Batı bahçelerinin kapanma zamanı artık; bu vakitten sonra, bir sanatçı sadece yalnızlığının yankısına veya ne kadar ümitsiz olduğuna göre değerlendirilecektir.  Cyril Connolly

Ses dosyası: https://soundcloud.com/inafr/albert-camus-lit-un-extrait-de-letranger

Son zamanlarda aklım Albert Camus’un Yabancı adlı romanına takılmış durumda. Bu kitapta, Cezayirli bir Fransız olan Meursault, nedeni olmadan isimsiz bir Arap’ı öldürüyor. Belki de başıma güneş geçtiği için vurmuşumdur diye düşünüyor. Meursault olay yerine çağrılan bir polis memuru değil. Olayın gerçekleştiği yerde öyle salına salına yürürken, bir yabancının kendisine doğru yaklaştığını görüyor ve beş kere ateş ediyor. Daha sonrasında da bir polisin “ateş ediyorum” demesi gibi “silah ateşlendi,” diyor.

Camus’un 1942 yılında yazdığı Yabancı, İngiltere’de ilk yayınlandığında The Outsider olarak çevrilmişti ve edebiyat eleştirmeni Cyril Connolly’nin önsözü ile yayımlanmıştı. Kitabın konusu eleştirmenlerin gözdesi haline gelmişti: Louis Hudon, The Stranger and the Critics adlı eserinde “L’Etranger diye bir şey kalmadı… Herkes Camus’a ve Yabancı’ya kendi gelenekleri, ön yargıları ve kendi eleştiri politikaları ile yaklaşmıştır,” diyor. Belki de bunun başka bir yolu yoktur. Belki de “metnin çırılçıplaklığı” diye bir şey yoktur, diyor Hudon.

Hudon’a göre, karşılaşılan bu durumların nedenlerinden biri Camus’un kendisinden kaynaklanıyor. Yazdığı her şeyi ulaşılabilir kılan oydu. Böyle yaparak aşırı yorumlamayı da teşvik etmiş oldu. 1955 yılında Camus, “Oldukça çelişkili bir not da ekleyerek, ama gerçekten çelişkili, uzun zaman önce Yabancı’yı özetledim: ‘Bizim toplumumuzda, annesinin cenazesinde ağlamayan her insan ölüm cezasına çarptırılma riskini göze almıştır.’’ Yabancı, o tarihten sonra bu sözlerin ışığında okunup anlatılıyor.

Yabancı’nın İngilizce çevirisine yönelik son zamanlarda yapılan eleştiriler, neredeyse saplantı derecesinde, romanın çevirisinin ilk cümlesine yönelmiş durumda: Aujourd’hui, maman est morte. Aynı İngiltere’deki basımında olduğu gibi, bu cümle genellikle’”Mother died today” (Anne, bugün öldü) olarak çevriliyor. Ryan Bloom, The New Yorker’da “Aile köpeğini ‘köpek’ ya da bir kocayı ‘koca’ olarak çağırmak gibi değişmez, arketipik bir söz,” diyor. Kitabı İngilizce okuyan okuyucular, Mersault’u yıllardır “söylediği sözün ciddiyetinden kopuk biri” olarak tanımışlardır.

“Maman” sözcüğü, ciddi olan “mother” (anne) sözcüğü ile daha çocuksu olan “mommy” (annecim) sözcüğünün arasında bir şey ifade ediyor. Çevirmenler kelimeyi orijinal dilindeki gibi bıraksalardı, Mersault’u daha farklı tanıyabilirdik. (Tabi, Fransız okuyucular böyle bir zorlukla karşılaşmıyorlar.) Ama ister fark yaratsın ister yaratmasın, Mersault’un iç sesini nasıl hayal ettiğinizi de bırakın, bu sözü Camus’un kulaklarından duyabiliyoruz artık; 1947 yılında kaydedilmiş yukarıdaki ses kaydında Camus, Yabancı’nın giriş bölümünü Fransızca olarak okuyor. (Fransızca, İngilizce ve Türkçe metni aşağıda bulabilirsiniz.)

Maman” kelimesini “anne” olarak çevirip çevirmediğimizin bir önemi var mıdır? “Mommy” (anneciğim) uygun olmayabilir. “Mom” sözcüğü ise” en uygunu gibi gözükebilir, fakat bu tek heceli sözcükte de yine bir rahatsız edicilik ve kabalık var gibi. (Bazı çevirilerde aynı derecede kulak tırmalayan tek heceli “ma” sözcüğü tercih edilmiştir.) Eğer bu tartışma size ukalaca geliyorsa, Mersault’un kaderini gözünüzün önüne getirin. Aynı Camus’un da belirttiği gibi, Meursault’un tüm yaşamı jürinin onu sempatik bir insan olarak mı yoksa bir psikopat olarak mı gördüğüne bağlı. Böylece Mersault’un kaderinin böyle bir tahkike bağlı olduğunu görürüz.

Peki ya cinayet? Cinayet kurbanı? Gördüğümüz kişi ismi, geçmişi, ailesi ve cenazesi olmayan biri. Bloom’a göre, “maman” kelimesini orijinal haliyle bırakmak, başka bir amaca daha hizmet ediyor: Okuyuculara kendi dünyalarından farklı bir dünyaya girdiklerini hatırlatıyor. O dünya da Fransız sömürgesinde olan Cezayir. (Gerçi dünyalar arasında bazı durumlarda pek fark yok gibi.) Bu dünyada, sömürge durumundaki Cezayir’de yaşayan Fransız bir adamın silahlı bir Arap’ı öldürmesinden dolayı ölüm cezasına çarptırılma olasılığı çok düşüktür. Buradaki tarihsel bağlam genellikle göz ardı ediliyor.

Birçoğumuz, cinayetin Meursault’un dünyaya karşı duyarsızlaşmasından kaynaklandığını düşündük. Ama bu yorumlamanın kendisi bile büyük bir vurdumduymazlığa örnektir: Meursault’un isimsiz bir Arap’ı nesneleştirmesinin önemini hafife alıyor. Bu yorumlamadaki eksiklik, Connolly’e göre, Meursault’un Kuzey Afrika Fransası’nın bir vatandaşı olmasıdır. Yani  “homme du midi”, geleneksel Akdeniz kültürüne neredeyse hiç bağlı olmayan biri, bir sömürgeci; ırkı ve milliyetinden dolayı Cezayirli Arapları birer “alt insan, diğerleri, dışlanmışlar, yabancılar, belirleyici özellikleri olmayanlar, düşmanlar” olarak görmek için eğitilen biri.

Ateş etmesi, böyle yetiştirilmesinden kaynaklanan istemsiz bir harekettir. Neden böyle bir şey yapıyor? Bilmiyor ki…

Camus’un romanına karşılık olarak yaratılan en yeni eser bile kendi başına bir roman zaten. Cezayirli yazar Kamel Daoud’un 2013 yılında yazdığı The Meursault Investigation, Arap’ın kardeşi olan Harun’un ağzından anlatılıyor. Harun kitapta: “Camus’un kitabında ‘Arap’ kelimesi 25 defa geçiyor, fakat bir kez bile isminden bahsedilmiyor,” diyor. Claire Messud bir değerlendirmesinde şöyle belirtiyor: “Harun, dinleyicisinin ölen kişinin bir ismi (Musa) ve ailesi olduğunun farkına varmasını istiyor.” Harun, üst kurmaca anlatımında şöyle konuşuyor: “Biraz düşünün, dünyada en çok okunan kitaplardan birinden bahsediyoruz. Eğer yazarınız ona bir isim vermeye tenezzül etseydi kardeşim belki de ünlü olacaktı.”

Daoud’un romanı Camus’u eleştirmek için veyahut Yabancı’yı gölgede bırakmak için yazılmadı. “Arap” figürünü insancıllaştırmak, Cezayirlilerin karmaşık hikayelerini anlatmak ve öldürmenin etiği hakkında Camus’tan esinlenmişçesine sorular sormak için yazılmıştır. Belki de, biz İngiliz okuyucular için “maman” kelimesi incelendiğinde, Meursault’un bir sosyopat veya duygusuz biri olmadığını, ahlak dışı absürtlüğün bir simgesi olmadığını, fakat annesine karşı belirsiz bir düşkünlüğü olan biri olduğunu anlıyoruz; yargıçların karar verdiği şekilde saptırılmış bir duyguya sahip biri olarak değil. İşte romandan çıkarttığımız mesaj tam da budur: Meursault’un insanlığın yapay biçimde davrandığı bir toplumsal düzeni bozduğu için cezalandırılmasıdır. Ayrıca, Meursault’un durduk yere Arap’ı öldürmesi, onun bir varoluşsal boşlukta olmasından kaynaklanmıyor da, bizim kabul ettiğimizin aksine aynı onun yaşıtlarının da yapacağı gibi sıradan bir refleks sonucu ortaya çıkan bir davranıştan kaynaklanıyor olabilir.

Aşağıda Camus’un okuduğu metnin Fransızca, İngilizce ve Türkçe halini bulabilirsiniz.

Fransızca:

Aujourd’hui, maman est morte. Ou peut-être hier, je ne sais pas. J’ai reçu un télégramme de l’asile : « Mère décédée. Enterrement demain. Sentiments distingués. » Cela ne veut rien dire. C’était peut-être hier.

L’asile de vieillards est à Marengo, à quatre-vingts kilomètres d’Alger. Je prendrai l’autobus à deux heures et j’arriverai dans l’après-midi. Ainsi, je pourrai veiller et je rentrerai demain soir. J’ai demandé deux jours de congé à mon patron et il ne pouvait pas me les refuser avec une excuse pareille. Mais il n’avait pas l’air content. Je lui ai même dit : « Ce n’est pas de ma faute. » Il n’a pas répondu. J’ai pensé alors que je n’aurais pas dû lui dire cela. En somme, je n’avais pas à m’excuser. C’était plutôt à lui de me présenter ses condoléances. Mais il le fera sans doute après-demain, quand il me verra en deuil. Pour le moment, c’est un peu comme si maman n’était pas morte. Après l’enterrement, au contraire, ce sera une affaire classée et tout aura revêtu une allure plus officielle.

J’ai pris l’autobus à deux heures. Il faisait très chaud. J’ai mangé au restaurant, chez Céleste, comme d’habitude. Ils avaient tous beaucoup de peine pour moi et Céleste m’a dit : « On n’a qu’une mère. » Quand je suis parti, ils m’ont accompagné à la porte. J’étais un peu étourdi parce qu’il a fallu que je monte chez Emmanuel pour lui emprunter une cravate noire et un brassard. Il a perdu son oncle, il y a quelques mois.

J’ai couru pour ne pas manquer le départ. Cette hâte, cette course, c’est à cause de tout cela sans doute, ajouté aux cahots, à l’odeur d’essence, à la réverbération de la route et du ciel, que je me suis assoupi. J’ai dormi pendant presque tout le trajet. Et – 5 – quand je me suis réveillé, j’étais tassé contre un militaire qui m’a souri et qui m’a demandé si je venais de loin. J’ai dit « oui » pour n’avoir plus à parler.

İngilizce:

MOTHER died today. Or, maybe, yesterday; I can’t be sure. The telegram from the Home says: YOUR MOTHER PASSED AWAY. FUNERAL TOMORROW. DEEP SYMPATHY. Which leaves the matter doubtful; it could have been yesterday.

The Home for Aged Persons is at Marengo, some fifty miles from Algiers. With the two o’clock bus I should get there well before nightfall. Then I can spend the night there, keeping the usual vigil beside the body, and be back here by tomorrow evening. I have fixed up with my employer for two days’ leave; obviously, under the circumstances, he couldn’t refuse. Still, I had an idea he looked annoyed, and I said, without thinking: “Sorry, sir, but it’s not my fault, you know.”

Afterwards it struck me I needn’t have said that. I had no reason to excuse myself; it was up to him to express his sympathy and so forth. Probably he will do so the day after tomorrow, when he sees me in black. For the present, it’s almost as if Mother weren’t really dead. The funeral will bring it home to me, put an official seal on it, so to speak. …

I took the two-o’clock bus. It was a blazing hot afternoon. I’d lunched, as usual, at Céleste’s restaurant. Everyone was most kind, and Céleste said to me, “There’s no one like a mother.” When I left they came with me to the door. It was something of a rush, getting away, as at the last moment I had to call in at Emmanuel’s place to borrow his black tie and mourning band. He lost his uncle a few months ago.

I had to run to catch the bus. I suppose it was my hurrying like that, what with the glare off the road and from the sky, the reek of gasoline, and the jolts, that made me feel so drowsy. Anyhow, I slept most of the way. When I woke I was leaning against a soldier; he grinned and asked me if I’d come from a long way off, and I just nodded, to cut things short. I wasn’t in a mood for talking.

Türkçe:

Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.

İhtiyarlar Yurdundan bir telgraf aldım: “Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.” Bundan bir şey anlatılmıyor. Belki de dündü. İhtiyar Yurdu Marengo’dadır, Cezayir’den seksen kilometre uzakta. Saat ikide otobüse biner, öğleden sonra oraya varırım. Bütün gece başında bekler, yarın akşama da dönerim. Patrondan iki günlük izin istedim, ortada böyle bir mazeret varken hayır diyemezdi. Ama pek de hoşnut görünmüyordu. Hatta ona, “Bunda benim bir suçum yok,” dedim. Karşılık vermedi. O zaman, böyle söylememeliydim, diye düşündüm. Hem özür dilemek için neden de yoktu. Asıl onun bana başsağlığı dilemesi gerekirdi. Öbür gün beni yas elbisesiyle görünce, diler elbette. Şimdilik sanki anam pek ölmemiş gibi. Ama gömüldükten sonra, tam tersine, mesele kapanmış olur ve her şey daha resmî bir kılığa girer.

Saat ikide otobüse bindim. Hava çok sıcaktı. Yemeği her zamanki gibi Celeste’in lokantasında yedim. Benim adıma hepsi çok üzülüyorlardı. Celeste bana, “İnsanın bir tek anası olur,” dedi. Gideceğim zaman, beni kapıya kadar geçirdiler. Emmanuel’in odasına çıkıp siyah boyunbağıyla, siyah kol şeridini almam gerektiği için biraz telaşlıydım. Birkaç ay önce, onun da amcası ölmüştü.

Otobüsü kaçırmamak için koştum. Bu aceleden, koşuştan, üstelik bunlara eklenen sarsıntıdan, benzin kokusundan, yoldaki ve gökteki ışıkla ısı yansımasından, herhalde, bütün bunlardan olacak, sızmış kalmışım. Hemen bütün yol boyunca uyumuşum. Gözlerimi açtığımda, kendimi bir askerin üstüne abanmış buldum. Bana bakıp gülümsedi ve “Uzaktan mı geliyorsun?” diye sordu. Kısa kesmek için, “Evet,” dedim. (Albert Camus, Yabancı, Çeviri: Vedat Günyol, Can Yayınları, 14.Basım, 2003, İstanbul.)

Yazar: Josh Jones
Çevirmen: Burak Avcı
Kaynak: Open Culture 

Please complete the required fields.