aldatmaca Oyunu” adlı hikâye yabancı bir gezegende yaşayan, sürekli saldırı tehdidi altında olan insanları ve onların kurduğu askeri kamp düzenini anlatıyor. Bu hikâye, bir grup paranoidin kurdukları düzen ve kurguladıkları hayat üzerinden özne, birey, öteki, bilimsellik ölçütleri gibi meselelerin ele alındığı bir yanıyla edebî bir yanıyla felsefî bir metin olarak karşımıza çıkmaktadır.

Philip K. Dick’in hayatı da göz önünde alındığında hikâyedeki kahramanların kendi yaşamından kesitler yansıttığı da görülmektedir. Soğuk Savaş döneminde kaleme alınmış bu hikâye her an değişebilecek bir dünyaya karşı sürekli bir saldırı olacakmış kaygısı taşıyan insanların hâlini yansıtmaktadır.

Aldatmaca Oyunu hikâyesi bir uzay gemisinde geçmektedir. Uzay gemisinde yaşayan insanlar bir kaza sonucu bataklığa saplanmışlardır. Bu gemidekiler sürekli bir savaş hâlinde yaşamaktadırlar. Maymun adam ve arzlılar olarak adlandırılanlar, en büyük düşman olarak görülmektedir. Ancak yaşanan saldırılar sonucu saldıranların yakalanamaması ve saldırıya dair kanıtların bulunamaması üzerine şüpheler başlar. Öncelikle yaşadıklarının gerçek olup olmadığını sorgulayan insanlar kendilerinin paranoid olup olmadıklarını tartışırlar. Gemide buldukları video kayıtları doktorların gemidekileri tedavi için başka bir gezegene gönderdiği bilgisini içermekte olmasına rağmen kendilerinin paranoid olup olmadıklarını anlamak için bir test uygulamaya karar verirler. Ancak testin sonucunu kabullenmeyip içlerinden birilerinin casus olduğunu iddia ederek aralarında bölünür ve savaşırlar.

Gemide askerî kamp hâlinin hâkim olduğu görülmektedir. Hikâye O’Keefe’in duyduğu ses üzerine bastığı alarm zili ile başlamaktadır. Zile basmasıyla beraber bütün gemi ayaklanmış ve düşmana karşı savunmaya geçilmiştir. Sonrasında verilen tasvirler de askerî kamp hâlini yansıtmaktadır.  Hikâyenin genelinde hâkim olan bu hava paranoyak, her an düşmanla karşı karşıya gelmeyi bekleyen insanları yansıtmaktadır.

Modern Batı Felsefesi Bağlamında “Aldatmaca Oyunu”

Ben-Öteki Karşıtlığı Üzerinden Mutlak Özne ve “Aldatmaca Oyunu”

Hikâyede, gemide yaşayan insanların kendilerini düşman algısı üzerinden var ettikleri görülmektedir. Aralarındaki dayanışmayı düşmana karşı savunma üzerinden kurmuşlardır. Düşmanın kim olduğuna dair net bir fikirleri bile yoktur. Bunu hikâyede Horstokowski ve Silberman arasında geçen diyalogda görebiliriz. Horstokowski aralarında arzlılara çalışan bir casus olduğunu söyleyince Silberman düşmanlarının arzlılar olmasına şaşırır ve şu ifadeleri kullanır: “Başka birileriyle savaşıyormuşuz gibi geliyordu bana. (…) Bilmiyorum. Kim olduğundan çok, bu konuda neler yapılabileceğini düşündüm ben hep. Bunlar mutlaka yabancılardır, diye düşünüyordum galiba.” Ayrıca bu ifadelerde yabancı olanın düşman olması gerektiğine dair bir algı olduğunu görmekteyiz. Öteki’nin yabancılaştırıldığı modern dönem insanını görmek mümkündür gemideki insanlarda.

Modern döneme bakıldığında ben ile öteki arasında kurulan ilişkiler düşmanca bir tavır içindedir. Ben tasavvuru oluşturulurken öteki’nin yok edilmesi arzulanmakta ve bu ilişkide adalet yerine güç merkezde olmaktadır. Modern dönemde karşımıza çıkan Avrupa sömürgeciliği de bu anlayışı yansıtmaktadır. Bu anlayışa göre Avrupa dışındaki dünya; Avrupa’ya hizmet etmek zorunda, merkezî değil arızî bir konumdadır ve yok edilmesinde bir sakınca yoktur. Hikâyede de bu tarz bir ilişki biçimi olduğu görülmektedir. Uzun yıllarını beraber geçirmiş olan gemi insanları aralarından dördünün arzlılara casusluk edebileceğini düşündükleri anda onları yok etmişlerdir. Zira arzlılar da sürekli olarak gemiyi yok etme çabası içindedirler. Karşılıklı kurulan ilişkiler hep savaşma üzerinden ele alınmaktadır.

Ben ile öteki arasındaki bu düşmanca ilişki kurma biçiminin arkasında öznenin mutlaklaştırılması yatmaktadır. Descartes ile başlayan “ben”in merkeze alınması süreci nihaî noktada ben dışındakilerin saçmalığına doğru ilerleyen postmodern döneme kadar ilerlemiştir. Descartes’ın benden yola çıkarak inşa sürecini başlatması ile kendini merkeze alan ve diğerini öteki olarak tanımlamaya başlayan insanlık, aklın merkezîleştirilmesi ve metafiziğin elenmesi süreci ile de öteki ile kendisi arasına düşmanca bir set çekme meşruiyetini kendinde görür hâle gelmiştir.

Cusanus, Rönesans şüpheciliğine giden yolu ilk açan kişi olarak kabul edilmektedir. Cusanus’un ortaya koyduğu şüphe her ne kadar metafizik amaçlar taşısa da sonrasında Tanrı hakkında konuşmanın imkânsız olduğu bunun yerine kesin bilgiye ulaşabileceğimiz insan hakkında konuşmanın daha anlamlı olduğu fikrine varılmıştır. Zira Cusanus da insanı mikro kozmos olarak görmüş ve buradan yola çıkılarak evrenin anlaşılması fikrine varılmıştır.  Cusanus ile başlayan şüphe, bilimsel devrimlerin kilise öğretilerini yıkması ile daha da güçlenmiş reform hareketleriyle beraber meşrulaşmış ve son durumda ise Descartes ile beraber şüphe edilemeyecek tek şeyin “ben” olduğu fikrine varılmıştır.

Descartes hakikate ulaşmak için öncelikle her şeyi yıkmak gerektiğini ve sonrasında ise en güvenilir olan üzerinden −ki bu Descartes’e göre Ben olarak belirlenmiştir− inşa edilmesi gerektiğini savunmuştur. Aklın ışığı ile sistemini kuran Descartes evrensel metoda ulaşmayı hedeflemiştir. Sonrasında Hume ile beraber deney ve gözlem akıl için güvenilir kaynaklar olarak görülmeye başlanmıştır. Hume’a göre insan zihninde doğuştan gelen veriler yoktur ve bilgileri dışarıdan aldığı dışsal izlenimler ile oluşturmaktadır. Kant ise Descartes ile Hume’un arasını bulmaya çalışmış, duyu verileri ile kavramlarının zorunlu olarak birbirlerine bağlı olduğunu savunmuş ve birini diğerine üstün tutmanın mümkün olmadığını da belirtmiştir.

Kant ile beraber ise artık aklın dışında kalan yerler hakkında konuşmak anlamsızlaşmış, dünya ben’in algılamasına indirgenmiştir. Kant’ta ben kendini ben olmayandan ayırmaktadır. Fichte ise ben’i hem kendisini öteki’den ayıran hem de öteki’ni şekillendiren bir konumda tanımlamış, eyleyen bir ben ortaya koymuş ve bu ikisinin sentezinden mutlak özneye ulaşmayı hedeflemiştir.

Hegel ise mutlak ben olarak düzeni ortaya atmış ve devlet üzerinden ben’i tanımlamıştır. Bu süreçte ben’in nasıl kendini mutlaklaştırdığını görmekteyiz. Ben üzerinden tanımlanan bir öteki var ve ben’in mutlaklaşmasıyla öteki anlamsızlaşmaktadır.

Devamında ise anlamın anlamsızlaşması süreci başlayacaktır ki Nietzsche’de bu süreci görmekteyiz. Hikâyeye baktığımızda da ben’in verdiği kararlar ve düşündükleri diğer verilerin önüne geçmektedir. Gemide buldukları video kayıtlarının söylediklerine inanmayan insanlar önce test yapıyorlar ancak bu testin de sonuçlarına güvenmeyerek kendilerine uygun gördükleri şeyi yapmaya ve öteki’ni yok etmeye karar veriyorlar. Kendini mutlaklaştıran insanlar ben’e zarar verebileceğini gördükleri şeyi yok etme üzerine kurulu bir düzen oluşturuyorlar. Kurdukları düzeni de mutlaklaştıran insanlar bu düzene de zarar verecek unsurları yok etmişlerdir. Hegel’deki devlete benzeteceğimiz gemi metaforu, korunması gereken ve anlamını öteki’nin düşmanlığı üzerinden kazanmış bir yurt olarak görülmektedir.

Gemideki insanlar dışarıya tamamen kapalı olmaları ve dışarıdan gelecek herhangi bir değişimi kabul etmemeleri yönünden Leibniz’in monadlarına benzemektedirler. Geminin nereden geldiği ve nereye gittiği de belli değildir. Gemi sakinleri bunları düşünmez ve sadece var olmaya çalışırlar. Arzlıların gemiye müdahale etme ihtimali bile bir saldırı olarak algılanmaktadır. Gemidekiler kendilerini arzlılardan üstün görmektedirler. Bu da insanlığın kendisini sürekli olarak diğerlerinden üstün tutma çabasını göstermektedir. Diğeri olarak tanımladığı kendi türünden olsa dahi üstünlük taslama çabası devam etmektedir.

Ölçmenin Güvenilirliği ve İmkânı

Hikâyede gemideki insanların paranoid olabileceklerine dair ellerinde olan video kayıtları ve uyguladıkları teste rağmen kendilerinin sağlıklı olduğuna ve bunun düşmanın oyunu olduğuna inanmaları ölçmenin neye göre belirleneceği sorunsalına işaret etmektedir.

Feyeraband nasıl ki bilime toplumda gereğinden fazla önem verildiğini savunmuş ve bunu toplum üzerinde nüfuz oluşturma çabası olarak görmüşse gemideki insanlar da bilimsel olarak ulaştıkları verileri düşmanın yani arzlıların kendilerini kontrol etmek üzere oluşturduklarını düşünmektedirler ve bu verileri kurmaca kabul edip onları yanlış olarak değerlendirmektedirler.

Ölçme problemi felsefe tarihinde çokça ele alınmıştır. “Ölçmenin objektifliğini sağlamak mümkün müdür?” sorusu farklı açılardan tartışılmıştır. Ölçüm yapan kişinin kendi tecrübelerinden bağımsız olamayacağı, fiziki ortamdan etkilenebileceği gibi etkenler göz önünde bulundurularak ölçmenin objektifliğinin mümkün olamayacağı düşünülmektedir. Etkileri en aza indirgemek için özel laboratuvarlar oluşturulmakta, deneyi yapan kişinin ayakkabı bağcıklarının ayağını sıkıp sıkmadığı bile tartışma konusu hâline gelmektedir.

Modern öncesi dönemde her toplumun kendine göre ölçme biçimleri varken modern dönemle beraber bütün dünyada bağlayıcılığı olan standardizasyona gidilmiş ve ölçme bir sisteme bağlı kılınmıştır. Bu hem globalleşmenin hem de pozitivizmin etkisiyle gerekli görülmüş ve tek bir ölçü sistemi ile her şeyin ölçüsü belirlenmeye çalışılmıştır. Böylece farklı toplumlar arasındaki farkların ortadan kaldırılması ve iletişimde oluşabilecek hataların önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Özellikle ticarette farklı ölçme birimlerinden kaynaklanabilecek hataların önüne geçilmiştir. Ancak bu standardizasyon talebi tek bir ölçme sisteminin hâkim olmasını sağlayarak belirleyici gücün kim olacağı sorununu da ortaya çıkarmaktadır. Kendisinden başka hâkim güç tanımayan modern insan için bu, çözümü kolay olmayan bir sorun niteliğindedir.

Gemideki insanlar göz önüne alındığında her an kaygı hâlinde yaşadıklarını ve uyguladıkları testten de şüphe ettiklerini ve kendi sistemlerini korumak adına testin sonuçlarını reddettiklerini görmekteyiz. Ayrıca ellerinde bulunan delillere de şüphe ile yaklaşmaktadırlar. Sonucun doğruluğunu reddedemedikleri noktada testin tamamının kurmaca olduğunu, casusların düzenlediklerini düşünüp casusları ortadan kaldırmayı daha makul görmektedirler. Herkes kendisinden yola çıkarak kendisinin sağlıklı olduğuna kanaat getirip dışarıdan bir bilginin belirleyici olmasını kabul etmemektedir. Kendilerinin kurduğu paradigmanın yıkılmasına tahammülü olmayan gemi halkı yıkım tehlikesini ortadan kaldırmak adına tehlike olarak gördüklerini yok etme çabası içindedir.

Yazar: Refika Yanık

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.