Dini bağnazlık döneminde, Spinoza’nın entelektüel özgürlüğü korkusuzca savunuşu her zamankinden çok daha anlamlı.

1656 Haziran’ında 23 yaşındaki Bento de Spinoza, Amsterdam’ın Yahudi birliğinden aforoz edildi. Bu, topluluk tarafından verilen en ağır cezaydı (herem). Günümüze kadar ulaşan uzun ve aşağılayıcı bir belge, genç adamın “iğrenç sapkınlıklarından” ve “korkunç eylemlerinden” bahseder. Topluluğun liderleri, hahamlara danışarak ve Spinoza’nın İbranice adını kullanarak Baruch de Spinoza’yı “birlikten kovduklarını, aforoz ettiklerini ve lanetlediklerini” ilan ettiler. “Tüm İsrail kabilelerinden kovulacak” ve “adı cennetten silinecekti”.

Yüzyıllardır, Spinoza’ya uygulanan heremin kaldırılması için dönem dönem çağrılar yapıldı. David Ben Gurian, başbakan olduğu sırada, Amsterdam Portekiz Birliği tarafından Spinoza’ya yapılan bu haksızlığı düzeltmek için kamu davası açtı. Fakat yine de Amsterdam cemaati ancak 2012 başında, üyelerden birinin ısrarıyla, Spinoza’nın itibarını iade etme ve onu haksız şekilde kovan birliğe geri alma meselesini resmi olarak gündemine aldı. Bununla beraber, bir konuya açıklık getirmeliydiler; Spinoza’yı hala bir “kafir”olarak görmeye devam edilmeli midir?

Maalesef, aforoz belgesi, Spinoza’nın işlediği suçlara ayrıntılarıyla değinmekte yetersiz kalmıştı. Çünkü o zaman henüz hiçbir şey yazmamıştı ve bu yüzden geleceğin filozofunun hayatında ileride etkileri görülecek bu olayı çevreleyen bir gizem oluştu. Buna rağmen, Spinoza’nın aforozdan birkaç yıl sonra yazıya dökmeye başladığı olgunlaşmış felsefi görüşlerine aşina olan kimse için bir gizem söz konusu değildir. Erken dönem rabbinik (klasik) Yahudilik standartları açısından ve özellikle de çoğu İberik engizisyonlarından kaçan Konverso (Katolikliğe geçmiş Yahudi) sığınmacılarının torunları olan ve hala Amstel nehri kıyılarında bir Yahudi toplumu inşa etmeye çalışan Amsterdam’ın Sefarad Yahudileri (İspanya’dan göçen) arasında, Spinoza bir kafirdi; üstelik de tehlikeli bir kafir.

Tuhaf olansa bu kafir nasıl oluyor da ölümünden neredeyse üç buçuk asır sonra, hem de yalnız bilim insanları arasında da değil, herkes arasında hala popüler? Spinoza’nın çağdaşları, Rene Descartes ve Gotfried Leibniz, modern felsefe ve bilimin doğuşuna çok önemli ve hatırı sayılır katkılarda bulunmuşlardır. Ancak bugün etrafta pek fazla kendini adamış Descartesçı ya da Leibnizci bulamazsınız. Fakat Spinozacılar bizim aramızda dolaşır. Bunlar halk kütüphanelerinde, sinagoglarda ve Yahudi toplum merkezlerinde Spinoza okumaları yapmak için bir araya gelmiş Spinoza derneklerini ve çalışma gruplarını kurmuş akademik temeli olmayan hayranlar. Farklı politik ve dini aidiyetlerden yüzlerce insan, onu daha önce okumuş olsun ya da olmasınlar, Spinoza ile ilgili bir günlük konferanslar için toplanıyorlar. Spinoza’ya adanmış romanlar, şiirler, heykeller, resimler hatta oyun ve operalar bile var ki hepsi gerçekten de iyiler.

Çok da gariptir ki, yazıları -herkesin de bildiği gibi- ağır ve anlaşılmaz olan 17. yüzyıl Portekiz Yahudisi bir filozof nasıl oldu da 21. yüzyılda felsefeyle uğraşmayan bir kitle arasında bunca tutkulu bir bağlılık hatta saplantı yaratabildi?Cevabın bir bölümü hayatının merkezindeki dram ve gizemde saklı: Spinoza onu yetiştiren,büyüten bir topluluk tarafından neden bu kadar sert şekilde cezalandırıldı? Sanıyorum ki bir diğer sebep de herkes putları yıkan, özellikle bugün bile bizim için önemli olan değerler ve fikirler için zulüm görmüş radikal ve korkusuz insanları sever. Spinoza, bir entelektüel cesaret örneğidir. Tıpkı bir peygamber gibi çevresindeki insanlar ve bu insanların toplumundaki kirli gerçekleri gün yüzüne çıkaran boyun eğmez dürüstlüğü ile güçlenmiştir.

Spinoza, vatandaşları onların çıkarlarına ters düşecek şekilde davranmaya zorlayanlara karşı yapılan entelektüel başkaldırı açısından bir modeldi.

Spinoza felsefesinin çoğu 17. yüzyıl ortalarında Hollanda Cumhuriyeti’nin tutarsız politik durumuna cevap olarak oluşmuştur. 1660’ların sonlarında şehre ve taşra teşkilatlarına egemen olan liberallerin ve özel sektörün özgür olduğu bölgelerin desteğini alan “Gerçek Özgürlük” dönemi, muhafazakar ‘Oranjist’hareketin (Hareket böyle adlandırılmıştı çünkü sempatizanlar ‘Orange’ ailesi Prensinin merkezi gücüne dönüşünü arzuluyorlardı) ve onun kilisedeki dostlarının tehdidi altındaydı. Spinoza, Hollanda’nın birleşen taşra teşkilatlarınca kurulan ittifakta kutsal kabul edilmiş hoşgörü ve laisizm prensiplerinin dine uygunluk, politik ve sosyal ortodoskluk adına aşındırılmasından endişe duyuyordu. 1668’de arkadaşı ve radikal ortağı Adriaan Koerbagh dine hakaret ve hükümeti devirmeye çalışmakla suçlandı. Sonraki yıl ise hücresinde öldü. Bunun üzerine Spinoza, skandal yaratan kitabı Teolojik-Politik İncelemeleri yazdı; 1670’de yayınlanmasıyla da yer yerinden oynadı.

Spinoza’nın Tanrı, din ve toplum hakkındaki görüşleri geçerliliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Amerikalıların güvenlik için özgürlüklerini pazarlık malzemesi yapmaya gönüllü olduğu, politikacıların belli inanca sahip insanlara kıyılarımızı yasaklamayı konuştuğu ve dini bağnazlığın hukuk ve sosyal politikalarla ilgili konularda çok daha büyük etkisinin görüldüğü bu zamanda, Spinoza’nın felsefesi -özellikle de demokrasiyi, özgürlüğü, laiklik ve hoşgörüyü savunuşu- hiç bu kadar yerinde olmamıştı. Hollanda Cumhuriyeti’ndeki bozulan politik durumdan duyduğu üzüntü ve karşı karşıya olduğu bireysel tehditlere karşın Spinoza, kendisi ve bir çok yurttaşın da içtenlikle tutunduğu radikal aydınlanmacı değerleri cesurca savunmakta hiç tereddüt etmedi. Spinoza’da baskıcı otoriteye direnme konusunda bir ilham, akıldışı inançlar ve cehaletin teşvik edilmesi yoluyla yurttaşları kendi faydalarına ters şekilde davranmaya zorlayanlara karşı entelektüel başkaldırıda bir rol model tutumu bulabiliriz.

Spinoza’nın felsefesi, İbrahimi dinleri gönderen Tanrı’nın inkarına dayanır. Onun tanrısı yüce ve ilahi bir tanrının psikolojik ve ahlaki özelliklerinden yoksundur. Spinoza’nın felsefi başyapıtı Etika’daki Tanrı (Deus) insana benzemez. İnançları, umutları, tutku ve duyguları yoktur. Spinoza’nın tanrısı, iyi ve bilge olmadığı gibi, yalnızca emirlerine uyanları ödüllendiren; kötü yola sapanları cezalandıran bir kanun koyucu da değildir. Spinoza için tanrı doğadır; var olan her şey doğadır (“Deus sive Natura” [Tanrı ya da Doğa[ demiştir). Doğa’nın üzerinde hiçbir şey yoktur ve doğanın düzeninde bir sapma söz konusu değildir. Mucizeler ve doğa üstü olaylar imkansızdır.

Doğada değerler yoktur. Aslında hiçbir şey iyi yada kötü değildir. Doğa ve doğadaki hiçbir şey bir amaç uğruna oluşmamıştır. Ne ise odur. Etika’nın başlangıcında, Spinoza “Burada açıklamaya giriştiğim tüm yargılar şuna dayanır: İnsanlar yaygın olarak inanırlar ki doğadaki her şey, tıpkı insanlar gibi, bir amaca göre davranır;dahası,eminlerdir ki Tanrı’nın kendisi her şeyi belirli bir sona doğru yönlendirir.Tanrı her şeyi insanlar için yarattığından, insan da ona tapmalıdır.”

Spinoza, sıklıkla Panteist olarak etiketlendirilir; fakat ona Ateist demek çok daha doğru olacaktır. Spinoza, doğayı ilahlaştırmaz. Doğa,tapınmaya gidecek bir korku ya da dini saygının nesnesi değildir. “Bilge insan, doğayı anlamaya çalışmalı, bir aptal gibi ağzı açık bakmamalı ona”, der Spinoza. Tanrı ya da doğa’ya karşı alınabilecek tek tavır onu akıl yoluyla anlamayı arzulamaktır.

Akıldan çok tutkuyla hareket eden insanlar kolayca yönlendirilirler.

İlahi Tanrı’nın ortadan kalkışı Spinoza’nın organize dinler tarafından yayılan en zararlı ilkeler olarak gördüğü ruhun ölümsüzlüğü ve başka bir dünyaya gidişle sonuçlanacak ilahi yargı ilkeleri ile ilgili şüphe oluşmasına sebep olur. Bir insan, Tanrı’nın erdemli davranışı ödüllendireceğine, kötü olanı cezalandıracağına inanırsa, hayatı umut ve korku duygularıyla yönetilecektir. Seçilenlerden olma umudu ve sonsuz lanete mahkum olma korkusu. Bu tür akıldışı tutkularla yönetilen bir hayat, Spinoza’ya göre, akılcı özgürlüğe değil esarete dayalı bir hayattır.

Akılla değil tutkuyla hareket eden insanlar din adamları tarafından kolayca yönlendirilirler. Bu, 1660’ların sonunda Hollanda’da baskıcı ve hoşgörüden yoksun unsurların Protestan kilisesinde etki kazanmasıyla birlikte Spinoza’yı endişelendiren bir şeydi. Bu durum bağnazların toplumsal yaşamdaki tehlikeli etkisi ile birlikte bugünün aydınlanmacı, laik demokrasisine bir tehdit oluşturmaktadır.

Devlet işlerine ve kişisel ahlaka bu tür dini müdaheleleri zayıflatmak için Spinoza, ruhun ölümsüzlüğü ve sonraki yaşam inancına saldırdı. Spinoza’ya göre, ölmüşsen ölmüşsündür. İnsan zihninin “ölümsüz” bir parçası olabilir. İnsanın hayatı boyunca kazandığı metafizik, matematik, v.b ile ilgili gerçekler insan öldüğünde pekala zihinde kalabilir -ne de olsa bunlar ölümsüz gerçeklerdir. Fakat onlarla ilgili kişisel bir yön yoktur. Böyle bir bilginin getireceği ödül ya da faydalar bu dünya içindir; sözde diğer dünya için değil.

Bir insan doğayı,özellikle de bir insan olarak kendini ne kadar iyi tanırsa, kötü talihin sapan ve oklarından kaçınmayı, doğada yaşayan bir insanın mutluluk ve refah yolunda hiç şüphesiz karşılaşacağı engelleri aşmayı o derece iyi başaracaktır. Böyle bir bilgeliğin sonucu aklın huzurudur: İnsan artık hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği kazanım ve kayıplara genellikle eşlik eden duygusal aşırılıkların öznesi değildir ve ölümden sonra ne olduğu endişesiyle yaşamaz. Spinoza’nın açıkça ifade ettiği gibi, “özgür bir insan ölümü her şeyden daha az düşünür ve onun bilgeliği ölüme değil hayata kafa yormasındadır.”

Rahiplerin vatandaşların hayatlarını kontrol etmeye çalışması, cephaneliklerindeki bir diğer silahtır. Derler ki: Tanrı’nın sözünü ve kurtuluşa giden yolu vahiy eden yalnızca bir tek kitap vardır ve yetkili tercümanlar da yalnızca kendileridir. Aslında Spinoza da şunu iddia eder: “Onlar, çılgın hayal güçlerinin ürünü olan Kutsal Ruh görevini üstlenmektedirler.”

Spinoza’nın daha ünlü, etkili ve kışkırtıcı doktrinlerinden biri kutsal kitabın kaynağı ve durumudur. Teolojik-Politik İncelemeler’inde Spinoza, İncil’in gerçekte tanrı tarafından yazılmadığını ileri sürer. Tanrı ya da Doğa bir şey duyurmak ya da dikte ettirmek kapasitesine sahip değildir – ki yazmaya hiç değil. Kitap “göklerdeki tanrı tarafından insan ırkına gönderilen bir mesaj” değildir. Tam tersi, gayet dünyevi bir metindir. Çeşitli sosyo-ekonomik alt yapıdan bazı yazarların, uzun bir zaman dilimi içinde farklı yerlerde, farklı tarihi ve politik şartlarda yazdıklarının kopyaları, o kopyaların kopyaları nesilden nesle geçmiştir.

Sonunda, bu yazılardan seçkiler İkinci Tapınak Döneminde kaynaklarının yalnızca bir kısmını birleştirebilen ve onlardan tek bir çalışma meydana getiren Abraham Ibn Ezra editörlüğü altında bir araya getirilmiştir. Eksikliklerle bir araya getirilmiş bu koleksiyon, yüzyıllar boyu süren yayılma süreciyle yavaş yavaş bir metne dönüşen değişimlerin eseriydi. Sahip olduğumuz İncil, yalnızca insana ait bir edebiyat eseridir ve dahası bunda da “hatalı, parçalanmış, karışık ve tutarsız”dır.

Doğduğu andan itibaren saf kalamamış, kökeni ve muhafaza edilişi yüzünden bozulmuş, farklı zaman dilimlerinden farklı eller tarafından, farklı kültürler için oluşturulmuş bir metinler karışımıdır.

Spinoza, Kitap’ın insan kökenli oluşuna ilişkin teorisini, yazarlarının saygınlığını adilce sorgulayarak tamamlar. Peygamberler özellikle bilge şahsiyetler değildirler. Yüksek seviyede bir eğitime ya da entelektüel derinliğe sahip değillerdi. Kesinlikle filozof, fizikçi ya da gökbilimci değillerdi. Onların yazılarında doğa ya da evrenle ilgili hiçbir gerçek bulunmaz (Joshua, Güneş’in Dünya’nın etrafında döndüğüne inanırdı). Onlar için metafiziksel hatta teolojik bir kaynak bile denemez. Peygamberler genelde Tanrı ile ilgili safça hatta felsefik olarak yanlış inanışlara sahiptirler.

Buna karşın onlar, parlak hayal güçleriyle ahlakça üstün bireylerdi. Bu sebepten kitabın anlaşılır, açık ve bozulmadan iletilmiş halinden çıkarılabilecek bir doğru da vardır. İster Yahudi İncil’i ister Hıristiyan İncil’i olsun, Kitap’ın başlıca öğretisi en basit şekilde: “insan kardeşlerine adalet ve merhametle davran”dır.

Yüzyıllar boyu metne sızmış tüm kopyalar, dil farklılıkları, değişimler, bozulma ve yazım hataları içinden tam ve tutarlı çıkabilmiş bu temel ahlaki mesaj, kitapta verilen tüm emirlerin ve hikayelerde verilen tüm derslerin neticesidir. Spinoza bunun, Yahudi Peygamberlerinde (“İnsanlarından birine kin ya da intikam duyguları besleme, komşunu kendini sevdiğin gibi sev.” -Leviticus 19:18) ve Paul’ün mektuplarında (“Komşusunu seven, her hak talebinden memnun çıkacaktır.” Romans 13:8) görülebileceğini belirtir ısrarla. Spinoza şöyle yazar: “Açıkça söyleyebilirim ki, ahlaki ilkeler konusunda bu öğretide belirsizlik ve şüpheye yol açacak, yanlış ya da değişmiş bir yoruma rastlamadım.” Ahlak prensibi İncil’in açık ve evrensel mesajıdır; en azından kitabı hakkıyla yorumlama yetisi, önyargı, batıl inanç ya da güç arzusu tarafından engellenmemiş olanlar için.

Spinoza, İncil’e “kutsal” denmesinin bir anlamı olabileceğine inanıyor muydu? İbrahimî dinlerin merkezi köktenci ya da gelenekçi versiyonlarındaki anlamıyla değil elbette. Spinoza için, kitabın kutsallığı -aslında herhangi bir yazının kutsallığı- yalnızca bir kullanışlılık meselesidir. Bir edebiyat ya da sanat eseri yalnızca “tanrı sözünü” aktarmada etkili olduğu için “kutsal” ya da “ilahi”dir.

Eğer “Fırtına” (The Tempest) birini adalet ve merhamete, “Zor Yıllar” (Hard Times) sevgi ve yardımseverliğe yöneltiyorsa, o zaman bu eserler de ilahi ve kutsaldır. 

Tanrı Sözü”, “evrensel ilahi yasa” nedir? Elbette ki İncil belgeleri arasından bozulmadan ve yozlaşmadan kalmış olan mesajdır: Komşularını sev ve onlara adalet ve merhametle davran. Fakat Kitap, belki diğer edebiyat eserlerinden çok daha fazla, insanları bu mesaja uymada ve hayatlarında Tanrı’nın adalet ve merhamet portresine (kurgusal) benzemeye çalışma yolunda motive etmede üstünlüğü elinde tutar. Spinoza; “Bir şeye, amacı dindarlık ve dini beslemek olduğunda kutsal ve ilahi dendiğini ve ancak insanlar onu dini amaçlı kullandıklarında o şeyin kutsal kabul edildiğini” belirtir. Başka bir deyişle, kitabın kutsallığı, her şeyden önce, onun özellikle ahlakı geliştirici bir eser olmasında yatar.

Ve dahası sırf bu yüzden Kitap “kutsal”olan tek edebi eser olmayacaktır. Eğer William Shakespeare’in Fırtına’sı ya da Mark Twain’in Huckleberry Finn’in Maceraları kitabı birini adalet ve merhamete yöneltiyor ya da Charles Dickens’ın Zor Yıllar’ı birine sevgi ve yardımseverlik konusunda ilham veriyorsa, o zaman bu eserler de ilahi ve kutsaldır. Tanrı’nın sözü der Spinoza “bir dizi kitabın yol göstericiliğiyle sınırlandırılmış değildir.”

Descartesçı Lambert von Velthuysen bir mektupta şuna karşı çıkar: “Teolojik-Politik İncelemeler’e göre Kur’an da Tanrı sözü seviyesinde kabul edilmeli; çünkü Türkler, peygamberlerinin emirlerine itaatle, tüm uluslar arasında kabul gören ahlaki değerleri yaymaya çalışmaktadır. Spinoza, ulaşılan sonuca katılır; fakat bunu bir itiraz olarak kabul etmez. İncil’dekiler dışında başka peygamberler ve Yahudi ve Hristiyan ilkeleri dışında da kutsal kitaplar olduğunu kabul etmeye kesinlikle gönülden razıdır.

İncil’in diğer insanlara nasıl davranmak gerektiği konusundaki ahlaki mesajı ve ilkeleri asıl “Tanrı sözü”nü ifade eder. Spinoza ısrarla belirtir ki gerçek dindarlığın ya da dinin, dini merasim ya da ritüellerle ilgisi yoktur. Oruç, ayin ve kurban adeti ibadetleri gibi organize dinlerin tüm bu unsurları, hangi tarihi-politik kökten gelirse gelsin batıl inanca dayalı davranışlardır ve herhangi bir “varoluş nedeni”nden (raison d’etre) yoksundurlar. Bunlar yalnızca din adamları tarafından desteklenmeye devam edilir ki uysal ve itaatkar inananlar yaratabilsinler.

Spinoza, “gerçek din” ve “gerçek dindarlığın” herhangi bir tarihi, olağandışı olaya ya da metafiziksel öğretiye inanmayı gerektirmediğini ve hiçbir dini ritüele bağlılığı emretmediğini kabul eder. Tanrı’nın doğası; evren ve onun kökenleri ile ilgili herhangi bir felsefi iddiayı kabul etmeyi gerektirmez. İlahi kanun bizi yalnızca diğer insanlara karşı adalet ve yardımseverlikle yaklaşmaya yönlendirir. Bizler, adaleti desteklemek, çaresize yardım etmek, kimseyi öldürmemek, kimsenin malına göz dikmemek…v.b ile yükümlüyüz. İncil’in emrettiği diğer tüm ritüel ve törenler mutluluk ve erdemliliğe hizmet etmeyen boş uygulamalardır.

Gerçek din, etik davranıştan daha fazlası değildir. Neye inandığın değil, işe yarar ne yaptığındır. Kraliyet topluluğundan İngiliz müsteşar Henry Oldenburg’a 1675’de şöyle yazar: “Din ile batıl inanç arasında bulduğum başlıca fark, ikincisinin cehalete; ilkininse bilgeliğe dayandığıdır.”

Spinoza’nın Teolijik-Politik İncelemeler’inde desteklediği politik gaye, dini cemaatlerin müdahalesinden bağımsız laik, demokratik bir devlettir. Spinoza, tarihin, özgürlük ve hoşgörünün en kuvvetli savunucularından biridir. Bu incelemenin nihai amacı, hem kitabın alt başlığında hem de son bölümün içeriğinde saklı: “Felsefe yapma özgürlüğüne, yalnızca dindarlığa ve cumhuriyetin istikrarına karşı bir tehlike oluşturmadığında izin veriliyor olmayabilir, fakat cumhuriyetin huzurunu ve dindarlığın kendisini yok etmeden ona karşı çıkılamaz.”

Zorunluluk ve hak olarak, dini düşünceler de dahil olmak üzere tüm fikirler özgür ve engelsiz olmalıdır ,zorunluluk ve hak olarak.” Hiç kimse, herhangi bir konuya ilişkin, özgür düşünme ve kendi yargılarını oluşturma konusundaki doğal hak ve becerisini başka birine aktaramayacağı ya da onu zorlayamayacağı için bir aklın bir diğerinin kontrolü altında olması imkansızdır. Doğrusu, hükümet tarafından vatandaşların inanç ve fikirlerini kontrol etmeye yönelik herhangi bir çaba geri tepmeye mahkumdur, çünkü bu eninde sonunda hükümdarın kendi otoritesini zayıflatmaya yarar. Kesinlikle haklı ve zamanına göre inanılmaz cesur olan bir bölümde Spinoza şöyle yazar:

İnsanların düşüncelerini kontrol etmeye çalışan bir hükümet zalimdir ve herkese neyi doğru kabul edip neyi yanlış diye reddedeceğini ve Tanrı’ya sadakatte ona ilham verecek inançların neler olduğunu dikte etmeye çalışan bir hükümdar vatandaşlarına eziyet eder ve haklarını çiğner. Tüm bunlar, birey hakkına ait mevzulardır ki kimse, istese bile, feragat edemez.

Bir hükümdar şüphesiz ki insanların düşüncelerini sınırlamaya çalışabilir; fakat bu beyhude ve deli cesareti politikanın sonucu onun kanunlarına karşı yalnızca kızgınlık ve direnç olacaktır. Yine de, inançlara karşı hoşgörü kanunun bir yönüdür. Daha zor olan, yurttaşların bu inançları sözlü ya da yazılı olarak ifade edebilmesi meselesidir. Ve Spinoza burada 17. yüzyıldaki herkesten daha da ileri giderek:

Farklı ve muhalif fikirlerine rağmen insanları yalnızca hükümetin istediği şekilde konuşmaya zorlama amaçlı halka yönelik herhangi bir girişim kesin bir başarısızlığı beraberinde getirecektir. En zalim hükümet, bireyi düşündüklerini ifade etmek ve başkalarıyla paylaşmaktan mahrum bırakan hükümettir ve ılımlı bir hükümet, her bireyin özgürlüğünün garanti altına alındığı hükümettir.

Spinoza’nın ifade özgürlüğü görüşü, vatandaşların arzu ettikleri gibi konuşma hakkına (ya da gücüne) dayalıdır. Bununla beraber, sözü geçen durum (inanç konusunda) bu özgürlüğü kısıtlamaya çalışan hükümet için zararlı olacaktır. İster sözlü ister başka şekilde olsun düşünceyi ifade etmeye karşı çıkacak bir yasanın anlamı yoktur; vatandaşlar inandıklarını söylemey edevam edeceklerdir. Bu durumda yalnızca gizli olarak yapacaklardır. İfade özgürlüğünü baskılamaya yönelik herhangi bir girişim, bir kez daha, yalnızca hükümetle vatandaşları birbirine bağlayan sadakat bağlarının güç kaybetmesine neden olur. Spinoza’nın bakış açısına göre hoşgörüsüz yasalar, kaçınılmaz olarak, kin, intikam ve isyana yol açar.

“Bir hükümetin hakları, herkese istediğini düşünme ve düşündüklerini söyleme ile ilgili insani faaliyetlere uygun şekilde sınırlandırılmalıdır.”

İyi yönetilen bir devlette fikirler suç sayılamaz. Düşünce özgürlüğü, sağlıklı, güvenli ve huzurlu bir toplum ile maddi ve zihinsel gelişim için korunmalıdır. Spinoza, sivil haklara geniş özgürlüğün yol açacağı bazı hoş olmayan durumlar oluşabileceğini kabul eder. Vatandaşlar politik, sosyal, ahlaki ve dini sorunlarda karşıt görüşlerini belirteceklerinden toplumsal ihtilaf, hatta kargaşa olabilecektir. Yine de bu, sağlıklı, demokratik ve hoşgörülü bir toplumun getirisidir.

Devlet, dindarlık ve dinin yalnızca yardımseverlik ve iyi davranış paralelinde dikkate almaktan daha güvenli bir yol izleyemez ve hem dini hem laik alanda, herkese istediğini düşünme ve düşündüğünü söyleme iznini vermek suretiyle, hükümetin hakları insanların yaptıklarıyla sınırlandırılmalıdır.” Bu cümle, hoşgörünün modern ilkesinin harika bir ifadesidir. Belki de İnceleme’deki temel derstir ve Spinoza tam da bu yüzden en çok hatırlanan olmalıdır.

2012’de Amsterdam’daki Portekiz-Yahudi cemaatinin bir üyesi artık Spinoza üzerindeki herem cezasını kaldırmayı düşünme vaktinin geldiği konusunda ısrar ettiğinde, Ma’mad, ya da diğer önde gelenler, böyle önemli bir karar için dışarıdan bir danışman arayışına girdiler. Spinoza’nın cezasının felsefi, tarihi, politik ve dini ayrıntılarına dair çeşitli sorulara cevap aramak için ben ve diğer üç bilim insanından oluşan bir komisyon topladılar. Bizden izlenecek belirli bir rota konusunda tavsiye istemezken, cezayı kaldırmanın avantajlarının ve dezavantajlarının ne olabileceği konusunda fikirlerimizi istediler.

Raporlarımızı teslim ettik, bir yıldan fazla süre hiç haber alamadık. Sonunda 2013 yazında, cemaat hahamının cezayı kaldırmayacağı yönünde karar aldığını bildiren bir mektup aldık. Onun fikrine göre Spinoza bir kafirdi.Vatandaşlık alanı içerisinde ifade özgürlüğünü hepimizin kabul edeceğini; ancak Ortodoks Yahudi dünyası içinde bu tür bir özgürlüğü istemek için hiçbir neden bulunmadığını da eklemişti. Dahası, mübalağalı bir şekilde, bugünün topluluk liderlerinin, ilk başta onu cezalandıran rahiplerden daha mı bilge ve Spinoza davasına daha mı fazla hakim olduğunu sordu.

Şüphe yok ki, Spinoza bu meseleleri gülünç bulurdu. “İsrail halkına” tekrar kabul edilmeyi isteyip istemediği sorulsaydı, büyük ihtimalle şöyle cevaplardı: “Ne isterseniz onu yapın,umurumda değil.”

Kaynak: Aeon
Çevirmen: Seda Alakay
Yazar: Steven Nadler

Please complete the required fields.