Burada ele alacağımız tartışma, ideolojik söyleme sahip bir öznenin söylemleri karşısındaki tutumun nasıl olması gerektiği ile ilgili olacaktır. Burada şu üç yapıdan söz edebilmemiz mümkündür: söylem, özne ve iktidar. Yine burada iktidar kelimesinin açılmasında yarar vardır. Modern zamanda Gramsci’den Foucault’a, hatta Russell gibi analitik felsefecilere de uzanan bir konuya dahil olma isteği vardır ve bu sebeple bu kavramın açıklanması güncelliğini yitirmemektedir. İktidar, özneler arası tahakküm-tabiilik ilişkisini söylemlerle -ya da bilgi sistemleriyle- düzenleyen dirayetlerdir. Bu söylemler yeri geldiğinde hakikatleştirilerek toplumsal kurumlar aracılığıyla (örneğin Althusser bunun, bir iktidar unsuru olarak devletin ideolojik aygıtları yoluyla nasıl gerçekleştiğini açıklamaya çalışır) öznelere giydirilir. Michel Foucault’un ünlü değişiyle “İktidar her yerdedir” (Power is everywhere). Siyasi, sınıfsal, dini, cinsel, ekonomik veya entelektüel temelde söylem üretebilen her türlü ideolojinin özne üzerinde iktidar kurma olasılığı vardır. “İktidar aracılığı ile söylem sahibi özne” bizim kritik edeceğimiz konu olacaktır. Bundan sonra ikinci sorumuza geçebiliriz: Politik tartışmalarda bu üç yapıdan hangisine karşı çıkmamız gerekecektir?

İlk olarak özneyi karşımıza alalım. Özne, söylemlerin etkisi altında ve iktidar ilişkileri arasında pasif bir varlıktır. Belli bir kültürel bağlamda bulunması onu bu iktidar ilişkileri karşısında pasif kılacaktır. İktidar söylemlerinin toplumsal kurumlar aracılığıyla genellikle rıza üretilerek entegre edilmiş olması özneyi karşı çıkabileceğimiz bir yapı olmaktan uzaklaştırır. Özne burada görünürde olandır. Klasik felsefe hattında “görünenin arkasındaki görünmeyen” betimi tam da buraya özgü olabilir.

İkinci olarak iktidarı karşımıza alalım. İktidar nedir/kimdir? İktidarla iletişime geçmek istediğimizde bu nasıl mümkün olur? İktidar kelimesinin ontolojik incelenişinde bu muğlak soruların tam ve kesin cevabı olmaz. Öyle ki, tam da Foucault’un söylediği üzere günümüzdeki iktidar yapısı geçmişe oranla görünürlük etkisini iyice yitirmiştir. Elbette üçlü iktidar-söylem- özne yapısının orijininde iktidar varmış gibi durmaktadır. Makul ve yatkın cevap bu noktada karşı çıkacağımız yapının iktidar olması gerektiğini bize gösterir. Oysa iktidarın kendi özgün yapısını incelediğimizde bize kendisini yine kendi olarak görünür kılmadığından dolayı bunun mümkün olmadığını görürüz. Peki, iktidar bize kendisini nasıl sunar?

Tam da burada üçüncü yapıyı yani söylemleri karşımıza alalım. Söylemler ikinci yapı olan iktidar gibi görünmez değildir. Dilin içindedir. Hayatımızın hemen hemen her alanına sirayet etmiştir. Dilin sahibi ise öznedir. İktidar, özne aracılığı ile söylemler üzerinden kendini bize görünür kılar ve yine birbirleriyle örtüşmeyen söylem durumlarında mücadeleye girebilirler. Aynı zamanda “iktidarlar arası ilişkiler” dönemin değişken parametreleri ve menfaatlerine bağlı olarak değişebilir ve dönüşebilirler. Her durumda görünürdeki “çatışan” yapı özneler olarak karşımıza çıkacaktır. Bunun söylemlerini kabul ettirme ve bilgi sistemine dahil etme amacıyla aslında bir iktidar savaşı olduğu yine çoğu zaman bu özneler tarafından da kabul edilmeyecektir.

Sonuç olarak, karşı çıkmamız gereken yapı, bu bağlamda söylem olarak görülmektedir. Ek bir sonuç olarak da her alanda post-modernizmin, modern yapıların çözümlenişinde söylemsel analiz yöntemine bu derece düşkün olmasındaki ana gerekçe bu tablodur. 

Kaynakça:

Foucault, M. (1991). Discipline and Punish: the birth of a prison. London, Penguin.

Yazar: Aziz Ardıç

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.