Phaidon diyaloğu, Atinalıların Apollon’u kutsamak adına Delos’a gönderdikleri geminin şehre tekrar dönüşü sırasında yaşanan hadiseleri anlatır. Geminin seyahati sona erene kadar kimsenin öldürülmemesine dair verilen emir uygulamadan kaldırılmıştır. Bu sebeple de Sokrates’in ölüm cezası gerçekleşmek üzeredir. Sokrates’in bir takım dostları kendisinin Phaidon ile konuştuğunu öğrenir ve Ekhekrates aracılığıyla Phaidon’dan olanları anlatması rica edilir. Bu diyalogda, Sokrates’in ölümden hiç de hoşnutsuz olmadığı, aksine onu büyük bir memnuniyetle karşılayacağı aktarılır, Sokrates’in ruhun ölümsüzlüğü ile ilgili düşünceleri Platon tarafından detaylıca sunulur.

Sokrates’in konuşmaları birbiriyle bağlantılı birçok konuyu içerse de daha çok hakikat ve onun ifade edilişi ile ilgili pasajlara yoğunluk verilecektir. Fakat daha öncesinde şunu belirtmekte fayda var: Sokrates diyalogda da gördüğümüz üzere, hayatı boyunca hiç beste yapmamıştır. Ancak rüyasında birinin kendisinden Apollon’a yönelik şiir ve ilahi yazmasını istemesi üzerine Aisoppos’un metinlerine başvurduğunu belirtir. Söz konusu Sokrates dahi olsa, ölümün arifesindeki bir insanın bu durumla başedebilmek için stratejik olarak böyle bir anlatıyı gereçkleştirmiş olma ihtimalini gözardı etmemeliyiz. Metnin sonunda inançla anlattığı mitoslar da bu ihtimali destekler niteliktedir.

Ölüm konusu, Simias ve Kebes’le konuşan Sokrates’in tanrının malları olarak bizlerin, tıpkı bir efendinin kölesinin intiharına sinirlenmesi ve elinde olsa onu cezalandırmayı istemesi gibi, tanrılar bunu emretmedikçe buna hakkımızın olmadığını bildirmesiyle tam anlamıyla açılmış olur.

Sokrates, ruh-beden düalizmini içselleştirmiştir. Öğretileri ve çıkarımları bu yaklaşımdan hareketle açığa çıkar ya da şekillenir. Ona göre, ölüm dediğimiz hadise de ruh ve bedenin birbirinden ayrılmasından başka bir şey değildir. Filozof dediğimiz kişilerin de bedensel hazza yaraşmayacağını dile getirir. Eğer söz konusu kişi gerçek bir filozofsa -mutlak bir zorunluluk olmadıkça- zarif elbiseleri, az bulunur ayakkabıları yahut bedene mahsus başka bütün süsleri hor görecektir. Filozof mümkün olduğu kadar ruhunu bedenle olan ilişkiden ayırmaya çalışır. Peki bunu neden yapar? Hakikat aşığı filozofun bedeni, her insanda olduğu gibi, ruhun hakikati bulma yolunda bir engeldir. Ruh, kendisini ne işitme ne görme duyusu, ne haz ne acı, ne de başka herhangi bir şey bulandırmadığı zaman daha iyi düşünür. Bu durumda filozofun şöyle düşünmesi gerekir: Belki ölüm bizi amaca dosdoğru götüren yoldur, çünkü araştırmalarımızda ten akıl ile beraber oldukça, ruhumuz böyle kötü bir şeye bulaşmış bulundukça isteğimizin amacı olan şeyi, yani hakikati, hiçbir zaman elde edemeyeceğiz. İstek, tutku, korku, kuruntu ve saçmalıklarla dolu ten… Bir an için onunla gerçekten düşünmek mümkün olmaz. Mal ve para hırsından kaynaklanan kavgalar, geçimsizlikler, çabalamalar yalnız tenden ve onun isteklerinden gelir. Bizleri mal ve para biriktirmeye zorlayan sebep ise, ihtiyaçlarının kölesi olduğumuz tendir. Kaldı ki felsefeye ayıracak zamanı bulsak ve araştırmaya koyulsak da o bizi sürekli yanıltır ve hakikati görmemize engel olacak şekilde bizleri felce uğratır. Bundan ötürü bir şeyi gerçek olarak bilmek istiyorsak tenden ayrılmalıyız.

Buraya kadar yorumlamamız gerekirse Sokrates, insanın ruh ve bedenden oluştuğunu, bedenin ruhun hakikati yakalamasında bir engel olduğunu, ölümden sonra bedenden kurtulacak olan ruhun ancak o zaman bilebileceği “hakikatleri” bize sunar. Ya hakikati bilmemiz mümkün değildir ya da onu ölümden sonra elde edeceğiz. Hakikati elde edemesek dahi, tanrının kendisi bizi gelip kurtarıncaya kadar kendimizi arıtmaya çalıştığımız nispette hakikate yaklaşmış oluruz. Fakat şu cümleler önemli: “Gerçek filozofların ölmeye çalışmaları, bütün insanlar içinde de en az onların ölümden korkmaları bir hakikattir. Filozofların bulacaklarını umdukları yere neşe ile gitmemek saçma olmaz mı? Bu kimse gerçek filozofsa, oraya elbette seve seve gidecektir, çünkü aradığı salt bilgeliği Hades’ten başka yerde bulamayacağına onun kuvvetli inancı vardır.” Burada görüyoruz ki Sokrates’in hakikattir dediği önerme, umut ve inanç temellidir. Hakikati yakaladığını iddia etmemektedir. Fakat daha sonradan göreceğimiz üzere söylediklerini de dönemin düşünme yasalarına uygun olarak temellendirmeye çalışacaktır. Yani başka bir söyleyişle “doğru” olduğunu iddia edecektir.

Burada bir kez daha anlaşılıyor ki, hakikat, gerçek ve doğru kavramlarının ayrımı önemlidir. “Hakikatin gerçekle ilişkisini beden yüzünden bu dünyada kurmamamız ve öldükten sonra ruhumuzun tanrıların istediği müddetçe hakikate sahip olacağımız” önermesine dair bir doğruluk ispatı çelişmezlik gibi düşünme yasalarına bağlı kalınarak yapılmalıdır. Eğer bu ispat yapılırsa, Sokrates buna inanmamanın aklın ilkeleriyle çelişeceğini öne sürer. Burada Sokrates’in, hakikati elde edeceğimize olan inanç ile hakikati bilmek arasında bir ayrıma gittiğini anlayabiliyoruz. Kalıplaşmış olan “bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” cümlesi tam bu bağlamda analiz edilmelidir. Buradaki bilgi, aklın yasalarıyla dış dünyaya ait önermeler (doğrular) değil, hakikatin bilgisidir. Yine şu noktayı vurgulamakta fayda var: Sokrates, konuya derinlemesine eğilmeden önce, “Bedenden ayrılınca ruhun artık hiçbir yerde var olmayacağından korkuyorlar. Çünkü, ruh kendi içine kapanmış, demin anlattığın fenalıklardan kurtulmuş olarak bir yerde gerçekten bulunsaydı, söylediklerinin hakikat olduğuna kuvvetle inanılırdı” diyen Kebes’e yanıt olarak şu cümleyi kurar: “Hakikate yakın olup olmadığını anlamak için daha derin incelemeden geçirmek ister misin bu meseleyi?”. Burada hakikati bilmek ve hakikate sahip olmak deyişlerinin kullanılmamış olması önemlidir. Şunu iyi kavramak gerekir ki, Sokrates, diyalog boyunca şeylerin hakikatine değin bir bilgi sunmaz. Gerçek hakikatin bilgisine bu dünyada sahip olunamayacağını söyler. Onu ancak öldükten sonra elde edeceğimizi, dünyaya yeniden geldikten sonra hakikati tekrar unutacağımızı dile getirir. Sokrates aklın hatırlaması (anemnesis) dediği bu hakiki ilişkiye dair inancını, düşünce yasaları ve mitoslarla aktarır.

Bu yazının konusu, Sokrates’in ölüm, öte dünya, ruh vs. hakkındaki önermeleri olmamıştır. Zaten işin bu kısımları felsefe tarihi boyunca birçok farklı düşünür ve ekol tarafından tartışılmıştır. Konunun bu kadar tartışılmasına olanak sağlayan da Sokrates’in “gerçek hakikat”i bulduğunu iddia etmemiş olmasıdır. Sokrates’in de Phaidon’a ve daha birçok yerde başkalarına ifade ettiği gibi, felsefe dediğimiz uğraş zaten “erçek hakikati aramaktan tiksinmeyişimiz ve bu süreçten hoşnut olmamızdır. Tartışmaların kaotik bir yapı alması da mümkündür, onlara inancımızın sarsılması da. Yine Sokrates’in Phaidon’a söylediği gibi, bir insandan tiksinmek ile fikirlerden tiksinmek birbirine benzerdir. Zira ikisi de aynı şartlar içinde gerçekleşir. Daha tanımadan bir insana sonsuz güven beslemek, onu büsbütün doğru, sağlam ve inana layık sanmaktan ileri gelir. Daha sonra bu insanın iki yüzlü ve bozuk olduğunu öğrendiğimizde sadece o insana değil, bütün insanlara karşı bir tiksinti duyarız. Bu durumu bir fikre uyarladığımızda ise bütün fikirlerden tiksinti duymamız da olanaklıdır. Dolayısıyla felsefeden tiksinmek de olanaklıdır. Bu da şu demek oluyor: bir fikri hakikat olarak kabul etmek, onun hakikat olduğuna inanmak daha sonra felsefeden soğumamız riskini de beraberinde getirir. Yine bu bağlamda kolaylıkla söylenecek bir başka önerme de şudur: “Filozof en azından ilk olarak, hakikat olarak öne sürülen bütün fikirlere mesafeli durmasını bilendir”.

Kaynakça:

Platon. 1989. Phaidon. (S. Yetkin, H. R. Atademir, Çev.) Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları: 898.

Yazar: Aziz Ardıç

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.