-Spoiler içerir-

Şahsiyet dizisi gerek kurgusu gerek ışıklandırması gerekse oyuncularıyla hayatımıza güzel bir sürpriz olarak dahil oldu. Haluk Bilginer’in canlandırdığı Agâh Beyoğlu karakteri, 2007’den itibaren bir cinayet peşinde. Bunun için sürekli takip peşinde olan Agâh Beyoğlu çeşitli imkânlar bulsa da son anda vazgeçiyor ve vazgeçtiği için her defasında kendisine kızıyor. 2018 senesinde ise Alzheimer olduğunu öğreniyor ve doktorun “bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığı şeyleri yapması” tavsiyesi ile nihayet cinayeti gerçekleştiriyor. Böylece Agâh Beyoğlu’nun bir seri katil olma hikâyesi başlıyor. Burada Agâh kelimesinin Farsçadan geldiğini ve bilgelik anlamını taşıdığını söyleyelim.

Nietzsche, hafızayı yük olarak gören ve unutmanın soylu insanın erdemi olduğunu öne süren bir filozof olmakla bu dizideki unutma ve şahsiyet arasında kurulan bağı da temsil eden bir filozoftur. Elbette ki bu bağı tam tersi bir şekilde, yani hatırlama ve şahsiyet arasında gerçekleşen bir bağ olarak okumak de mümkün. Fakat Agâh Bey’in hayatının Alzheimer başlangıcında olduğunu öğrendiği andan itibaren neşelenmeye başladığını görüyoruz. Nitekim o, Alzheimer olduğunun bilgisine sahip olmadan önce, her gün 05.33’te bitkin bir şekilde uyanan, dünden kalan tostu yiyen bir karakterken, sonrasında, dinç bir biçimde uyanıyor ve kendisine özenle kahvaltı hazırlıyor, tıraşını oluyor, saç spreyinden traş losyonuna tüm bakımını yapıyor. Televizyonun karşısına geçiyor ve daha sonraki bölümlerde ifade edeceği gibi, 40 yıl izlediği, artık yettiği gerekçesiyle televizyonu camdan aşağıya atıyor. Gene de doktorun muayenehânesindeki sözlerinin hafızayı şahsiyetin önkoşulu olarak gördüğünün bir göstergesi sayılabilir: “Bütün hatıralar silinecek. Peki, benim şahsiyetim ne olacak? O da silinip gitmeyecek mi? Nasıl bir adam olduğumu unutacağım. Yaşıyorsun, ama yoksun.” Bu sözler gerçekten de hatırlamanın kişiyi kendisi yapan bir şey olduğunu ifade ediyor görünüyor. Fakat Agâh Bey, isteyip de yapamadığı ne varsa unutkanlık boy gösterdikten sonra yapmaya başlıyor. Planlayıp da unuttuğu şeyler söz konusu olduğunda yaşadığı pişmanlık, ancak hafızanın yeniden tahakkümüne maruz kaldığında başlıyor.

Nietzsche, bellek geliştirmenin yolunun acıdan geçtiğini söyler. Gerçekten de biz insanlar, acı dolu anları hatırlamaya, sevinçli anları hatırlamaktan daha yatkınızdır. Ya da daha kötüsü, sevinçli anlar sadece bir anı olarak kalırken, acı dolu zamanlarımızı birer travma olarak kendimizde saklarız. Acının yol açtığı bellek, kişinin hınç duyguları içinde kıvranmasına yol açar ve böylece de ciddiyete, duygusuzluğa ve zevksizliğe davetiye çıkarır. Böylece de Nietzsche açısından kölenin tarihi başlamış olur. Hınç Nietzsche açısından bugün içinde yaşadığımız dünyanın da kendisinden çıktığı duygudur. Hınç, yapamadığı bir şeyden hareket edip, bu şeyi yapabilecek kudrete sahip olanları kötü ilan etmek suretiyle kendini iyi kılmaktır. Agâh Bey de karısını öldüren bir adamı karşısına alır ve “seninki sevgi değil, hınçla sevilmez” türünden laflar eder. Hınç, yaşam enerjisinin yokluğuna işaret eder. Yaşam yoksulluğudur.

Soylu insanın ise tüm edimleri kendiliğindendir, aklın süzgecinden geçmemiştir. Buna ihtiyaç da duymaz. İçinde ne varsa öylece dışarı vurur. Hem de öyle güzel vurur ki her edimi bir sanat eseridir. Hayatı sanat eseriymiş gibi yaşar. Bu da Agâh Bey’in gerek yazı makinesi ile gerek kedi kostümü ile ve hayatından eksik etmediği müzik ve dans ile eylemlerinin estetik boyutuna götürür bizi. Unutmak, yaşamı akla sığdırmaya çalışmaktan vazgeçmektir. Bu vazgeçişin beraberinde getireceği şey ise estetiktir, arzudur. Ancak unutmak sayesinde insan karşılaştığı zorluklardan yakınmamayı öğrenir. Nitekim Agâh Bey de bilir bunu ve kendisi gibi güçlü bir insana da ancak Alzheimer gibi ciddi bir hastalığın yakıştığını ifade eder.

Bir şahıs olmak ne demektir? Nietzsche açısından pek de bir şey demek değildir. Çünkü o, yalnızca eyleme değer verir ve eylemlerin dayanağı olacak bir kendilik tasarlamanın yanılgı olduğundan bahseder. Yani eylemlerin kendisinde biriktiği ve kendisinden kaynaklandığı bir şey söz konusu değildir. O halde Agâh Bey’in şahsiyetinin ne olacağına dair endişesini nereye konumlamalıyız? Neyse ki Agâh Bey, dizinin sonraki bir yerlerinde bazen suçun olduğunu ama suçlunun olmadığını ifade eder. Dolayısıyla şahsiyet, eylemi üstlenip üstlenmeme kararı ile ilgilidir. Zaten cinayetleri işleyecek gücü de böylece bulmuştur. Eylemin şahsiyeti oluşturması için bellek gereklidir. Belleksizlik durumunda eylem, içinden geçecek bir dolayım bulamaz. Böylece merkeze alınan şey şahsiyetin sürekliliğindense eylemin dolaysızlığı olur.

Elbette burada söz konusu edilen cinayet işlemenin soyluluk göstergesi olduğu falan değildir.

Bellek sayesinde kişinin bir şahsiyet edindiği ve kendisini bu şahsiyetin kalıpları altında, dolayısıyla belleğin insafına kalmış bir şekilde sınırlandırarak yaşadığı, Nietzsche’nin düşüncesinin çok temel bir unsurudur. Unutmanın soylunun erdemi olması, onun üstinsan düşüncesine de giden yolu açar. İnsan belli sınırlara hapsedildiğinde patlama potansiyeli taşır. Çünkü içinde kımıl kımıl bir dinamizm barındırır. Bu dinamizmin bellek uğruna ve bellek aracılığıyla hapsedilmesi her uykudan huzursuz bir şekilde uyanmaya, dünden kalan tostu yiyip televizyon karşısında çürümeye yol açar. Oysa insanın içindeki dinamizmi yansıtması, elini attığı şeyi güzelleştirmesi, unutmaya cesaret etmesi, kadehini agâha kaldırması da bir imkândır.

Kaynakça:
NIETZSCHE, Friedrich, Ahlakın Soykütüğü, Kabalcı Yay.,İstanbul, 2011.
NIETZSCHE, Friedrich, Güç İstenci, Kabalcı Yay, İstanbul, 2017.

Yazar: Ayşe Bilge Demir

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.