Kötülük problemi din felsefesinde her zaman klasik bir çelişki yaratmıştır. Bu problem kolaylıkla açıklanabilse de, tek tanrıcılık dediğimiz geleneksel monoteizme ters düşer. Bu problemi kabaca ele alacak olursak şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Eğer Tanrı’nın gücü her şeye yetiyorsa, o zaman, kötülüğün var olmadığı bir dünyayı yaratma gücüne de sahiptir.
  • Eğer Tanrı her şeyi bilen ise, o zaman yapılan her türlü kötülüğü de bilir.
  • Eğer Tanrı sonsuz rahmet sahibi ise, o zaman da kötülük dünyasını yok etme arzusu içindedir. 

O halde, dünya yaşanabilecek kadar kusursuz bir yer olmalı ya da en azından tüm haksızlıklardan arınmış olmalı. Fakat, bu konudaki yüzeysel bakış açısı, doğal olarak ya adaleti olmayan bir dünya yaratır ya da tüm haksızlıklardan arınmış bir dünya.

Dolayısıyla, kötülük problemi ile ilgili asıl soru şu olmalı: mükemmel bir Tanrı kendi yarattığı dünyada nasıl olur da böyle adaletsizliklere ve sonu gelmeyen kötülüklere izin verebilir?

Kötülük problemine birçok çözüm önerisi sunulmuştur. Bazı insanlara göre bunlardan biri de özgür irade tartışmasıdır; ki buna göre kötülük Tanrı’ya mal edilemez, asıl sorun Tanrı tarafından bahşedilen özgür iradenin insanlar tarafından yanlış kullanılmasıdır. Başka bir tartışmaya göre ise iyiliğin belirli türlerinin (merhamet gibi) kötülüğün olmadığı bir dünyada yapılamayacağıdır; çünkü, aslında, kötülüğü yok eden yine yapılan iyiliklerdir. Aynı zamanda, benim “resmin tamamı” olarak adlandırdığım bir iddia daha var ki buna göre de kötülük yalnızca kısıtlı bakış açılarımızdan doğar. Bizler her şeyi Tanrı’nın perspektifinden de görebilirdik, evet bunu yapabilirdik! Bizler isteseydik, kötülüğün dünyayı daha da mükemmel bir yer yapmak için mecburi bir rol üstlendiğini de görürdük.

Filozof Gottfried Leibniz, bu dünya “mümkün dünyaların en iyisidir” sözünü 1710 yılında söylemiştir. Leibniz, Tanrı’nın, yaratabileceği tüm mümkün farklı dünyaları kendi sonsuz aklında hesapladığını söyler. Çünkü O sevgi dolu bir Tanrı’dır, yaratmak için seçtiği bir dünya şüphesiz mümkün dünyaların en iyisi olacaktır. O yüzden, Leibniz haksızlıklardan ve kötülüklerden şikayet etmenin yersiz olduğunu savunur; çünkü bu dünya zaten mümkün dünyaların en iyisidir. Sonuç olarak, Leibniz’e göre bizler zaten her şeyin mümkün olduğunca en iyi olduğu yerdeyiz ve bununla avunmalıyız.

Voltaire, Leibniz’in bu savını eleştirel bir kitap yazarak alaya almıştır. Candide‘de* (1759) romana adını veren kahraman Candide ve yoldaşları kötü şansa ve türlü talihsizliklere maruz kalarak tüm dünyayı dolaşır. Ve hatta dünyada karşılaşılabilecek en kötü trajedilere tanık olurlar. Başkahramanlarımızın acılarının tek sorumlusu, dünyanın umursamaz tavırlarıdır ve buna bir de Saf Candide’nin akıl hocası olan, aslında “mümkün dünyaların en iyisi” savını ortaya atan Leibniz’ı temsil eden Profesör Pangloss’un yanlış yönlendirmelerini de eklemek gerekir. Voltaire, romanında sonu gelmeyen zulümleri ve Profesör Pangloss’un evrenin sonsuz iyiliği konusundaki kör baskısını anlatmakla acı bir gerçeği gözler önüne serer. Buna göre, adaletin evrenin düzenine bağlı olduğu iddiası gerçekliğini yitirir ve anlamsızlaşır.

Kötülük kavramı ile sevgi dolu ve güç sahibi bir Tanrı nasıl olur da bir arada düşünülebilir; zira kötülük probleminin temeldeki zorluğu da budur. Popüler bir metoda göre, sürekli çektiğimiz acıların doğruluğuna işaret ederek dünyanın zaten kendinde var olan bir adaletinin olduğu ileri sürülmüştür. Sonuç olarak, buradan, haksızlığa uğramış bir insanı suçlamanın teolojik bir boyutu olduğu gerçeğine ulaşabiliriz.

Örneğin, Amerikalı Evanjelik lider Pat Robertson, 300.000’den fazla insanın yaralandığı, yaklaşık 220.000 ile 316.000 insanın da hayatını kaybettiği 2010 Haiti depremini, Haitili insanların trajik bir hatası olarak yorumlamıştı. Robertson, yaklaşık 200 yıl önce Fransızları kovmak için şeytanla işbirliği yapan Haitililerin bunun bedelini ödediklerini söyledi. Robertson buna ek olarak, hem Katrina kasırgasının hem de terörizmin, kürtajın ABD’de hala yasal olmasından dolayı ilahi bir ceza olarak görülmesi gerektiğini ileri sürmüştü. Pat Robertson gibi doğal felaketlerle insanların günahları arasında doğrudan bir ilişki olduğunu savunan başka din adamları da vardı. Örneğin, İranlı bir molla depremlerin sorumlusunun kadınların hayâsızca giyinmesi olduğunu savundu; New Yorklu bir haham 2011 yılında olan Amerikadaki depremlerin sorumlusu olarak eşcinsel haklarının genişletilmesini gösterdi; birçok Birmanyalı Budist, yaklaşık 130.000 insanın ölmesine yol açan 2008’deki kasırganın sebebinin Bad Karma geleneği olduğunu savundu.

İçinizde bu hararetli açıklamaları yatıştırma arzusu doğabilir. Kaotik bir dünyada yaşıyoruz; bu yüzden, doğal felaketler ve terör saldırıları ya tesadüfî olaylardır ya da somut örnekler içinde açıklanabilir olan olaylardır. İlk durumu göz önüne aldığımızda, iyi ve kötüyü ayıramayan bir dünyada yaşıyoruz: kötü şeyler iyi insanların başına gelir, çocuklar prematüre doğdukları için ölür ve trajedide pişmanlığa yer yoktur. Sonraki durumu ele aldığımızda ise, doğal bir düzeni olan, misafirperver bir dünyada yaşıyoruz; eğer oyunu kurallarına göre oynarsak kötüler kaybedecektir, iyiler kazanacaktır ve adalet en yüce şekilde hüküm sürecektir.

Bu görüşün cazibesini anlamak kolaydır. Fakat azımsanmayacak derecede karanlık tarafı da vardır. Herhangi bir tanrıbiliminde olduğu gibi, acıların önüne geçmek kolay değildir; bu yüzden acılar meşrulaştırılmaya çalışılır. Evrenin doğal bir adalet sistemi olduğunu savunan bu iddia, acı çekenlerin acı çekmeyi hak edecek şeyler yaptığına gönderme yapar. Adil bir Tanrı ile ahlaki bir evrenin varlığı düşüncesi, talihsizliklerle karşı karşıya kalmış insanları kınama pahasına bile olsa bir suçlu arar. Bu nedenle, “yüz binlerce Haitili öldü, çünkü ataları zamanında şeytanla işbirliği yapmıştı” ya da” kadınlar ve homoseksüellere hakların verilmesi ölümcül doğal felaketlerin doğmasına yol açtı” gibi yorumlar ortaya çıkarır.

Böyle bir dünya görüşü oldukça her zaman birileri şeytana dönüştürülmek istenir; kadınlar, homoseksüeller, fakirler gibi. Bu aynı zamanda, iyileştirilebilecek toplumsal hastalıkları da normalleştirir ya da sıradanlaştırır. İronik olarak, evrenin nihayetinde adaletli bir sistemi olması haksızlıklara göz yumulmasına ve (en çok da adalet bekleyenler için) adaletsizliklere yol açacaktır.

Adaleti olan bir evrenin bu anlamda bir işleve ihtiyacı yoktur. Tanrıbilim yalnızca, kasti körlüğe izin verdiği zaman ve cehalet uğruna gerçeği görmezden gelen, sonu belli bir adalet sistemini meydana getirdiği zaman, haksızlıkların oluşmasına mahal verir. Buna alternatif olarak, adalet “umut” olarak yorumlandığında, bir pusula veya yol gösterici olarak işlev görür. Bu bizim çevremizdeki rahatsız edici gerçekleri kabul etmemize ve bu gerçekler tarafından hayal kırıklığına uğratılmayı reddetmemize yardımcı olur. Adaleti mevcut bir gerçeklik olarak görmektense onu idealleştirmek, kişinin mevcut eşitsizliklere ve zulümlere karşı takındığı tavrı etkilemez. Eğer adaletli bir evren istiyorsak, bunun gerçek eylem yoluyla ve çabayla oluşacağını da bilmemiz gerekir. Ama bu ancak başkalarına çamur atmayı bırakırsak mümkün olabilir.

 

Yazar: Jason Blum
Çevirmen: Emine Çiftçi
Kaynak: Aeon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.