Ludwig Wittgenstein, Bertrand Russell ile çalışmak üzere Cambridge’e gitmeden önce mühendislik öğrenimini tamamlamış olan Avusturyalı bir filozoftur. Ortaya koyduğu geniş bir felsefi yazının içinde, Tractatus Logico-Philosophicus, kendisi hayattayken yayınlanacak olan tek kitabıydı. Ölümünden sonra basılan eserlerinin en önemlileri ise şunlardır: – 

  • Felsefi Soruşturmalar (Philosophical Investigations)         
  • Matematiğin Temelleri Üzerine Notlar (Remarks on the Foundation of Mathematics)        
  • Kesinlik Üstüne (On Certainty)  

Wittgenstein ve Dil Oyunları

Wittgenstein, tüm kariyeri boyunca, ilk dönemleri ve son dönemleri arasındaki farklılıklara rağmen, dilin kapsamı ve sınırlarına, ortak dilin zorunlu bir kullanıcısı olan filozof için doğurduğu sonuçlar başta olmak üzere, bitmek tükenmek bilmez bir ilgi duydu. Tractatus‘ta, öncelikle, dilin bir temsil aracı oluşuyla ilgilenir; dünyada işlerin nasıl döndüğünü aktaran bir araç olarak, böyle bir temsili olası kılabilmek için, dünya ve dilde doğru olması gereken şeyin ne olduğunu en genel terimlerle ortaya koymaya çalışır. Burada, dünya ya da gerçeklik basit anlamda, temsil edilen şeydir; bazen yapmakta olduğumuz gibi, onu, hislerimizin toplamına eşitlemek demek Wittgenstein’ın oldukça genel ifadelerine özel bir anlam yüklemek demektir.  Söz gelimi, bir materyalistin, Tractatus’u kabul edilemez bulması için prensipte çok az  neden var  gibidir. Dünya bize, gerçeklerin bir toplamı, belirli birtakım koşulların varlığı ya da birbirleriyle ilişkili durumlar olarak anlatılır. Gerçeklerin yapısı az ya da çok karmaşık olabilir ama bir analizin teorik sınırı- ki pratikte bu ulaşılamaz görünür- kendisinden daha basit gerçeklikler olarak ortaya konulamayan, ve karşılıklı olarak bağımsız yapılara sahip olan atomik gerçekliklerdir.  Bu atomik gerçekliklerin dilbilimsel açıdan karşılıkları, onlarla  resimsel olarak bağlantılar kuran atomik önermelerdir. Bu resmetme ilişkisini sağlayabilmenin temel koşulları ise, resim ve resmedilen şey arasındaki unsurların özdeş olmaları ve ortak bir yapı ya da “mantıksal biçim”e sahip olmalarıdır.  

Wittgenstein’a göre, önermelerimizin tümü bu türden resimlerden oluşmaktadır. Hiç kuşkusuz şunu söyleyebiliriz ki, bu önermelerimizin çoğu, iç içe geçmiş olmalarından dolayı ve ana söylemin tercih ettiği kısaltmalar nedeniyle yukarıda bahsettiğimiz koşulları yerine getirmiyor.  Ancak, yine Wittgenstein’ın görüşüne göre, eğer tam olarak analiz edilebilselerdi, kendilerini meydana getiren atomik önermelerin oluşturduğu kümeler olarak belirirlerdi; gerçeklik değerlerinin, tamamen onları meydana getiren atomik önermelerin gerçeklik değerlerinden oluşuyor olması anlamında, bütün önermeler, kendi atomik önermelerinin gerçekliğine sahiptir. 

Wittgenstein’ın daha sonraki çalışmalarında, resim benzetmesi, alet ve oyun benzetmelerine yer verir: dil, her birinin kendine özgü işlevi ve kullanım tekniği olan bir sürü aletle dolu bir marangoz kutusu  ile ya da her biri kendi ekipmanı, kendi kuralları, kendi başarı ve başarısızlık kriterleri olan bir dizi oyun (tenis, golf, kriket,…) ile karşılaştırılır. Ve elbette, yeni araçlar ve yeni oyunlar sonsuz biçimde bu karşılaştırma işlemine eklenebilir. Dilsel bir hareket de aynı spor sahasındaki bir hareket gibi, belirli bir oyun içindeki bir hamle olarak görülmelidir ve izin verilip verilemeyeceğine oyunun kurallarına bakılarak karar verilmelidir. Bu kuralların dışında, başvurabileceğimiz, her şeyi kapsayan başka bir değerlendirme kriteri yoktur.

Filozoflar, geleneksel olarak en olmayacak yerlerde bile sadeliği ve aynılığı aramaya meyilli oldukları için, “aklı iyi çalışır” ve “büyük kafalı biridir” gibi yüzeysel olarak benzer cümleler arasındaki işlevsel anlam farklılıklarını bile görmezden gelmektedirler. Wittgenstein’a göre, dilin bir fonksiyonunu onun başka bir fonksiyonu içinde asimile etme girişimi, zamanımızdaki problemlerin çoğunun kaynağıdır. Dili gündelik işlevlerinden alıkoymak yoluyla kullanılamaz bir hale getirdiğinizde kötü felsefe yapmaya başlarsınız. İyi felsefe, ise bir terapidir, sözgelimi, geleneksel olarak ortaya konan  zihin-beden  ilişkisi problemlerinde, yeni bir çözüm sunmaz ama hiç bıkmadan hatırlatmalar yapmak yoluyla, “akıl” gibi bir terimin,  aslında evi olan dil içindeki gerçek işlevinin nasıl olması gerektiğine dikkatimizi çeker.

Çeviren: Nilgun Hacer Açıkalın
Kaynak: the-philosophy

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.