İnsani Çalışmalar Enstitüsünün seçkin üyesi Jonathan Rauch, Persuasion dergisinde şöyle yazar: “Sosyal dışlama [1], ABD’de entelektüel özgürlük için ciddi bir tehlike arz ediyor.” Ayrıca Rauch, Amerikalıların üçte birinin, kendi kariyerlerini etkileyeceği düşüncesiyle gerçek siyasi görüşlerini belirtmekten endişe duyduğu sonucuna varılmış olan Cato Enstitüsünün yapmış olduğu bir anketten alıntı yapıyor. Sosyal dışlama sağlıklı eleştiriden farklıdır, diye yazıyor Rauch çünkü sosyal dışlama “doğruyu aramakla ilgili değil, bilginin buluşma ve iletişim alanını şekillendirmekle ilgilidir. Bunu yapmak da tahmin edilebileceği üzere kasıtlı bir şekilde toplumu bir kalıba sokar; tek tip yaşamaya, düşünmeye ve davranmaya zorlar.”

Benzerlik, liberalizm için ölüm çanlarının çalmasıdır. Herkesin aynı geçmiş deneyimlere, dine, değerlere ve hedeflere sahip olduğu homojen bir toplumda insanlar, iyi bir insan olmanın veya iyi bir yaşamın ne demek olduğu konusunda genel olarak benzer düşünür. Ama liberalizmin kilit noktası çoğulculuktur: farklı insanlar, gelenekler ve inançlar sadece beraber var olabilmekle kalmaz aynı zamanda onların beraber var olması da gerekmektedir çünkü toplum, heterojenliğin enerjisi ve alışverişinden faydalanır. İşte bu durum, çoğulculuğun ana fikrini oluşturur.

Singapore Management Üniversitesi profesörü Chandran Kukathas, çoğulculuk ve hoşgörü isimli Big Think videosunda şöyle söylüyor: “Liberal düşünme, insanların büyük ölçüde fikir ayrılığına düştüğü şeylerden doğar. İnsanların farklı yaşam tarzları var.”

Tarih boyunca dünyayı değiştiren erkekler ve kadınlar, çoğulculuğun farklı örnekleri oldular. Bu insanların yaşamları ve fikirleri; çeşitli ve birbirine bağlı bir dünyanın emsalsiz ürünleriydi. Alexander Hamilton, Hamilton müzikalinde de söylendiği gibi Amerika’daki kolonilere gelmeden önce “Karayipler’de unutulmuş bir yerin tam ortasına düşmüş bir yetim, evlilik dışı doğmuş bir hayat kadınının oğlu ve bir İskoç’tu.” İkinci adı Skłodowska olan Marie Curie, biri Ateist diğeri Katolik olan iki Polonyalı öğretmenin kızıydı ve Paris’e göç etmeden önce Varşova’da bir yeraltı üniversitesine gitti. Sergey Brin ise Yahudi olan ailesi zulümden kaçmadan önce Sovyetler Birliğinde doğmuştu ve sonrasında Google’a kurucu ortak olduğu ABD’ye geldi.

Çoğulcu bir toplum, insanların eşsiz yaşam tecrübelerini geliştirdiği, fikir alışverişi yaptığı bir yerdir ve gelişimle yeniliği destekler. Eğer insanlar homojen bir toplumun parçaları olup fikir ayrılıklarına, farklılığa kapalı olsalardı, dünyanın değişiminde önemli rol oynayan kaç tane fikir ve yaşam tarzı var olabilirdi?

Eleştirmenler şöyle söyleyebilir: Farklı yaşanmışlıkları olan insanları topluma kabul etmek önemlidir ancak asıl önemli olan, bazıları saldırgan veya zararlı olsa dahi onları topluma kabul etmektir.

Bizim dinamiklerimiz göz önüne alındığında, gelişen ve değişen dünya dinamikleri, çeşitli fikir ve düşüncelerden beslenir. Homojen bir toplumda, fikirler ve göreneklerin nesiller boyunca durağan kaldığını, değişmeden ve gelişmeden aktarıldığını gözlemleyebiliriz. Ancak heterojen bir toplumda, oluşturulmuş olan alternatif fikirler ve görenekler ile sıcak temas halinde olmak, farklı fikirler ve göreneklerin evrilmesini sağlar. John Stuart Mill, On Liberty’de şöyle yazıyor:

“… bir fikrin rahatça ifade edilmesini susturmanın kendine has kötülüğü; insanlığı yoksun bırakmak, toplumdan çalmaktır. Gelecek nesillerin yanı sıra mevcut nesilde de belirli bir fikir üzerinde anlaşamayanların sayısı, o fikre sahip çıkanlardan daha fazladır.  Eğer o fikir doğruysa yanılgıyı hakikat ile değiştirmekten mahrum kalıyorlar demektir, eğer yanlışsa neredeyse harika olarak tanımlayabileceğimiz bir faydası olan doğrunun, yanlış ile karşılaşmasından doğacak olan daha açık bir algıyı ve doğrunun daha canlı bir izlenimini kaybederler.”

İnsanlığın –kültür alışverişinden ve düşünce çeşitliliğinden doğacak olan fayda olarak– çoğulculuktan yarar görebilmesi için hoşgörülü olmamız gerekir. Bizden farklı yaşayan ve düşünen insanların haklarına saygı duymamız gerekir.

Birileri hoşgörülü davrandığında, sadece hoşgörülü davranmış olmaz, aynı zamanda o durumu “bir tür açık ruhla” kabullenmiş olur, diyor Kukathas. Kasıtlı ve anlamlı hoşgörü başkalarının pencerelerinden bakma çabasını da içerir. Aynı fikirde olmak zorunda değiliz ancak anlamaya çalışmalıyız. Ve en nihayetinde barışçıl ve gelişen bir toplumda yaşamak istiyorsak aynı şekilde düşünüyor olmasak da başka fikirlere de hoşgörüyle yaklaşmamız gerekir.

İşte sosyal dışlamanın toplumdan çaldığı şey budur –temel ve sağlıklı hoşgörünün deneyimlenmesini engellemek– çünkü hoşgörü olmadan çoğulcu ve barışçıl bir toplum sürdürülemez.

Dipnot:

  1. “Cancel culture”, henüz Türkçeye tam olarak çevirisi yapılmamış bir terim. Ben burada cancel culture’ı sosyal dışlama olarak kullandım. Bu terimi; insanların dini, etnik, geleneksel veya düşünsel farklılıklarını kabul etmek istememe, onları ötekileştirme olarak anlatabiliriz. (ç.n.)

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Nicole Yeatman
Çeviren: Yeliz Öztürk
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: bigthink.com

Please complete the required fields.