“Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir” der Rus yazar Maksim Gorki. Şiirin duyguları aktarımı ve gündelik olayları ifadesi üzerine söylenmiş değerli bir sözdür. Şiirin tarihe ve topluma tanıklığı kutsaldır ve şairler aslında birer tarih yazıcılarıdır. Homeros’a bakan herkes, aslında bir şair olduğunu fark edebilir. Mamafih destanlar da bu anlatım işlevini şiirsel üslupla üstlenmişlerdir. Homeros’un İlyada’sı ve Dante’nin İlahi Komedya’sından, Shakespeare’in teatral sonelerine değin şiir daha insancıl çizgiye yönelir. Tragedyalarda tanrıların ve soyluların hayatı anlatılırken, özellikle 1800’li yıllarda Fransa’da yükselen şiir hareketi: insanı, insanın tüm arzuları, hayalleri ışığında benliğini şiirin konusu hâline getirir. Bu fikir depoetikalarında kendine şu ibare altında yer bulur: her şey şiirin konusu olabilir.

Peki, duygular ele alınırken kullanılan temel taşlarla, kelimelerin formal diziliminin ilişkisi nedir? Destan dönemi eserleri, insanlığın bilinçdışı unsurlarının kurgusal alana taşındığı eserlerdir. İyilik-kötülük çatışması, ahlak, töre, örf, adet gibi geleneksel unsurlar da belirgin şekilde yerine oturur. Şiir bu noktada taşıyıcı olarak dilin en önemli yardımcısı olmuştur. Kural koyucu mekanizmalar insanlara, yasaları şiirler yoluyla anlatmışlardır: dinlerin alegorik sembolleri ya da masallarda da görülen arketipler üzerinden ders verilme amacı güdülür.

Yapay destan dönemleri de aynı işlevsel özelikleri üstlenmiştir; tek farkla: dinin sürekli değişen dinamikleri. Tek tanrılı dinlere geçiş, ahlakî genelgeçer kuralları da değiştirir. Antik Yunan’da felsefe zirve dönemini geçirirken, özelikle İlahi Komedya’nın yazıldığı Ortaçağ Avrupa’sında ise ağır baskı neticesinde felsefî ilerleme durmuştur. Ahlakî kuralların bireylerin hayatlarını şekillendiren yasalar hâlini aldığı, cehennem-cennet kavramlarının ise kontrol mekanizması işlevini gördüğü bu düzende, edebî metinler de bireyi ele almakta zorlanır görünmektedir. Çünkü kilisenin kontrolü özelikle şiirin sadece dinî temalar ihtiva ettiği ilahî tipi türü ve kahramanlık içeren epik türü öne çıkarmıştır; Dante hariç: Beatrice’e şiirlerini okuyan herkes görecektir ki, tüm ihtiraslarıyla ve acılarıyla bir anıt gibi dikilmektedir insan karşımızda. Bu ayrıksı duruş, adeta bir tohum gibi filizlenecektir.

Rönesans’la birlikte Antik Yunan’a ilgi ortaya çıkmıştır. Bu dönem sanatçılarının yaygın mottosu da “Latin ve Yunan edebiyatlarını örnekseme, bu edebiyatta işlenen duyguları benimseme” olmuştur. Hümanist Dante’nin etkileriyle yazan Petrarca da bunun ilk temsilcisi sayılabilir. Soneleriyle tanınan şair, karşıt duygular arasında yaptığı mahir geçişler ve kullandığı sade halk diliyle bugün de geçerliliğini korumaktadır. Petrarca dışında bilinmesi gereken üç şair daha vardır: François Villon (1431-1463) ve Clement Marot (1496-1544). Bir de 1394-1465 yılları arasında yaşamış Charles d’Orleans vardır.

Shakespeare’in rolünü ise anlatmak gerçekten zordur. Soneleri dışında yazdığı oyunlarla da sadece İngiliz Edebiyatı’nın değil tüm dünya edebiyatının zirvesine çıkmıştır. İngilizceye kattığı kelimeler, dilin imkânlarını zorlaması haricinde; duyguların belki de en gerçekçi işlendiği eserleri yazmıştır. Öyle ki, Hamlet bugün hâlen en çok sahnelenen oyunlardan biridir. Manzum eserler hâlinde yazdığı eserleri, alımlanma sırasında mütemadiyen baştadır. Günahı, yanlışı, arzuyu yargılardan ziyade dahice gözlem yeteneğiyle işlemesi de haklı ününün sırrını ortaya sermektedir. Müzikleri kullanımı, trajedi ile tarihin iç içe geçmesi ve merkezde bulunan resim; hümanizm etkisini görmemizi sağlar, ki çağını da aşan sesi böyle duyulur.

19. yüzyılda ise ortaya yeni bir ruh çıkar. Pozitivist akımların etkisi altında bilime ve akla yönelen hatta materyalizmin bile konuşulduğu Avrupa’da, din, devlet gibi merkezî kontrol mekanizmaları dağılınca ortaya arayışa kapılan insan figürü çıkar. Antik Yunan’ı tanıyan bu güruh, kendini modern dünyada ifade için yol arar. Kant’ın ve Hume gibi diğer filozofların bilgiye dair çıkarımları da başat rol oynar. Gerçeklik sorgulanır, dilin sınırları zorlanır; anlatılmak istenen duygu ve verilmek istenen mesajlar, okurun çabasıyla ulaşması gereken bir maden hâline getirilerek, saklanır. Arkeolog edasıyla kazan okur bilgiye ulaştığındaysa anlamlılık sağlanarak, şiirin sınırları dilin sınırlarına dayandırılır.

Sembolizm akımının öncülerinden Stéphane Mallarmé’a göre bu durumun izahı; “Şiir duygularla değil, kelimelerle yazılır” şeklindedir. 1862’de Baudelaire etkisiyle yazdığı şiirlerle başladığı kariyerinde gerçeğin ve yapısal bütünlüğün üzerine yaptığı kuramsal çalışmalarıyla tanınır. Gerçekten kaçış ve gerçeğin ötesindeki hiçliğe varış; işte bu iki kavram onun ulaştığı noktalardır. Şiirin kelimelerin dizilimine yani biçimsel yapıya dayandığını öne sürmesinin yanı sıra, sanılanın aksine duyguların rolünün baskın olmadığı görüşünün üzerinde durur. Peki, duyguların şiirde rolü nedir?

Bu soruyu inceleyecek ve cevap arayacağız. İlk olarak şiiri bir bina olarak düşünmeliyiz, Onu oluşturan ya da diğer bir deyişle göz önüne koyan etkenleri de elbette, barındırdığı malzemeleridir. Tuğla, demir ve çimento gibi temel unsurlar onu ortaya koyar ama bu sadece fiziksel tezahüründen ibarettir. O bina inşa edilmeden çok daha önce ortaya çıkmıştır aslında. Mimar, mühendis ve diğer tüm insanlar, ihtisas alanlarında yetkin hâle gelebilmek için onlarca yıl  emek verip, nasıl olmalı, nasıl yapmalı ve benzeri sorulara cevap ararlar. Statik, mekanik gibi alanlarda bilgi sahibi olur ve yoğun mesailer geçirirler. Ardından teknik detay ve görüşlerle birleştirerek, ortaya taslak ve bilahare plan koyarlar. Tabii bu sürecin her aşamasında deneme-yanılma vardır. Plan ve çalışma programıyla masa başında zihinlerde şekillendirilir fikir, sonrasında ise kalıba dökülür. Şiir de işte bu inşa sürecine benzer bir ilerlemeyle ortaya çıkar. “Gerçek şiir şairin zihnidir, gerçek gemi, gemiyi inşa edendir” der Ralph Waldo Emerson. Onların fikirleri, şairin ilhamı vardır. Şair, yıllarca insanları ve diğer tüm dış etkenleri inceler ve bunları birikim hâline getirir. Ardından kendi iç deviniminde, bunları benliğiyle bütünleştirmeye başlar.

Yani şair bir yaratım sürecini yürütür aslında. Diğer bir deyişle, usta bir aşçı gibi hünerlerini sergiler. Mutfakta hazırladığı ve ortaya koyduğu esere yaratı, sürece ise “duygulanım” der.  Mallarmé’a getireceğim eleştiri de budur. Kelimeler şiirin fiziksel tezahürüdür ama şiiri şiir yapan sadece bu değildir. O bahsi geçen bina gibi, fiziksel yansımasının çok evvelinde aslında o, kalıba dökülmüştü. Şiir de kelimelerle buluşmadan önce, şairin zihninde kendine yer bulmuştu. Burada tabii ki en önemli öğe de, duygular olduğuna göre, “şiir kelimelerle değil, duygularla yazılır” diyebilirim. Yani mekanik bir düzenin ve yapılanmanın haricinde doyum noktasına ulaşmış duyguların ve arındırılması gereken bir aklın da varlığı söz konusudur.

Ayrıca sembollerin kullanımı da önem arz etmektedir. Sophokles’in Antigone ve Kral Oidipus adlı tragedyaları, insanın duygu dünyasını ele alırken örnek olarak şairlerin aklının bir köşesinde bulunan ve sürekli alımlanan kaynaklarıdır. Aristoteles’in de bu kaynaklardan biri olduğu bilinmektedir. Tragedyaların duyguların arınmasında araç olarak kullanılmasını savunur; şiirin de şairi için bir Katharsis süreci olduğu söylenebilir. Duyuların ve duyguların uyarıldığı bu süreç: Sophokles’in, Petrarca ve Shakespeare’in adım adım işlediği arınma ritüelinin sürekli bir devinim hâlinde aktarıldığını göstermektedir.

Şiirin dili hususunda ise, Prof. Dr. Hasan Boynukara hocamın; “Şiir, günlük konuşma dilinin rafine edilmiş hâlidir” sözüne değinmek isterim. Aslında tüm yaratım süreci incelediğinde ve takdim edilen lezzet tadıldığında, bu sözün ne denli nokta atışı olduğu anlaşılıyor. Şair günlük yaşamın akışından bir şeyleri alıp, dimağında rafine eder ve okura sunar. Şarap gibi şiir de beklendikçe lezzet kazanır ve damakta derin bir tutku bırakır. Mallarmé’ın, Rimbaud’nun, Baudelaire’in ve Valery’nin bugün bile hâlâ aynı iştahla okunmasının sebebi de budur.

Özetle; Şiir sadece kelimelerin müzikal bir ritimle sıralanması değil, aynı zamanda duyguların ve düşüncelerin bir nevi aktarılması sürecidir. Ayrıca şair bu vesileyle gündelik hayatta gözlemine takılan detayları, tahayyül yetisini kısıtlamadan okuruna aktarır. Şairin dili ise, gündelik konuşulan dile nazaran rafine ve seçkindir. Çünkü kelimeler ve duygular demlenir ve ancak doygunluğuna ulaştığında kalemine mürekkep olur. Böylece şiir, şairin meramını dillendiren bir enstrüman hâlini alır.

Kaynaklar:
Edebiyat Sözlüğü, Emin Özdemir, Bilgi Yayınevi, Ağustos 2014.
İlyada, Homeros, Çev. Azra Erhat – A. Kadir, Can Yayınları, 2002, İstanbul.
Odysseia, Homeros, Ç ev. Azra Erhat – A. Kadir, Can Yayınları, 1984, İstanbul.
Antigone, Sophokles, Çev. Ari Çokona, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Kasım 2017.
İlahi Komedya, Dante Alighieri, Çev, Feridun Timur, Altın Kitaplar, Mayıs 2018.
Soneler, William Shakespeare, Çev. Talat Sait Halman, Yeditepe Yayınları, 1964.
Pratik Usun Eleştirisi, Immanuel Kant, Çev. İsmet Zeki Eyüboğlu, Şubat 2017.
The Poet – Şair, Ralph Waldo Emerson, Volkan Hacıoğlu, Artshop Yayıncılık, Aralık 2010.
Stéphane Mallarmé, Hazırlayan: Ömer Aygün, Edebi Şeyler, Kasım 2015.

Yazar: Emre Bozkuş

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.