Öfkeden öte

Öfke, politika ve kültürümüzü besleyen bir duyguya dönüştü. Felsefe, bu karanlık girdaptan çıkmamıza yardımcı olabilir.

Öfke dışında üzerinde daha fazla ve açıklıkla düşünmemiz gereken bir duygu daha yoktur. Öfke ile her gün bir çoğumuz karşılaşırız -kişisel ilişkilerimizde, iş yerimizde, yolda, uçak yolculuklarında ve sıklıkla politik yaşamlarımızda. Öfke, zehirli, bir o kadar da popülerdir. İnsanlar ondaki yıkıcı tarafı görseler de özsaygı ve erkek olmakla bağlantılı (ya da kadınlar için eşitliği vurgulama aracıdır) güçlü bir duygu olarak görüldüğünden sıklıkla ona tutunurlar. Hakaret ve haksızlıklara öfkelenmeden tepki verdiğinde, omurgasız ve acınası olarak nitelendirilirsin. İnsanlar sana yanlış yaptığında geleneksel akıl der ki; bu bir ceza gerektirir, onlara hadlerini bildirmek için gereken makul düzeyde bir öfkeden faydalanmalısın. Bunu bir futbol politikası olarak değerlendirebiliriz. Futbol jargonunda adı her ne ise, sporcuların, takımın hedefi doğrultusunda öfkelerini alt etmeyi bilen bir iç disipline sahip olduklarını kabul etmemiz gerekir.

Öfkeye daha yakından baktığımızda, hayatı sürdürmek açısından ne denli aptalca bir yol olduğunu görmeye başlarız. Aristoteles’in bu konudaki düşüncesi başlamak için iyi bir yer olabilir; tabii kusursuz değildir fakat işe yarar ki aynı zamanda Batı’nın o uzun karşılık verme geleneğinin başlangıç noktası olduğu da söylenebilir. Aristoteles, öfkenin, insanın önemsediği bir şeye ya da birine verilen ciddi zarara karşılık bir cevap olduğunu söyler ki bu, öfkelenen kişinin haksızca verildiğine inandığı bir zarardır. Ve şöyle ekler; öfke içinde öç alma umudunu da barındırır. Bu yüzden bu ciddi zarar, kişinin kendi değer yargıları ya da endişeleriyle ve uğradığı haksızlıkla bağlantılıdır. Tüm bunlar doğru ve mantığa da uygun görünüyor. Tartışmalı olansa, öfkeli kişinin bir çeşit öç almak istediği ve bunun da öfke tanımının kavramsal bir parçası olduğu fikridir (buna karşın, öfke ile ilgili yazan tüm batılı filozoflar da bu fikre katılır). Başka bir deyişle, eğer bir çeşit intikam istemiyorsan, senin yaşadığın duygu gerçek öfke değil; başka bir şeydir (belki de keder).

Peki bu gerçekten doğru mu? Sanırım öyle. Öç alma isteğinin oldukça zor fark edilen bir tek olabileceğini anlamamız gerekiyor; öfkeli kişi, intikamını kendisi almak istemiyor olabilir, bunu yalnızca kanunlardan bekliyor olabilir, ya da belki de bir çeşit ilahi adaletten. Ya da, daha sinsi bir şekilde, hatalı kişinin hayatının gelecekte kötüye gitmesini dileyebilir. Örneğin, kendisine ihanet eden kocasının ikinci evliliğinin kötü sonuçlanmasını umabilir. Eğer bu isteği bu şekilde geniş açıdan değerlendirirsek Aristoteles haklı: öfke bir çeşit karşı saldırı eğilimi barındırıyor içinde. Öfkeyi deneysel olarak inceleyen çağdaş psikologlar, bu duygunun içindeki acıdan umuda geçiş konusunda Aristoteles ile hemfikirler.

Asıl muamma ise öç alma fikrindeki mantıksızlık. Suç ne olursa olsun -bir cinayet,tecavüz ya da aldatma- bu yanlışı yapanın yaşayacağı acı, kaybedilenin geri gelmesine yardımcı olmayacaktır. Sürekli öç almayı düşünürüz. Suç ile ceza arasında bir denge olduğu ve suçun telafi edilmesi gerektiği düşüncesi oldukça insani bir eğilimdir; oysaki telafi edilmez. Diyelim ki arkadaşım tecavüze uğradı. Suçlunun derhal tutuklanmasını, yargılanmasını ve cezalandırılmasını isterim. Fakat bunun yararı gerçekten ne? Geleceğe bakarak bir çok şey isteyebilirim: arkadaşımın hayatını tekrar kurması, bu travmayı tekrar yaşamasının önüne geçilmesi… Fakat suçluya yapılacak kötü muamelenin bu amaçlara ulaşmayı sağlayıp sağlamayacağı meçhuldür. Bu deneysel bir konudur ve insanlar bunu böyle görmezler; onlar, “kana kan, dişe diş”in doğru yol olduğunu düşünmelerini sağlayan kozmik bir kısasa kısas fikrinin etkisindedirler. İntikam düşüncesi gayet insanidir fakat dünyayı anlamlandırmada hatalı bir yoldur.

Sanıyorum ki intikam almanın mantıklı olduğu yalnızca bir durum vardır. O da, kötülüğün tümüyle fark edildiği an Aristoteles’in “prestij düşürme” diye nitelediği şeydir: tamamen sosyal statüye yönelik olarak bir tür kişisel küçük düşürme. Problemin kendisi yapılan bir haksızlık değilse bile, benim toplumsal hiyerarşideki konumumu etkiliyorsa, o zaman kötülüğü yapan kişiyi küçük düşürerek gerçek bir kazanım elde edebilirim. Onu aşağılayarak kendimi yüceltmiş olurum ve tek önemsediğim şey de sosyal konumum ise, o halde yapılan yanlışın yarattığı ve mutluluğumla ilgili olan problemlerin çözülmediğine dair kaygılanmama da gerek yoktur.
Ciddi şekilde öfkeli olan ve öç alma fırsatı bekleyen kötülüğe uğramış kişi, iddia ediyorum ki, bir yol ayrımındadır. Önünde üç yol uzanır. Birinci yolda kişi, sosyal statü odaklıdır ve tüm olay, o ve onun sosyal statüsüyle ilgilidir. Bu şartlarda onun öç alma projesi mantıklı kabul edilebilir ancak, bu standart yaklaşım ben-merkezci ve onaylanmayacak derecede dar bir bakış açısıdır. İkinci yol: kişi orijinal suça (tecavüz, cinayet..vb) odaklanır ve suçlunun acı çekmesiyle her şeyin daha iyi olacağını düşünerek öç almak ister. Bu durumda ise o doğru şeylere odaklanmıştır, fakat düşüncesi mantıklı değildir. Üçüncü yol: eğer kişi mantıklı ise, diğer iki yolu irdeleyerek ve reddederek kendisi için üçüncü bir yol olduğunu fark edecektir, ki bu yol en iyisidir: kişi geleceğe, bu durumda neyin mantıklı olacağına ve kendisine neyin yardımcı olacağına odaklanır. Bu yol, suçlunun cezalandırılmasını da içerebilir elbette, ancak, cezada asıl amaç misilleme değil caydırıcılıktır.

Çoğu insan basit bir öfkeyle adım atar ve gerçekten suçlunun acı çekmesini ister

Böylelikle, radikal olan bu iddiamı kısaca açıklamamın zamanı geldi. Öfke mantıklı geldiğinde, (çünkü statü odaklıdır) kişinin misilleme yapma eğilimi normlar açısından sorun teşkil eder, çünkü tek hedefi statü olan bir bakış açısı asıl yararın elde edilmesini engeller. Öfke normlar açısından mantıklı geldiğinde ettiğinde ise (çünkü zarar gören önemli insani değerlere odaklıdır) misilleme anlamsız olur ve tam da bu yüzden mantıklı değildir. Bu odak farklılığını “değişim” olarak adlandıralım. Kişisel ve politik yaşamlarımızda bu değişim elzemdir, çünkü yaşamlarımız sıklıkla öç alma ve statü odaklı sürmektedir.

Bazen bir kişi bu “değişim”i somutlaştıran bir duyguyla, tüm içeriğini şöyle özetler: “Ne kadar zalimce! Bu tekrarlanmamalı.” Bu duyguyu “değişen öfke” olarak adlandırabiliriz ve bu duygu sıradan öfkenin getirdiği problemlere sahip değildir. Fakat, çoğu insan şu basit öfkeyle başlar; suçlunun gerçekten acı çekmesini isterler. Bu yüzden “değişim”, erdem ve sıklıkla da politik çaba gerektirir. İleri görüşlü akılcılık, yüce gönüllülük ve dayanışma ruhu gerektirir.

Öfkeye karşı mücadele, daha çok, yalnız yapılacak bir öz denetimi ve söz konusu öfke ister kişisel, ister işle ilgili, isterse de politik olsun, kişinin kendi alışkanlıkları ve yaygın kültürel baskılara karşı sarfedilecek inatçı bir çabayı gerektirir. Bir çok büyük lider bu mücadeleyi anlamıştır fakat hiç biri bunu Nelson Mandela kadar ciddi bir şekilde yapmamıştır. Her zaman , öfkeyi iyi tanıdığını ve içindeki öç alma isteğine karşı savaşmak zorunda kaldığını söylemiştir. 27 yıllık tutukluluk süresi boyunca, ileriye bakmayı başarmak ve kendisini öfke tuzağına düşmekten alıkoymak amacıyla düzenli meditasyon uyguladığını belirtmiştir. Roben adasındaki tutukluların kendilerine öfkenin sebep olduğu çürümeye karşı direnç kazandırması için Stoacı filozof Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler’ini neden gizlice hapishaneye soktukları böylece daha net anlaşılıyor.

Mandela, bu mücadeleyi kazanmakta kararlıydı. Başarılı bir ulus istiyordu ve biliyordu ki şüphe, kin ve diğerine yaptıklarını ödetme isteğiyle ikiye bölünmüş bir toplum başarılı olamazdı; yapılan yanlışıklar korkunç olsa bile. Dayanışma, ulus olabilmek için elzemdir. Böylece, o korkunç hapishanede, hapishane arkadaşlarına ters gelen şeyler yaptı. Güney Afrika Hollanda lehçesini öğrendi. Zalimlerin kültür ve düşünme biçimlerini inceledi. Gardiyanlarla arkadaşlık kurma yoluyla dayanışma konusunda pratik yaptı. Yüce gönüllülük ve dayanışma geçmişte yapılanları düzeltmiyordu, fakat geleceğe odaklı bir ilerleme için şarttı.

Mandela, insanlara kısa, ders verici hikayeler anlatırdı. Düşün ki, güneş ve rüzgar, bir gezginin üstündeki battaniyeyi attırmayı hangisinin başaracağı konusunda rekabete tutuşmuşlar. Rüzgar sert ve şiddetli esmiş fakat, gezgin battaniyeye daha fazla sarınmış. Sonra Güneş başlamış parlamaya; önce usulca sonra şiddetli. Gezgin battaniyeyi gevşetmiş önce ve sonunda üstünden atmış. Bir lider de böyle davranmalıdır der Mandela; intikam alma mantığını unut, sıcaklıkla yaklaş ve ortak yaşamın geleceğini kur.

Mandela gerçekçiydi. Hiç kimse onu, Gandhi’nin yaptığı gibi, Hitler’i iyilikle değiştirmeyi teklif ederken göremezdi. Ve elbette ki, şartların gerektirdiği durumlarda, şiddetsiz çözüm başarısız olduğunda, şiddet kullanmaya hazırdı. Yalnızca öfkeden kurtulmak, şiddetsizliği sağlamaz (Gandhi’nin böyle düşünmesine rağmen). Fakat o milliyetin ne olduğunu ve yeni bir ulusun ihtiyacı olan ruhu çözmüştü. Yine de, şiddete başvurmak gibi bir stratejinin ardında, kabul edilemez korkunç eylemlerin ardından öç almaya değil herkesin paylaştığı bir geleceğin inşasına odaklanan, Değişken insanların olması gibi bir beklentisi de vardı.

Afrika Ulusal Meclisi (ANC) mücadeleyi kazanmaya başladığında, üyeleri tekrar intikam istediler. Elbette isteyeceklerdi çünkü korkunç haksızlıklara maruz kalmışlardı. Mandela ise bunu yapmayacaktı. ANC, eski Afrika ulusal marşını Özgürlük Hareketi’nin marşıyla değiştirmek için oy kullandığında, onları şu anki resmi marş olan ve özgürlük marşı (üç Afrika dilinin kullanıldığı), Avrupa’lıların marşının bir dörtlüğü ve İngilizce bitiş bölümünden oluşan marşı kabul etmeye ikna etti. ANC, ragbi takımının milli takım olarak kabul edilmemesini talep ettiğinde, sporun ırkçılıkla olan bağlantısını doğru tespit ederek, o ünlü ters köşesini yaptı; ragbi takımını sırtlayarak Dünya Kupası zaferine taşıdı. Bunu, dostane bir yaklaşımla, beyaz oyuncuların, siyahi çocuklara bu sporu öğretmelerini sağlayarak yaptı. İnsandaki iyiyi görmeye çalışan yanıyla şöyle açıklayacaktı: “İnsanla, insan olarak birlikte çalışabilmelisiniz, onun melek olduğunu düşündüğünüz için değil.”

Mandela yalnızca şunu sorar: “Dayanışma ve dostluğu nasıl inşa edeceğim?”

Mandela yalnızca intikamın sahte cazibesini reddetmekle kalmadı; statü takıntısının zehrini de reddetti. Hiçbir işi küçümsemedi ve mevkisini asla insanları küçük düşürmek için kullanmadı. Serbest bırakılmasından hemen önce, resmi olarak hala hapis bulunduğu evine giderken, özel aşçısı olarak aldığı gardiyanlardan biriyle aralarında şahane bir tartışma yaşandı şu basit konu hakkında: nasıl yemek yapılır?

Gerilimi ve yemek yapıp bulaşık yıkayarak hizmet ettiği
için hissettiği olası küskünlüğü azaltma görevi benimdi. Ona bulaşıkları
yıkamak istediğimi söyledim ve reddetti… Bunun, kendisinin işi olduğunu söyledi.
“Hayır, işi paylaşmalıyız” dedim. Israr etmesine ve bu konuda çok ciddi
olmasına rağmen bulaşıkları yıkamama izin vermesi için onu zorladım,
kelimenin tam anlamıyla zorladım. Ve aramızda güzel bir yakınlık kurmayı
başardık. Warder Sward, gerçekten iyi bir adam ve iyi bir arkadaş.

Bu durumu statülerin ters yüz edilmesi olarak görmek kolay; daha önce egemen olan Avrupa’lı, daha önce ezilen ANC liderinin bulaşıklarını yıkıyor. Bunu intikamcı bir bakış açısıyla görmek de kolay; gardiyan zulme ortak olduğu için hak ettiği aşağılamayı yaşıyordu. Önemli olansa, Mandela, kader gibi görünen bu iki yola hiç sapmadı. O yalnızca dayanışma ve dostluğu nasıl inşa edeceğini sorar.

Mandela’nın projesi politikti; fakat bunun yaşamlarımızın bir çok alanında yansımasını görürüz: dostlukta, evlilikte, çocuk yetiştirmede, iş arkadaşlığında, araba sürerken… Ve elbette ki politik başarıya giden yolda ve başarılı bir toplumun nasıl olacağı konusundaki düşüncelerimizde de görürüz bu yansımaları. Ne zaman etik ya da politik kararların baskısıyla karşılaşırsak, kafamızı boşaltıp, Mandela’nın (Marcus Aurelius’a atıfta bulunarak) Kendimle Konuşmalar adlı kitabını içselleştirmeye zaman ayıralım. Bunu yaparsak, sanıyorum ki, öfke tarafından sunulan argümanların acınacak hali ve güçsüzlüğünü de açıkça görebiliriz. Böylece, yüce gönüllülüğün ve ileriye bakmanın güzel ve güçlü sesini duyabiliriz.

Yazar: Martha C Nussbaum
Çeviri: Seda Alakay
Kaynak: Aeon

Please complete the required fields.