Güvende olmayışımız, bağımsız düşünme kabiliyetimizi nasıl zedeler?

Temel demokrasi mefhumu, yani bir kişi bir oy anlayışı, her oyun az ya da çok “bağımsız” olduğu, her bir kişinin kendi kararını kendisinin verdiği ve şahsi bir seçim yaptığı varsayımına dayanır. Elbette gerçekte, hepimiz çevremizdeki diğer kişilerden, aile üyelerimizden, iş arkadaşlarımızdan, ait olduğumuz kurumlardan, vs. etkileniyoruz. Sosyal Medya’dan önceki dünyada da, sözleri binlerce hatta milyonlarca insanın zihnine etki eden ünlüler ve güçlü insanlar her zaman vardı. Konumlarının gücünü, şahsi uzmanlık alanlarında epey başarılı kimseler olarak geliştirebildiler. Fakat çoğumuz sadece kısıtlı sayıdaki insana etki edebildi. Tüm ülkenin popülasyonu göz önünde bulundurulduğunda, etki alanlarımız önemsiz derecede ufaktı.  Unutmamalı ki burada, ölçeklendirme temel meseledir.

Neden siyasetçiler hiçbir zaman toplumdan bütün olarak bol bol saygı görmediler?  Yaşamları (işleri) özellikle insanları, şirketleri ve ülkenin liderlerini etkilemek için konumlarının gücünü çok daha doğrudan kullanmayı gerektirir. Bu gücün uygulanması kolaylıkla ve genellikle, daha iyisi ya da daha kötüsü için, çıkarcı davranışa kaçar. Hatta belki de bundan kaçmak imkânsızdır.

Sosyal Medyanın gerçek gücü merkezsizleşmiş doğasıdır. Twitter’da, YouTube’da, Facebook’ta gerçek ya da uydurma olan rastgele hikâyeler yalnızca milyonların değil yüz milyonların zihnine ve kalbine dokunarak ani bir rağbet ve bednamlık kazanabilir. Bunlar genellikle, eylemlerinin sonuçları üzerinde pek de düşünmeyen “sıradan kimselerin” yarattığı “sıradan kimselerin” hikâyesidir. Bu tür bir erişim daha önceden, sadece merkezileştirilmiş kanallar üzerinden yani TV, radyo, film gibi yayın araçları üzerinden mümkündü. “Basılmaya uygun tüm haberleri” sunmaya adanmış gazeteler bile merkezileştirilmiş denetime sahipti, editörler insanların neyi bilmesi gerektiğine karar veriyor ve bunları sergiliyordu. Bu nedenle diktatörlükler Sosyal Medya’yı hoş göremez. Öte yandan despot hükümetler içeriği ya da bu içeriğe kimin eriştiğini kontrol edemez.

Bu, Sosyal Medya’nın demokrasi fikrini desteklemesi ve pekiştirmesi gerektiği anlamına gelmez mi? Daha fazla insanın çok daha çeşitli habere maruz kalması ve bu nedenle genel anlamda daha izan sahibi olması gerektiği çıkarımı yapılamaz mı? Hiç kuşkusuz, bu idealist bir bakış açısıdır. Daha iyi bir eğitimin tüm insanlar için daha iyi fırsatları beraberinde getirmesi gerekir. Fakat gerçekte olan bu mudur?

Devrimler tarihi nedir? İlk kimler baskı altına alınmıştır ya da kelimenin tam anlamıyla infaz edilmiştir? Düşünürler, akademisyenler… Çin Kültür Devrimini, Adolf Hitler’in düzenlemelerini bir düşünün. Bu acı dolu derslerden ne öğrendik? Günümüzün ırk, etnik veya din temelli farklılıklara hoşgörüsü olmayan aşırıcı teşekküllerine ne demeli? Herhangi bir terörist inisiyatifinin öncelikle bilgiyi ve hakikati yıkıp yerine korkuyu koyması gerekir.

Bir ruhta sadece korkuya yer varsa, davranışlar kaçınılmaz olarak uygitsinci olur. Böyle bir çevrede demokrasi nasıl işleyebilir ki?

Aşırıcı teşekküller sosyal medya gibi araçları kullandığında ne olur? Tüm araçlar bilinemezcidir ve kötü aktörler tarafından da tıpkı iyi aktörler kadar rahat bir şekilde kullanılabilir. Üstelik kötü aktörlerin avantajı da vardır zira yasal, etik veya ahlaki değerlendirmeler tarafından kısıtlanmazlar. Paralarını, bilgi ve güçlerini tamamyla bencil amaçları doğrultusunda yönetebilirler. Kötü bir aktörün gözünden, merkezsizleşmiş ve “özgür” ileti sistemi kanalı olarak sosyal medya, aslında sahip olabildikleri en güçlü ve en uygun maliyetli manipülasyon aracıdır.

Korkuyu yaymak konusundaki kabiliyetinize dair bir kısıtlama yoktur. Suç teşkil eden ya da anti sosyal bir davranışın en tahrip edici yanı da bu değil midir? Elbette, taciz edilen ya da soyguna uğrayan kimse günlük hayatına artık korkuyu da ekler. Peki, bunun dışındakiler? Hepimiz bir miktar korkuyu paylaşmaktayız ve kötü davranışların yayılmasını frenlemek ve sınırlamak için gittikçe artan miktarlarda kaynak, para ve insan gücü sarfetmekteyiz. Korkunç 11 Eylül saldırısı ve bunu takiben ortaya çıkan terörist eylemlere dünyanın nasıl tepki verdiği bunun bir örneğidir. Şimdi, toplumsal yıkımın canlı silahlarını kuvvetlendirme konusunda sosyal medya’nın yardımcı olmaya yönelik gücünü biliyoruz. Korkumuz hükümet politikalarını, demokrasinin norm bile olduğu despot rejimlere yöneltiyor.

Korku, tercihin silahı haline gelir ve sosyal medya da bir korku salgını geliştirmeye tasarlanmış duygusal anlamda güçlü mesajların yayılması için mükemmel bir mekanizmadır. İçerik tümüyle ve aleni bir şekilde yanlış olsa da kimin umurunda? Gönderilen (ve alınan) mesaj korkuyu vurgular, kendimizi ve diğerlerini nasıl algıladığımızı önemli ölçüde değiştirerek, tüm düşüncelerimizi ve ilişkilerinizi kuşatması için korkuya davetiye çıkarmamıza neden olur. Bu çerçevede, kim “bağımsız düşünceye” sahip olduğunu hissedebilir ki? Korku tarafından tanımlanan ve hududu belirlenen bir kolektif içinde güdülmekte miyiz? Bu nasıl bir toplum ki hakiki anlamda demokrasi gibi işlev gösterebilsin?

Peki ya şimdi ne olacak? Analiz ederek, suçlayarak hedef göstermek işin kolayıdır. Çöküşün yönünü değiştirmek için ne yapabiliriz? Ödülün öz saygımız olduğu ve gerçek düşmanın ise bizim tehlike altında oluşumuz olduğu bir savaşın içindeyiz. İkinci Dünya Savaşı bağlamında, Franklin D. Roosevelt’in sözleri adeta bugünün yankısıdır: “Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir”. Korkularımızla yüzleşmek için gereken cesareti nasıl bulacağız? Korku ve tehlike altında olmak kusurlu ve kendimize zarar veren bir döngüyü şekillendirir. Karşılıklı saygıyı öğrenmek için farklılıklarımıza ilişkin mantıklı bir söyleme nasıl sahip olabiliriz?

Bilmediğimiz şeyden korkarız. Temel zihin yapısını, değerleri gözeten ve bilmediğimiz şeyden bir şeyler öğrenen yapıya doğru değiştirmeye ne dersiniz? Kolektif egomuz o kadar büyük mü ki ya da kolektif anlamda tehlike altında oluşumuz o kadar her yana nüfuz etmiş mi ki bizler ancak toplum kendimiz hakkında inanmak istediğimizi yansıttığında kendimizi rahat hissediyoruz? Bu gerçekten istediğimiz biz miyiz? Ya da KORKU mu tüm diğer düşüncelerimizi bilincimizden dışarı iten? En azından kendimizin hatırı için, farklılıkları takdir etme ve bunları korkunun nedeni olarak görmeme fırsatını haketmiyor muyuz?

Defalarca, mükerreren resmedildiği üzere, sosyal medyanın iyilik konusunda muazzam bir güce sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Elimizin altındaki araçları kullanmak için nasıl bir tercihte bulunacağız? Toplumun tüm kesimlerindeki hayatları geliştirmek amacıyla yapıcı olmayı mı tercih edeceğiz? İş dünyası ve hatta hükümeti de kapsayan hayatın çeşitli yanlarındaki artistik ve yaratıcı yetenekler için var olan hayret verici kapasiteyi serbest bırakmak istemez miyiz? Daha olumlu, hayatla barışık mesajları nasıl destekleyebiliriz? Anlattığımız hikâyeleri gözardı ederek, ‘sosyal medya’yı toplumun refah durumunu artırmak için bir araç olarak nasıl kullanabiliriz? Her birimiz söz hakkına sahibiz. Bunu akıllıca kullanmalı!

Yazar: Po Chi Wu
Çeviren: Müleyke Vural
Kaynak: psychologytoday

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.