Not: Bu yazımız iki parçalık bir yayın dizisinin ilkidir. Devamını yine aynı başlıkla sitemizde bulabilirsiniz.

Piero Manzoni 1961’de, “Artist’s Shit” (Sanatçının Dışkısı) adını verdiği, doksan tane küçük mühürlü teneke kutu ile ünlendiği eserini yarattı. Bu eserin bir konserve fabrikasına sahip olan Manzoni’nin babasının, Manzoni’ye “Sanatın bir bok değil.” demesi ile ortaya çıktığı söyleniyor. Manzoni, “Artist’s Shit” eserini kısmen tüketicilikle ilgili bir yorum olarak ve sanatçılara olan takıntımızdan dolayı tasarlamayı amaçlamış. Manzoni şöyle diyor; “Koleksiyoncular gerçekten samimi bir şey istiyorlarsa, sanatçı için gerçekten kişisel olan bir şey istiyorlarsa, işte sanatçının dışkısı.”

Manzoni başlangıçta kutuları altının eşdeğer ağırlığına göre fiyatlandırdı ama kutular Tate Gallery ve diğer koleksiyoncular tarafından daha fazla paraya satın alındı ve hatta 2016 yılında kutulardan biri iki yüz yetmiş beş bin Euro karşılığında Milan’da satın alındı . Açıkçası bazı insanlar bunun gibi bazı çalışmaların çok değerli olduğuna inanıyor, bazıları ise gülünç buluyor. Filozof Denis Dutton, The Art Instinct’de Manzoni’nin kutularının doğru bir şekilde otoklavlamadığı için bu kutuların birçoğunun yıllar sonra özel koleksiyonlarda ve müzelerinde nasıl patladığını anlatırken büyük bir zevk alır.

Psikologların bu tür yaratıcılıklara karşı farklı tepkilerimiz hakkında söyleyecek çok şey olacağını düşünürsünüz fakat sanat ve estetik alanındaki araştırmalar daha geleneksel sanat biçimlerine odaklanma eğilimindedir. Tonal müziğinin algılanmasını, müzikal zevkin hangi yönlerinin evrensel olduğunu ve kültürden kültüre nasıl farklılık gösterdiğini, bebeklerin ve çocukların neyi dinlemeyi tercih ettiklerini, uzmanlığımızın müzik algımızı nasıl şekillendirdiğini vb. inceleyen birçok çalışma vardır. Figüratif sanatlar üzerine, genellikle tablolar üzerine, iki boyutlu bir dizi renk ve şekilden, üç boyutlu bir dünyaya nasıl bir sıçrama yaptığımız üzerine araştırmalar vardır. Fakat “Artist’s Shit” gibi ya da Marcel Duchamp, Andy Warhol, Jackson Pollock ve Mark Rothko gibi sanatçıların daha iyi bilinen eserleri hakkında çok az araştırma vardır.

Çünkü birçok psikolog, birçok insanın yaptığı gibi, bu işe değer veren insanların estetikle çok az ilgili olduğu zaman neler olup biteceğini düşünür. Steven Pinker, How The Mind Works (Zihin Nasıl Çalışır) adlı kitabında bu popüler görüşü şöyle özetliyor;

‘’Modern ve postmodern eserler zevk vermek için değil, eleştirmen ve analistler birliğinin teorilerini onaylamak veya karıştırmak, burjuvaziyi etkilemek ve Peoria’daki taşralıları şaşırtmak içindir.’’

Her ne kadar herkes bu kadar şüpheci olmasa da iki yeni kitapta, bu modern ve postmodern çalışmalar önde gelen psikologlar tarafından çok daha fazla ciddiye alınıyor.

Boston College’da profesör olan Ellen Winner, sanat psikolojisi üzerine yaptığı araştırmalarla tanınıyor. How Art Works adlı yeni kitabı, figüratif resimlerden soyut dışavurumculuğa, tonal müziğe, romanlara ve tiyatroya kadar her şeyi kapsayan iddialı bir yapıt.

Bu kitap hakkında sıradışı olan şey, filozofların uzun zamandır üzerinde durduğu temel soruları dikkatlice gözden geçirmesi ve sanat felsefesine olan ilgisi. Sanatı diğer şeylerden ayıran nedir? Örneğin Manzoni’nin yapıtı, en sert eleştirmenler bile bunu başka bir şey olarak düşünseler bile bir sanat eseri olarak algılarlar. Neden bazılarımız üzücü müzikleri ve korkunç filmleri seviyoruz? Bir arkadaşımızı kaybettiğimizde ya da aniden buzlu yolda arabanın kontrolünü kaybettiğimizde ortaya çıkan üzüntü ve korku aynı psikolojik durum mudur? Sahte bir yapıtı orijinalinden çok daha az değerli kılan şey nedir? Bazı sanatları güzel kılan nedir?

Winner’ın araştırdığı diğer sorular pratik anlam taşır. Eğitimciler genellikle sanatı ve sanat eğitimini olumlu etkilerinden bahsederek savunurlar. Haklılar mı peki? Klasik müziğe maruz kalan çocukların matematik yetenekleri daha mı iyidir? Daha genel olarak, edebiyat bir uygarlık göstergesidir öyleyse kitap okumak bizi daha mı ahlaklı yapar?

Bu soruları yanıtlamak için, Winner kendi laboratuvarındaki çalışmalar dahil olmak üzere psikolojideki araştırmalardan da yararlanır. Bazı durumlarda, filozofları meşgul eden sorular psikologların soruları ile özdeştir ve bu yüzden basit bilimsel araştırmalara uygundurlar. Bazen felsefi sorular ampirik değildir; kimse Sanat nedir?” sorusuna cevap vermek için deney yapmaz ama bazen “deneysel felsefe”ye başvurulabilir. Örneğin, insanların (sanat uzmanları, cemaat üyeleri, dört yaşında çocuklar olabilir) neyin sanat ne olduğunu düşündüklerine bakabilirsiniz.

Bu ilgi çekici bir proje ve How Art Works kısmen eğlendirici çünkü Winner’ın bizim için bazı cevapları var. Örneğin, bazı filozofların spekülasyonlarının tersine, tiksindirici duyguların belirli kurguların çekiciliğinin bir parçası olduğu ortaya çıkar; örneğim bir filmin bir dereceye kadar korkunç olması, daha fazla insanın izlemekten zevk almasını sağlar. Ayrıca, sanatta ya da sanat yaratma konusunda kapsamlı uygulamalara maruz kalmanın, zekilik ya da nezaket konusunda daha genel pozitif etkilere sahip olduğuna dair çok az kanıt olduğu ortaya çıkar. Muhtemelen Mozart etkisinin (klasik müzik dinlenilmesinin insanları daha zeki hale getirdiği fikri) bir fiyasko olduğunu ve Winner’ın bunu sanatın gücüyle ilgili diğer iddialar için de geçerli olduğunu ileri sürdüğünü biliyorsunuzdur. Evet, sanat dersleri alan çocukların daha sonra başka konularda da diğer çocuklardan daha iyi performans gösterdiğini gösteren birçok çalışma var. Ancak  bu tür çalışmalar seçim etkilerinden muzdariptir; bu dersleri alan çocuklar zaten başlangıçta daha ilerlemiş olma eğilimindedir. Düzgün deneyler yaparsanız; çocukları sınıflara rastgele atayarak bu tür sonuçları ortadan kaldırırsınız. Winner okulda sanat eğitimi yapmaktan yana ancak başka etkileri olduğundan kaynaklı değil, sanatın kendi başına faydalı olmasından kaynaklı.

Benim için kitabın en heyecan verici kısmı, Winner’ın soyut sanat dahil olmak üzere görsel sanat üzerine tartışması. Winner kinci değil. “Çocuğum bunu çizebilir” satırlarının etrafında dönen tüm şakalara rağmen, uzman olmayan insanların, çocuk ve yetişkinler tarafından benzeri yapılan yüzeysel çalışmalarla, soyut dışavumcuların tanıdık olunmayan çalışmaları arasındaki farkları söyleme yeteneğine sahip olduklarını söylüyor.

Ayrıca pek çok filozofu izleyen Winner, soyut sanat anlayışımızın eserin yaratılışının altında yatan performansı anlayışımızdan nasıl etkilendiğini takdir ediyor, özellikle de sanatçıların kafasında neler olduğuna dair inançlarımızı. Psikolog Susan Gelman’la yaptığım çalışmam (How Pleasure Works: The New Science of Why We Like What We Like) Winner’ın laboratuvarında yapılan yeni deneyler tarafından destekleniyor; çocukların bile sanatçıların niyetlerine karşı duyarlı oldukları ortaya çıkıyor. Dört yaşındaki çocuklara göre ortaya çıkan resim boyaların dökülmesi sonucu oluşuyorsa onlara göre bu bir karışıklıktır ama resmin yoğun bir konsantrasyon sonucu yapıldığını düşünüyorlarsa eğer onlara göre bu ürün bir ‘’tablo’’ dur.

Sanatçının niyeti üzerinde odaklanan bu tarz bir şey, Manzoni’nin çalışması gibi bir çalışmaya tepki olarak devam eden şeydir yani sadece neyin amaçlandığını biliyorsan çalışmayı takdir edebilirsin.

Bu anlayış sanat eserini seveceğiniz anlamına gelmez, bu fikri ilginç bulmayabilirsiniz ya da performansı  ilhamsız bulabilirsiniz. Örneğin Denis Dutton, Duchamp’ın “readymades”inden bahsediyor (onun idrarı bir sanat eserine dönüşüyor); bir “incandescent genius” çalışması ama bu türden bir sanatsal yeniliği (Arthur Danto bunu “sıradanlığın başkalaşımı” olarak tanımlar) sadece bir kez güldürebilecek bir şakaya benzetiyor. Dutton, “Artist’s Shit” hakkında da çok iyi şeyler düşünmüyor; bu fikri takdir etmediği için değil, sıkıcı ve türetme olduğunu düşündüğü için.

Ekstra isteğe bağlı olarak artistin zihnine odaklanmaya eğilimli olabilirsiniz. Nihayetinde, bazıları sanatın sadece ilk andaki görünüşünden hoşlandığını söyler; bu, tüm tarihin yansımasıdır. Ancak doğrudan beğenme bir mit olabilir. Winner bu tür çıkarımsal süreçlerin psikologların ve nörobilimcilerin dilinde ‘’yukarıdan aşağıya süreçler’’ in en kanonik sanat eserlerini takdir ettiğimizde bile işe yaradığını belirtir. Ne de olsa The Supper at Emmaus’ın Johannes Vermeer ya da Han van Meegeren tarafından yaratılıp yaratılmadığı bizim için çok önemlidir.

Estetik beğenme üzerindeki bazı etkiler bizi endişelendirmelidir. Psikolog James Cutting bir dizi Fransız empresyonisti (Paul Cézanne, Edgar Degas, Édouard Manet, Claude Monet, Camille Pissarro, Pierre-Auguste Renoir ve Alfred Sisley) ele aldı ve her bir ressamın iki yıl içinde yapılmış aynı konudaki resim çiftlerini seçti. Örneğin Renoir’ın, 1876’da resmettiği The Swing ve bir yıl önce resmettiği The Bower in the Garden (Under the Trees at Le Moulin de la Galette) tablolarını seçti, her iki tabloda da açık havadaki insanları tasvir ediyordu. Ardından hangi tablonun sanat eseri olarak daha fazla temsil edildiğine bakarak hangisinin empresyonist kanonda daha merkezi olduğunu hesapladı. Daha sonra, Cornell’ın lisans ve yüksek lisans öğrencilerine ve öğretim üyelerine bu tabloları gösterdi, ardından onlara en çok hangisini sevdiklerini sordu. Cutting’in tahmin ettiği gibi, daha yaygın olanı tercih ettiler; bu durumda The Swing’di.

Cutting bunu aşina olmanın bir etkisi olarak görüyor, psikologların “salt maruz kalma” etkisi dediği şeyin sonucu olarak daha fazla gördüğünüz şey daha çok hoşunuza gidiyor. Ama belki de The Swing’i sevmememizin nedeni daha çok üretilmesi değil de daha iyi olmasıdır; bu yüzden çok seviyoruz ve sanat kitaplarında daha çok gösteriliyor. Ancak Cutting daha çok araştırma yapmaya devam etti, maruz kalmanın beğeniyi etkilediğini keşfetti. Eğer insanlara The Bower in the Garden’a yeterli bakma şansı verirseniz, The Swing tercihleri ortadan kalkacaktır.

Yazan: Paul Bloom
Çeviren: Meltem Çetinsever
Kaynak: newyorker

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.